Eviçi kayıt, koreografi ve fotoğraf:
Nursev Irmak Demirbaş
Bir Dünyaya Dönüş Tasarısı
Sıfırıncı Yazı

Yaşam hareketi barındırıyor, hareket de yaşamı. Kemikleşmiş bir slogan olan “Sokakta yaşam var!” böyle bir durumu tınılıyor olmalı: Sokakta bir canlılık, bir hareketlilik hâli var.

Siz bu metni okurken sokakta bir kedi kendisi için bırakılmış mamayı yiyor, mamayı bırakan kişi kedilere mama yetti mi, suları temiz mi, gidip kontrol etmeli mi diye düşünüyor; köpeğini artık yürüyüşe çıkaramayacak yaştaki komşusunun köpeğini gezdiren genç kadın yıllardır kıyısında oturduğu parkın tüm ayrıntılarını yeni keşfediyor; kaldırımın aşınan taşı altında biriken çamurlu su, dördü insan beş kişinin paçasını kirletiyor, altıncı kişi birazdan bu durumla ilgili yüksek sesli söylenecek; sokak satıcısının bakırdan yapılmış her daim buğulu salep demliği tütüyor, tüten dumanı gören saksağan iki kere öterek yuvasına haber yolluyor; apartmanın cephesine tırmanan ve iki kere kesildiği hâlde betonun içindeki nemden gizlice beslenmeye devam eden ağacın bir tohumu rüzgârda uçup iki blok ötedeki bir saksıya konuyor, üç ay sonra bu saksıda, begonvillerin dibinde bilinmeyen bir tür yeşerecek. Yazları kırmızı meyveler veren bu bitkinin, sokağın en güçlü varlığı olduğunu kimse tahmin edemez.

Dışarıda, sokakta, hareketliliğimiz sırasında kendi dışımızla ilişkileniyoruz. Sokak ona hareketliliğimizle açıldığımızda tahmin etmediklerimizle, edemediklerimizle karşılaştığımız bir yer olabilir.

Peki bizim sokakla yakınlığımız hangi yıllarda, ne vakit sarsılmış olabilir? Karanlık vakaları tek tek hatırlatmak istemiyorum, ama olmamış gibi yapamam. Olanlar her daim bedenimde var olacak, ben bu varoluş hâlini sürekli dönüştürüyorum.

İki-bin-on-beş miydi, yoksa iki-bin-on-altı mı? Bu iki yılı aynı zaman dilimi gibi algılıyorum. Sayısal isimleriyle değil bir cümleyle anacak olursak, kalabalıklarda yürürken diz kapaklarımızda hissettiğimiz korkunun yılları. Kalabalıktan ve hareketten korkmak… Boşluktan korkmak… İnsanlardan korkmak… Hiç unutamam; ODTÜ’de patlamada kaybettiğimiz öğrencilerin anmasındaydık. Dizlerimizdeki o tuhaflıkla rengi kaçmış bir gökyüzü altında ayakta dikiliyorduk. Hep birlikteydik ama teker teker kendi içimize sığınmıştık. Çok kişi, belki de iki yüzü aşkın kişi. Derken birisi bir su şişesinin kapağını açtı. Şişede hava sıkışmış olacak ki kapak beklenmedik bir ses yaptı. On kişinin tanık olduğu bir irkilme. On kişi birbirinin gözlerine korkuyla baktı. Bir-patlamada-hayatını-kaybetmemiş-olan-on-kişinin üzüntüsü, korkusu ve nedensiz suçluluk duygusu.

İki-bin-on-sekiz yılında zincirleme olarak gündeme gelmeye başlayan kolektiviteler ve inisiyatifler içi –burası tıpkı eviçi dermiş gibi değil mi?– seri taciz vakaları, Ben de! yıllarının açılışı… En çok güvende hissetmeyi beklediği ortamlarda esasında derin bir güvensizlik duyan, şiddete maruz bırakılmış kişilerin örgü söküğü gibi peş peşe dökülen beyanları. Sarsılmalar. Onarılmaz bir yaralanma.

Salgına kadarki dönemde ve şimdi daha da fazlasıyla –en çok da kendi bedenimce– sosyal mecranın sosyal medyada hapsi… Sanal olanın sağladığı izlenme/beğenme oranlarına dolayısıyla kısa süreli hazlara bağımlılık, izlendiğin ve izlediğin ama ne derinlikte bir paylaşımda bulunduğunu hiç bilemediğin ekranlar, tanımlı ve kayıtlı bir kimliklilik, gündelik yaşamı estetik bir görünürlük projesine çeviren bireysellik…

Siz bu metni okurken sokakta bir çocuk, arabaların üzerindeki karın hâlâ duruyor olmasına sevinçle hayret ediyor. Hayret etmekle kalmıyor, hemen bir yumak kapıp karşısında duran hiç tanımadığı kişiye atıyor. Bu kişi daha sonra muzurluğa muzurlukla yanıt verecek. Karsız havalarda sokakta kaç çocuk görüyorsunuz? Sahi bu çocukların okulu neredeydi?

Mart iki-bin-yirmi (tam burada iki-bin-on-dokuz yazıp tekrar sildim, doğru sayı iki-bin-yirmi). Doğal felaketlerin başka bir hâli olarak bir virüs ve virüs asla tek başına gelmiyor; yangınlar, depremler, gelecekteki depremler, dünyanın başka yerindeki başka başka felaketlere şaşırıp kalmak, ekonomik kriz, daha da fazla ekonomik kriz, satın aldıklarımız, alamadıklarımız, bakkalın yapıştıramadığı fiyat etiketleri, geri dönüştürülemez çöpler, çöpe dönüşen giysiler, işsizlikten madun gençler, aşılar, LED’li tabelaların dolar ve avrosundan kaçırdığımız bakışlarımız, mizaçlarımızda mesken tutan bir gerginlik hâli, artan eviçi şiddet haberleri.

Eviçinde ve dışında bir yaşam. Dünyanın maddiliğine olanca kuvvetiyle kapanmış. Yakından sevmeye eğilimi yok. Kendi dışındakine sıklıkla kapalı. Açık olmaya, açık olabileceği türde bir eylemliliğe motivasyonu var gibi durmuyor.

Maddi bir varoluş hâli olarak bu dünyaya dönüş mümkün mü? Bedenimizin içinden dışına, dışından içine bir sokakta bulunuş hâline?

Akıllı telefonunuzun daha önceden ayarlanmış uyarısı: Dikkat! Bugün Instagram’da geçirdiğiniz süre bir saati aştı.

Eviçi kayıt, koreografi ve fotoğraf:
Nursev Irmak Demirbaş

Buraya kadar yazılanlar üzerine konuşmaların dökümü:

Nursev: Her zaman büyük ölçekteki travmalar mı bu sınırlılığı ya da sıkışmışlığı üretiyor?

Her gün bir okul sırasında oturmanın, sabah dokuz akşam beş çalışmanın kendisi, gündelik hayatın tekrar ettiğimiz hareketleri sinir sisteminde bir kısıtlanmışlık oluşturuyor. Büyük ve görünür travmaların yanında küçük ve tekrar eden gündelik jestler dansımızı öldürüyor. Sınırlı ve kabul edilebilir hareket repertuarının içinde kalmak, sokak mizanseninde, bedenlerimizdeki sıkışmışlığı her gün yeniden üretiyor.

Sokakta yapmanın normal ve kabul edilebilir olduğu hareketler çok sınırlı gibi geliyor: Oturmak, ayakta durmak, yürümek, koşmak (sadece özel durumlarda), düşmek. (Düşmek bunların arasında en şaşırtıcı, kontrol edilemez, sürprizli ve komik olanı; gündelik mizanseni sekteye uğrattığı için en özgürleştirici olanı. Ama bu başka bir konu...)

Bu yüzden benim için, sokakta dans etmek evde dans etmeye göre biraz daha fazla cesaret gerektiriyor. Ama belki bu çok dışarıdan bir bakış. Şıkışmışlığın ne olduğunu sokakta anlayabiliriz, ancak açılmayı deneyerek.

Belki de ensemizde hissettiğimiz sıkışmışlık sandığımızdan daha kolay dağılır.

Gülşah: Sokaklarda hareket edip, sonra kayıt mı etsek? Üzerinde çok konuşmadan, tasarlamadan sokakta yaparak ne olacağını görebiliriz. Ben cep telefonumdaki kameranın bedeni, sen hareket eden beden olursun.

Gülşah ya da Nursev: İlk olarak Beşiktaş Pazarı’nın otopark hâlini düşündüm. Hem içerlek hem de dışarısı.

dans, Gülşah Aykaç, hareket, Nursev Irmak Demirbaş, sokak