fotoğraf: Gülşah Aykaç
Müşterek Kırılganlık
ya da
Birlikte Sürüklenmek
Latife Tekin’in
Manves City ve Sürüklenme
Romanlarının İzinden

Mega şehirlerin dünyada sayıca artışı, nüfus yoğunluklarının yarattığı sorunlar, büyük ölçekli yapım ve yıkım gündemleri giderek daha görünür hâle geliyor (BM, 2018). Öte yandan daha çeper ya da taşra olarak adlandırdığımız küçük ölçekli ve az nüfuslu şehirler ve bunlara bağlı kırsal olarak adlandırılan yerleşimler de kentlere benzer mekanizmalarla yeniden üretiliyor. Bu, doğaya kâr ve de/ya da insan için bir kaynak olmak dışında değer atfetmeyen, doğayı kendi var olduğu hâliyle değerli görmeyen, eşitsiz ve adaletsiz bir üretim ve yeniden üretim dinamiği. Dünyanın benzer yerlerindeki benzer mekânsal üretim dinamikleri, Henri Lefebvre’nin (2014, s. 204) “gezegensel kentleşme” kavramsallaştırmasını kendi yaşam deneyimimizin bir parçası olarak duyumsamamıza neden oluyor. Gezegensel ölçekteki üretim dinamiklerinin neden olduğu farklı felaketlerin geri planında, örneğin Beyrut’ta kent merkezindeki patlama ile Kastamonu’daki sel arasında, benzer ekonomik ve siyasi dinamikleri araştırmak mümkün görünüyor. Bu örnekler arasındaki bağlar çeşitli afetler üzerinden kolaylıkla çoğaltılabilir: Bir olgu olarak henüz tanıştığımız müsilaj, 1999 depremi gölgesinde beklenen büyük İstanbul depremi, iklim değişikliğini ve küresel ısınmayı sıkça telaffuz etmemize neden olan yangınlar, seller, kentlerin altyapı sorunları ve nüfus yoğunluğuyla mekânsal bir problematiğe dönüşen küresel salgın.

Gündemden düşmeyen afetlerle birlikte sağlıklı ve güvenli bir çevrede barınmanın büyük bir çoğunluk tarafından ekonomik olarak karşılanamaz ya da sürdürülemez olduğu, tartışmaların can alıcı bir eksenini oluşturuyor. Böylesi bir gidişat içinde biz dünya sakinlerini nasıl bir geleceğin beklediği sorusuna çeşitli cevaplar üretmek mümkün; kolaylıkla yerinden edilebilir, bedensel olarak zarar görebilir, daha kırılgan ve mutlaka ki bıraktığı ayak izinden daha sorumlu. Bu kaotik gidişatın öznesi olarak bizler; yurttaşlar, mimarlar, köylüler, eğitimciler nerede ve nasıl konumlanıyoruz? Bizi çoktan bir araya getirmesi gereken bu krizler çağında farklı sınıflardan, coğrafyalardan, geçmişlerden öznelerle bir bir aradalık yaratabiliyor muyuz?

Edebiyat yaşamın kendisini çoklu bakma biçimleriyle genişletiyor, yaşama dair bilgiyi ve farklı olguları kavrama gücü sağlıyor. Bu bağlamda bu yazıda, Latife Tekin’in aynı anda yazdığı ve yayımladığı iki ayrı romanı Manves City ve Sürüklenme’deki (2018) paralel anlatıları, çevrenin dönüşümünün yarattığı sınıflararası müşterek kırılganlıklar bağlamında açmayı hedefliyorum. Tekin’in bahsi geçen romanları, kâr odaklı yeniden üretim mekanizmalarıyla kuşatılmış küçük ölçekli yerleşim yerlerinde farklı emek öznelerinin birbiri içine geçen hikâyelerini anlatıyor. Bu hikâyelerde, çevrenin dönüşümünün yarattığı zarar görebilirlik ve yabancılaşma, farklı sınıfsal geçmişlerden öznelerin maruz kaldığı kırılgan iş ve işsizlik durumlarıyla kesişiyor ve derinleşiyor. Emek ilişkilerinin yapısallaştığı tarihsel, sınıfsal ve sosyomekânsal bir kurum olarak iş, bahsi geçen romanlarda farklı emek özneleri, işçiler ve prekarya için ortaklaşan bir kırılganlık yaratıyor.

Farklı Emek Özneleri, Ayrı Kitaplar, Aynı “Sürüklenme”

Latife Tekin Manves City ve Sürüklenme’yi İstanbul’dan sonra küçük ölçekli yerleşim yerlerinde yaşama deneyimleriyle yazdığını belirtiyor.1 Yazarın tanık olduğu çevresel dönüşüm, sanayileşmenin gerektirdiği otoyollar ve havaalanları gibi altyapısal büyük ölçekli müdahaleler, fabrika kampüsleri ve kampüslerin yanı başına kurulan yeni “ucuz emek” (Moore, 2018) gücü üreten meslek liseleri üzerinden resmediliyor. Her iki romanda da gerçekleşen çevresel dönüşüm, bir yandan su havzalarının, azı kalmış tarım alanlarının, yapılaşmamış doğal alanların yok olmasına, bir yandan da köy, kasaba ve ilçe gibi yerleşimlerde yeni sosyomekânsal gerilimlerin oluşmasına, emek, kadın ve çocuk istismarı gibi var olan sorunların ise derinleşmesine neden oluyor.

Çevreyi bireylerin iyi ve özgür yaşaması için dönüştüren bir dizi pratik olarak neoliberal politikalar (Harvey, 2005, s. 2) 20. yüzyılın sonundan beri dünyanın insan ve insan olmayan canlı nüfusunu kitleler hâlinde olumsuz etkiliyor. Bu makro politikaların dünyanın ekolojik rezervlerini çok kısa bir zamanda büyük bir hızla tüketmesinin yanı sıra önerdiği refahın ve bireysel özgürlüklerin artırılması, hem emeğin hem de kaynakların adaletsiz ve eşitsiz paylaşımına dayanıyor (Harvey, 2005; Moore, 2018; Brenner ve Theodore, 2002). Latife Tekin’in eşzamanlı yazdığı iki romanı bu bağlamda, çevrenin dönüşümünü ve bu dönüşümün hem yeniden üreticisi hem de sonucu olarak adaletsizlik ve eşitsizlikleri çeşitli emek özneleri ve iş kurumu üzerinden kavramamız için bir zemin yaratıyor. Tekin bunu yaparken yalnızca tabanı oluşturan işçiler değil beyaz yakalıların oluşturduğu yeni sınıf, “prekarya” (Standing, 2014) üzerinden de dönüşüme bakıyor. Manves City’de işçilerin, Sürüklenme’de ise prekaryanın dönüşümle karşılaşmaları romanların ana eksenini oluşturuyor.

Ayrı kitaplarda basılmış olsalar bile, her iki emek öznesini güçlü bir şekilde ortaklaştıran şey çevrenin dönüşüm süreçleri içinde bir birlikte “sürüklenme” hâli. Manves City sanayileşerek dönüşen, kısıtlı tarım alanları gün geçtikçe yok olan –kurgu yer– Erice sakinlerini konu ediyor. Ericeliler fabrika ve tarım işçisi olarak çalışan, sık sık işsiz kalan, arsalarını satmak zorunda kalan, başka bir deyişle çevrenin dönüşümüyle birlikte yoksullaşan, yersizleşen ve mülksüzleştirilen yerliler. Romanda Latife Tekin bu öznelerin hikâyelerini dışarıdan bir gözle anlatıyor. Tekin’in dışarıdan anlatımı aralıklarla işçilerin fabrika yönetimine talep ve şikâyetlerini ilettikleri dilekçeler, fabrika yönetimlerinden işçilere verilen mekanik yanıtlar ve uyarılar ve yerel gazetede yazan kadın işçi Nergis’in köşe yazılarıyla kesiliyor. Roman boyunca Nergis sık sık mevsimlere, doğaya, Erice halkına, işçilere, kadınlara gazetedeki köşesinden sesleniyor. Bu seslenmede kendi duygulanımlarını, sezgilerini ve düşüncelerini aktarıyor:

Hoş geldin Yaz, güneşinin arkasında ne saklı haberimiz yok, normallerin üzerinde seyredip seyretmeyeceğini de bilemiyoruz. Erice’mizle özdeşleşen su patlağı sorunundan söz edip keyfini kaçırmak istemiyorum şimdiden, eskimiş altyapımızdan seni sorumlu tutmak kimsenin haddine değil, mutsuz insan oluşumuna yol açmayacaksan eğer, yalnızlığa hapsolmuş ruhlarımızdan kurtaracaksan bizi hoş geldin Yaz (Tekin, Manves City, 2018, s. 123).

Tekin, Manves City’de hikâyeyi anlatırken, yazmayı seven Nergis karakteriyle geçici olarak yer değiştiriyor. Nergis aralıklarla dışarıdan gözlenen bir karakter değil, yazarın ve anlatıcının kendisi oluyor. Bu yer değiştirme hâlini bir okur olarak, yazarın tanıklıkları sırasında yerle ve yerlilerle kurduğu içten bir bağ olarak yorumluyorum. Sürüklenme’de ise dışarıdan ve ara sıra yer değiştiren bir anlatıcı yerine, içeriden ve birinci tekil şahıstan bir anlatıcı var. Anlatıcı bu kez bir işçi değil; yüksek eğitimi, aile geçmişi ve beyaz yakalı işi nedeniyle yeni kırılgan sınıf prekaryaya ait (Standing, 2014; Bora vd, 2011) bir sivil toplum gönüllüsü. Anlatıcı sivil toplum örgütünde dönüşümün güçlü aktörleri tarafından kuşatılmış olan işçilere, bilhassa işsiz gençlere yardım etmeye çalışıyor. Bahsi geçen sivil toplum örgütü, geçmişte siyasi örgüt olan bir yapının “dönüşmüş” hâli şeklinde tasvir ediliyor. Anlatıcı burada kâr amacı güdülmediğinden şüpheleniyor, kendini bu örgüte artık adanmış ya da ait hissetmiyor. Anlatıcının içinde bulunduğu bu topluluğa, doğaya ve kendi emeğine aynı anda yabancılaştığı duygusu hissediliyor.

Sürüklenme’de dolayısıyla çevresel dönüşüm anlatıcı ve ana karakterin yabancılaştığı emek biçimi, farklı yerler arası sürekli hareketliliği, işsiz gençlerle kurduğu ilişkiler üzerinden betimleniyor. Ana karakterin bir beden olarak zarar görebilirlik ve yabancılaşma arasında dolaşan duygulanımlarına otoyollar, havaalanları, uçak, taksi ve minibüs gibi araçlar, yani tam da bu duygulanımlarla örtüşen yer değiştirmelerin geçici ve tedirginlik veren mekânları eşlik ediyor.

Sürüklenme’nin sonlarına doğru olay örgüsü Manves City’deki örgüyle, farklı özneler üzerinden umulmadık bir anda iç içe geçiyor. Bu aynı anda yazılan iki ayrı romanda, işçi ve prekarite aslında aynı hikâyede ve aynı mekânlarda sürükleniyor. Bu güçlü bir ortaklık, sınıflararası müşterek bir kırılganlık hâli… Kırılganlığın müşterek oluşunu en çok açığa çıkaran ise çevrenin dönüşüm süreçlerini üreten ve çevrenin dönüşümüyle yeniden üretilen iş koşulları ve işsizlik.

HİKİ’ler: Tanıdık Gelen Bir İşçi Sözleşmesi

“İş”, emeği çalışmalarının odağına koyan düşünürler tarafından bilhassa 1960’lı yıllardan, yani emek biçimlerinin kırılmaya uğradığı zamanlardan beri bir terim olarak tartışılıyor (Arendt, 1998, s. 6-8). İş ve işsizliğin sosyolojisi üzerine çalışan Krishan Kumar (1989), iş kavramını emek ilişkilerinin tarihsel ve kurumsal olarak üretildiği bir sosyal yapı şeklinde tanımlıyor. Geniş bir pencereden bakıldığında kurumların, örneğin aile kurumunun, bazı öznelerin diğerine göre ayrıcalıklı rollerini tanımladığına (erkek ve kadına düşen roller gibi) ve gündelik hayatta işlerin bölüşümünü tayin ettiğine bu noktada işaret etmek isterim. İşin tıpkı aile ya da evlilik gibi sosyal ve kurumsal bir yapı oluşu kime ilginç/yaratıcı/entellektüel işler ve kime çok çalışma, güvencesiz/tehlikeli/kayıt dışı işler düşeceğini tayin ediyor. Başka bir deyişle iş, emeğin adaletsiz ve eşitsiz yeniden üretiminin kurumsallaştığı bir alan. Bu durumda, ücretsiz ev işçiliği, seks işçiliği gibi “istihdam” olarak kabul görmeyen, kayıt dışı ya da piyasa dışı olarak kategorize edilen işler de esasında üretim-tüketim döngülerine katılan birer kayıtsız kurum (Kumar, 1989, s. 2-17). Üstelik istihdam olarak kabul görmeyen kayıtsız işlerin günümüz üretim süreçlerinde bütün işlerin büyük bir kısmını oluşturduğu iddia ediliyor (Tilly ve Tilly, 1998, s. 22).

İş kavramı ağırlıklı olarak “istihdam” anlamında kullanılıyor; çünkü iş, istihdam ve işsizlik üzerinden piyasa ekonomisine zorunlu olarak bağlı. Çalışma zorunluluğu özellikle emeğin tabanını oluşturan kayıtlı ve kayıtsız işçiler, bazen çocuklar ve yaş almış kişiler için bir gerçeklik ve işsizlik yaşamı bedenen tehlikeye sokan bir güvencesizlik sorunu. Öte yandan yapılan araştırmalar, bazı durumlarda çalışma zorunluluğu kritik eşikte olmayan beyaz yakalılar için de işsizliğin kitlesel ve bireysel bir kriz yarattığını ortaya çıkarıyor; çünkü birey kendisini toplumsal olarak ne iş yaptığı üzerinden tanımlıyor; iş üzerinden sosyal ağlarını oluşturuyor; iş birey için bir çeşit kimliğe dönüşüyor (Kumar, 1989, s. 17).

İşin ördüğü bireysel kimlikleri mekândan ve kenti ören sosyomekânsal ilişkilerden bağımsız düşünmek güç. İş ve mekân arasında birbirini üreten ve birbirinden etkilenen diyalektik bir ilişki olduğunu Tekin’in önceki romanlarında da (2012, 2013) okuyabiliriz. İş, Tekin’in romanlarında gündelik hayatımızın detaylarını, her gün bedenimizle, elimizle kolumuzla ne yaptığımızı, saat kaçta nasıl bir mekânda uyandığımızı, evden çıkıp kentte nasıl seyahat ettiğimizi, kimlerle nerede karşılaştığımızı, ne yediğimizi, nerede yaşadığımızı, iş olmayan süreyi ve bu süredeki eylemlilikleri, göçü ve kent içi hareketimizi belirleyen bir durum (Tekin, 2012 ve 2013).

İş, mekân ve işçiyi yani işi eyleyen emek öznesini birlikte düşündüğümüzde, emek öznesinin çevresel dönüşümü hem üreten hem de ondan etkilenen olduğu, bir nevi süreçler içindeki çelişkili konumu ortaya çıkıyor. Sanayileşme döneminde fabrika işçisini sistemin kolay değiştirilebilir parçaları olarak yeniden üreten, iç ve dış göçü bir mekanizma olarak kendisine eklemleyen, ucuz işgücüyle akümüle olan ekonomi, 21. yüzyılda artık yalnızca işçiyi değil uzmanlar, mimarlar, mühendisler, akademisyenler gibi beyaz yaka sayılan grubu da artan sömürünün benzer birer parçasına dönüştürdü (Standing, 2014; Bora vd, 2011). İşyerinde taciz, iş sözleşmesinde tanımlı olandan daha çok ve ücretsiz çalışmak, işsizlik, emeğin mekanikleşmesi, dolayısıyla işte otonomi ve beceri kullanamamak, işinden memnun olmamak prekarya için işe dair ortaklaşmış sorunlar hâline geldi. Mimarlık alanı içinden bakıldığında bu durumlar hayli tanıdık görünüyor. Zira son on yılda mimar, kent plancısı ve kentsel tasarımcı gibi tasarım fakültelerinden mezun olarak ilgili meslekler edinmiş emek öznelerinin, olumsuz çalışma koşullarına, hak gaspı ve etik olmayan süreçlere maruz kalmasının tartışması hem ülkemizde hem de dünyada yankı buldu (Deamer, 2015). Çevrenin dönüşümü ile çevreyi dönüştürmekte rol alan hem işçi hem mimar-işçilerin kötü çalışma koşullarının birbirinden ayrılamaz olduğu; çevresel dönüşüm ile işin aynı kırılganlığın bir parçası olduğu ve bu kırılganlığın sınıflararasılığı görünürleşti (Sert, Aykaç ve Zırh, 2021).

Bu doğrultuda, Tekin’in her iki romanında da öznelerin çevrenin dönüşümüyle yaşadığı zarar görebilirlik ve yabancılaşma deneyimleri temelde emeğin “prekarizasyonu” yani kırılganlaşması ekseninde gerçekleşiyor. Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan (2011) emeğin kırılganlaşmasının çalışma koşullarının güvencesizleşmesi, geçici istihdam türlerinin yaygınlaşması, üretimin esnek formlarda yapılmaya başlanması, üretimin küresel olarak fragmantasyonun gerçekleşmesiyle ortaya çıktığını ifade ediyor (s. 16). Fakat emeğin kırılganlığının artması, üretim biçimlerinin günümüzde geldiği noktada salt istihdam kontenjanının daralması olarak gerçekleşmiyor. Gitgide muğlaklaşan iş, işe dair kavramlar ve de toplumsal bir gerçeklik olarak kitlesel işsizlik çevresel dönüşüme önemli birer mekanizma olarak insan gücünü eklemliyor.

Manves City’de büyük fabrika komplekslerinin bitişiğine kurulmuş ve bu fabrikalara yeni ucuz işgücü üreten meslek lisesi; robotların ve yapay zekânın işçi kapasitesini azaltması ve gelecekte robotların işçilerin yerini tam olarak dolduracağı söylentisi; başka şehirlerden çalışmak için gelenler ile yerliler arasındaki gerilim yani bir çeşit göçün sosyoekonomik tesiri; doğanın geri dönüşsüz değişimi; işsizlik ve iş hayatı arasında hangisi iyi bilmeyen, her ikisinde de zarar gören işçiler; işyerinde ve gündelik hayatta kadınların maruz kaldığı şiddet ve baskılanmayla karşılaşıyoruz. Manves City’de üçüncü sayfa haberlerinin çevresel dönüşüm içinde bir sürüklenme olarak kavrandığını önermek mümkün.

Aynı romandaki HİKİ’ler, yani Her İşe Koşan İşçi Sözleşmesi’ni imzalamış fabrika işçileri, anlatının sınıflararası empati kurmayı sağlayabilecek bölümlerinden birisi. Mimar-işçilere ilişkin bağımsız inisiyatiflerce yürütülen tartışmalarda, mimarlık alanında açılan iş ilanları ve kırılgan iş koşulları masaya yatırılıyor. Bu ilanlarda ya da bizzat mutsuz ve travmatik mimarlık ofisi deneyimlerinde mimarların mesleki iş tanımları dışında olan ofis temizliğinden teslimat yapmaya her işe koşacağının izleri açıkça sürülebiliyor.2

Manves City ve Sürüklenme’deki iki farklı emek öznesinin en belirgin müşterek kırılganlıkları zarar görebilirlik ve yabancılaşma olarak okunabilir. Zarar görebilirlik okurun karşısına hem ölüm, taciz, yaralanma gibi insanların birbirine karşı işlediği şiddet içeren suçlar, hem de çevrenin dönüşümünün bir parçası olarak bitmeyen devasa bir şantiyede yaşıyor olmanın getirdiği kazalar olarak çıkıyor. Yabancılaşma tüm katmanlarıyla emeğe, topluma, doğaya ve bireyin kendi bedenine yabancılaşması olarak aktarılıyor. Bununla birlikte yere ve komüniteye aidiyetsizlik ve nedeni olmaksızın güvensiz hissetme, tekinsizlik gibi duygulanımlarla betimleniyor. Çevrenin dönüşümüne maruz kalan her iki emek öznesi için, tıpkı iç içe geçen hikâyeleri gibi zarar görebilirlik ve yabancılaşma da iç içe geçiyor.

Fakat Manves City’de işçiler ve bilhassa kadınlar zarar görebilirlikle yani ölüm, taciz ve yaralanmayla; Sürüklenme’de ise sivil toplum örgütü üyesi anlatıcı/ana karakter yabancılaşmayla yani yere, komüniteye ait hissedememe, güvensizlik ve tekinsizlikle daha çok hemhâl olmuş durumda. Zira Sürüklenme tüm roman boyunca varlığını hissettirecek bir tekinsizlikle başlıyor:

Düşünmedim değil aslında, hayat bize her türlü ölümcül karşılaşmadan sıyrılma şansı tanıyor, otoban kıyısında arabadan indiğimizde bir an aklımdan geçti bu, sapa yer, uygunsuz vakit, tuhaf biçimde uzuyordu hikâye.
Gelecekte bir gün başımıza dert açacak insanlarla her şeyin öncesinde yolumuz bir defa kesişir.
Tehlikeyi sezip durumu kavrayabilseydim sonsuza dek kurtulacaktım ondan işte, hayalet karşılaşmaydı bu. (Tekin, Sürüklenme, 2018, sayfa numarasız)

Fakat Sürüklenme’de anlatıcının öldürüleceğine dair sezgisinden doğan ve roman boyu beklediğimiz zarar görme tehlikesi anlatıcının başına bir türlü gelmiyor. Manves City’de işlenen cinayetle uzaktan ve dolaylı olarak ilişkilenmenin yanı sıra, romanın başında suç işleme potansiyeli olduğunu düşündüğümüz taksici Çaredar’ın roman sonunda elektrik şirketlerinin iş araçları yüzünden kaza yaparak hayatını kaybetmiş olduğunu öğreniyoruz. Sürüklenme anlatıcının Çaredar’ın kendisine söylediği şu sözlerini hatırlamasıyla bitiyor.

“Sen her şeyi kavradığını düşünmekte acele ediyorsun,” diyordu o da bana, “olacakları gördüğünü sanmaktan vazgeç artık.” (Tekin, Sürüklenme, s. 189)

Sürüklenme’de işçilere göre daha ayrıcalıklı olan anlatıcın sezdiği zarar görebilirlik ihtimali roman sonunda yine de işçinin başına geliyor. Beyaz yaka kendisini tehdit altında hissetse bile olacakları doğru tahmin edemiyor. Her iki romanda da hayatını kaybeden, yaralanan, taciz edilen yani bedeninin varoluşu zarar gören ve suç işleme potansiyelinin yakıştırıldığı özneler işçiler oluyor. Yalnızca insan refahı, boş zaman, çok ve güvencesiz çalışma değil, zarar görebilirlik ve yabancılaşma, bu yazıda kullandığım kavramla kırılganlık da eşitsiz bölüşülüyor.

Bir Çatlak İhtimali: Kırılganlığın Müşterek Oluşu

Yine de her iki romanın aynı anda yazılması ve iki farklı kitap olarak aynı anda yayımlanması “ortaklaşılan sürüklenmeyi” görünürleştiriyor. Kitlesel işsizliğin, saldırgan ve güvencesiz formlarda muğlaklaşan iş kavramının yeniden üretildiği günümüzde, farklı emek öznelerinin birbirine bakan iki ayrı ucunun iki ayrı kitapta aynı çevresel dönüşüm hikâyesinde birleşmesi, çevrenin dönüşümüne iş üzerinden yeniden bakmak üzere bize bir sorgulama zemini sunuyor.

David Harvey On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu (2015) adlı kitabında güncel üretim dinamiklerinin yarattığı büyük ölçekli kitlesel krizlere her seferinde adapte olduğumuzu söylüyor. Bu krizler aslında mevcut sistemin çelişkilerinden doğuyor ve kendisini yenileyerek ayrıcalıklı sınıflara hizmet eden formunu yeniden kazanıyor. Harvey kitabında çelişkileri iyi tanıyarak ve irdeleyerek toplumsal muhalefetin örülebileceğini, bazı çelişkiler üzerinden çatlaklar yaratabileceğimizi söylüyor ve bu çelişkileri analiz ediyor. Tehlikeli çelişkiler olarak adlandırdığı çelişkilerde tam da doğa, insan, emek ve yabancılaşma ilişkilerini irdeliyor (Harvey, 2015).

Yaşayan tüm varlıkları tehlikeye sokan, yaşamın sonu demek olan bu çelişkiler artık daha görünür. Sadece son iki yılda büyük ölçekli afetler hâlinde de tezahür eden krizler, dünyanın kaynaklarının tüketildiğini hiç bu kadar gün yüzüne çıkarmamıştı. Tam da bu yüzden krizlere karşı alınabilecek konum, en azından küresel üretim sisteminin bir bölümünü dönüştürebilecek bir çatlaktan sızmaya yarayabilir. Kırılganlığın yalnızca türler arası değil toplum içinde sınıflararası da müşterek oluşu, çevreyi üreten farklı emek öznelerinin aynı hikâyede oluşu bir çelişki; dolayısıyla da bir çatlak ihtimali oluşturuyor. Peki çeşitli hikâyeleri birbiriyle bağlarıyla birlikte görebilmemiz ya da aynı zeminde olduğumuzu fark etmek, gelecekte daha yaşanabilir bir dünya için bir bir aradalık yaratabilir mi?

Tufanbeyli Termik Santrali, fotoğraf: Zeynel Cebeci, CC BY-SA 4.0, kaynak: Wikimedia Commons

1. Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi. “Latife Tekin ile Manves City ve Sürüklenme, Yazar & Şair Buluşmaları.” Son güncelleme 18 Ekim 2021.

2. Ücretli ve İşsiz Mimarlar Forumu. “Bize Yalan Söylediler.” Son güncelleme 18 Ekim 2021.

Okumalar
Arendt, Hannah. The Human Condition. Chicago: University of Chicago Press, 1998 (orjinal basım tarihi, 1958).
Birleşmiş Milletler Araştırma Raporu. “UN The World’s Cities in 2018.” 2018.
Bora, Tanıl, Aksu Bora, Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün. Boşuna mı Okuduk? Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği. İstanbul: İletişim Yayınları, 2011.
Brenner, Neil ve Nik Theodore. “Cities and the geographies of ‘actually existing neoliberalism’”. Antipode 33(3) (2002): 349–79.
Deamer, Peggy, (der.) The Architect as Worker-Immaterial Labor, the Creative Class, and the Politics of Design. New York ve Londra: Bloomsbury Academic, 2015.
Harvey, David. A Brief History of Neoliberalism. Oxford & New York: Oxford University Press, 2005.
Kumar, Kumar. “The Social Culture of Work: Work, Employment and Unemployment as Ways of Life.” Kenneth Thompson (der.), Work, Employment and Unemployment: Perspectives on Work and Society (s. 2-17). Philadelphia: Open University Press, 1989.
Lefebvre, Henri. “Dissolving city, planetary metamorphosis.” Environment and Planning D: Society and Space 32 (2014): 203-05 (orjinal basım tarihi, 1989).
Moore W. Jason. “The Capitalocene Part II: accumulation by appropriation and the centrality of unpaid work/energy.” The Journal of Peasant Studies 45(2) (2018): 237-79.
Sert, Esra, Aykaç, Gülşah, ve Zırh, Besim Can. “Urban Politics and the Work and Labour Processes of Architecture: Survey Research with Young Architect-Workers in Turkey”. METU JFA 38(1) (2021): 161-80.
DOI: 10.4305/METU.JFA.2021.1.2
Standing, Guy. The Precariat: The New Dangerous Class. Bloomsbury, New York, 2014.
Tekin, Latife. Berci Kristin Çöp Masalları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.
Tekin, Latife. Sevgili Arsız Ölüm. İstanbul: İletişim Yayınları, 2013.
Tekin, Latife. Manves City. İstanbul: Can Yayınları, 2018.
Tekin, Latife. Sürüklenme. İstanbul: Can Yayınları, 2018.
Tilly, Chris ve Charles Tilly. Work Under Capitalism. Boulder, Colorado: Westview Press, 1998. 

emek, Gülşah Aykaç, , kentsel dönüşüm, kırılganlık, Latife Tekin, Manves City, prekarya, roman, sınıfsal ayrışma, Sürüklenme