Bir Çocukluk Hikâyesi
bu hikâyenin büyüsünü bir tüketim hikâyesine indirgemek haksızlık olur. »
Elimdeki buruş buruş ve terden kısmen ıslanmış kâğıt parçasını çekinerek tezgâhın hemen yanında dikilen adama uzatıyorum. Kırmızı suratını ekşiterek hiddetle kâğıdı alan adam, burnunun üstüne düşmüş gözlüğünün üzerinden bana o ezici bakışını atarken arada bir küçük kâğıt parçasındaki listeye bakıyor; 3 ekmek, 250 gram peynir, 5 yumurta, 1 paket küçük Sana yağı, CiciBebe bisküvi diye gidiyor liste. Kenarı kıvrılmış teneke kutunun içindeki suya batırdığı bıçağıyla bir kalıp peyniri çıkarıp terazideki yağlı kâğıdın üzerine yerleştiriyor; göz kararıyla bir parçayı kesip kalıbın kalan kısmını tenekeye geri koyduktan sonra listede kalanları hazırlayıp bir kesekâğıdına yerleştiriyor Bakkal İsmet. Tezgâha bıraktığım küçük boy çizgili mavi deftere, kulağının üzerindeki tükenmezkalemi alıp doktor alfabesiyle tek tek yazıyor aldıklarımı. O sinirli bir şekilde yazarken gözlerimi olabildiğince ondan uzak tutuyorum; benim için ne uzattığım küçük deftere ne de sayfalarının ucu kıvrılmış kendi büyük defterine yazdıklarının önemi var; onları babam düşünsün. Benim için önemli olan sadece bir an önce yazması. Neredeyse tek kelime etmeden 5-10 dakika geçirdiğim bu avuç içi kadar dükkândan çıkmaktan başka bir şey düşünmüyorum. Tam yazmayı bitirecekken dükkâna giren bir müşterinin “Şuradan bir Samsun ve bir kibrit” demesiyle yazmaya ara veriyor Bakkal İsmet. Bakışlarından kaçmak için mücadele ettiğim, birkaç tanesi eksik ve kırık olan dişleri sigaradan sararmış, kumral saçları yapış yapış geriye taranmış bu çelimsiz bakkalla geçirdiğim dakikalar geçmek bilmiyor. Veresiye hattının kendi zaman tanımı var. Son birkaç okunaksız kelime ve rakam da yazıldıktan sonra suçlu gibi defteri tezgâhtan alıp zafer edasıyla çıkıyorum bu dükkândan. Tosun Apartmanı’nın alt katındaki bu küçük korku dükkânına 2-3 gün daha gelmeme gerek yok. Zira sırada önce abim sonra da küçük erkek kardeşim var. Abim ağırlığını koyup sırasını savmaz umarım! Onun için, küçük kardeşimi Teksas Tommiks ya da birkaç misket vererek ikna etmek hiç zor değil!
Dalay Apartmanı’nda başlayıp kasabanın farklı yönlerine doğru yayılan veresiye hattında durak çok; Terzi Fethi, Berber Şakir, Kunduracı Hüseyin, Kitapçı Taci diye birbirlerini takip ediyorlar. Bu hatta geçip giden çocukluğumun en zorlu ikinci durağı köhne ama bir o kadar da çekici Kitapçı Taci’nin dükkânı. Kardeşi Tahsin’le birlikte işlettiği bu dükkân kasabanın tek kırtasiyesi; tüm okulların ders kitapları ile okul malzemeleri buraya geliyor ve buradan dağılıyor. Kasabadaki bütün çocukların ve dolayısıyla neredeyse tüm halkın hayatları bu iki kardeşle bir noktada kesişmek zorunda. O kesişen noktadaki deneyimler benim için Bakkal İsmet’in dükkânında yaşananlardan daha az travmatik değil. Bu mekânda zamanın daha da yavaş ilerlediğine neredeyse eminim. Bakkal dükkânına giderken elime sıkıştırılan o buruş buruş kâğıt parçasından daha büyük ve orada yazılanlardan daha uzun bir listeyle gidiyorum Kitapçı Taci’ye. Kâğıt büyük, liste uzun olunca insanın hissettiği baskının şiddeti de bir o kadar ağır oluyor. Senede sadece birkaç kez gitmek zorunda olduğumuz bu dükkâna uğramak için müşterilerin az olduğu bir zamanı seçmek zorundayız. Veresiye müşterisi olmanın en kötü yanı öncelik sırasında her zaman en gerilerde yer almak; bakkal ya da kırtasiye fark etmez. Aslında veresiye müşterilerinin uymak zorunda olduğu yazılmamış bir sürü kural var; çoğunu bizzat yaşayarak öğrendim. İçimden bunları burada tek tek sıralamak geçiyorsa da sınırlı kelime sayımı buna ayırmasam iyi olur. Uzun listede okula giden üç kardeşin ihtiyaçları var: kitaplar, defterler, kalemler, kaplama kâğıtları, etiketler, blok flüt, eşofman ve bilumum zaruri ihtiyaç. Flüt ve eşofman hariç her şeyi üçle çarpmak gerekiyor! Liste uzun; masraf büyük! Kâğıdı eline alan Kitapçı Taci, Bakkal İsmet gibi burnunun üzerine düşen gözlüğünün üzerinden o bakışı atmak zorunda sanki. Listede sıralananlar tek tek tezgâha koyulurken defterlerin daha fazla ortalısı, kalemin daha renklisi, kaplama kâğıdının desenlisi, etiketlerin cafcaflısı, blok flütün başka rengi veya kafamı yakasından geçirmek için her zaman uzun mücadele vermek zorunda kaldığım eşofmanın daha rahat yakalısı olsa diye geçiriyorum içimden. Bir de dükkânda niye benden başka veresiye alan kimse yok? Herkes bana mı bakıyor? Şu yukarıda asılı “Veresiye Satan, Peşin Satan” posterindeki zavallı görünümlü “Veresiye Satan” aslında satan değil de alan mı? Kafam allak bullak, dakikalar geçmek bilmiyor. Her şeyi bir kenara bıraktım, artık tüm isteğim bir an önce şu tezgâhtaki paketleri alıp dükkândan çıkmak! “Babana selam söyle” diyor yaşlı kırtasiyeci. “Başüstüne”nin ikinci kelimesini kapının dışından söylüyorum; koşar adımlarla uzaklaşıyorum. Gerisi babamın gazetelerden tutun da Teksas Tommiks’lerin kapaklarına kadar bulduğu her boşluğa alt alta yazıp topladığı rakamlarla kurduğu ilişkiye kalmış.
Veresiye hattında zaman yavaş ilerlese de çocukluk hızla geçip gidiyor. İhtiyacın zarurisi dışında başka bir çeşidinin olamayacağını çabucak öğreniyor insan; bakkal dükkânındaki raflarda duran çikolata ve şekerlemelere, dolaptaki gazozlara, kırtasiye dükkânındaki parlak kalem kutularına ve vitrinde farklı renklerdeki çantalara dair değişik duygular besleyemeyeceğini de. Aslında ele sıkıştırılmış o değişik boyutlardaki kâğıtlarda yazılanlar önemsizmiş. Önemli olan, bu kâğıtları tezgâhın diğer kısmında dikilen ve sana gözlüğünün üzerinden bakan kişiye uzatma cesaretini gösterebilmek, o bakışların altında ezilmeden dimdik ayakta durabilmekmiş.
* Editörün notu: A. Karaca Borar Koleksiyonu’ndan alınarak çoğaltılan ve Nisan 1998 tarihli Albüm dergisinin ücretsiz eki olarak verilen posterin fotoğrafını Manifold ile paylaştığı için Suphi Öztaş’a teşekkür ederim.