Yapmayacağım Filmler
Bir Gün ya da
Günün Bir Parçası

Bazı dostlarıma bir zamanlar beni heyecanlandıran, meşgul eden ancak zaman geçtikçe yapmayacağımı düşündüğüm filmler hakkında yazacağımı söylediğimde, bunun iyi bir fikir olmadığına dair beni uyardılar. Sanırım beni tanıdıklarından dolayı, hayata geçirmeyeceğimi söylediğim fikirlerin bende daha da cazip hâle geleceğini biliyorlardı ve belki de ham fikirlerin paylaşılmaya pek de hazır olmadığını düşünüyorlardı. İki ihtimali de kabul ediyorum.

Bir Gün ya da Günün Bir Parçası o kadar uzun süre hayatımın bir parçasıydı ki ilk olarak hangi imgeyle beni yakaladı ve aklımı hangi açılardan meşgul etti, tam olarak kestiremiyorum. Tahminen mağaraların ölüm ve doğumu aynı anda akla getiren o büyüleyiciliği, yüzyıllar öncesinden bir hikâyeyi günümüze taşımanın getirdiği kendine has gerçekliği, zamanın sinema alanında incelenmeye çok müsait göreceliği bunların başında geliyordur. Filmi uzun süre 16 mm peliküle çekmek istemiş, o medyuma has dar ölçekle ve bol grenli hayal etmiştim. En büyük isteğim, dilbilimcilerle birlikte çalışıp yeni ve sinematografik bir dil yaratmak ve filmdeki tüm konuşmaları bu dilin fonetiğiyle tasarlamaktı. Altyazı da bu dile göre özel olarak tasarlanabilir, filmin yaratıcı bir parçası olabilirdi. Tüm bunlar beni çok heyecanlandırıyordu ve sonra bir anda hiç heyecanlandırmamaya başladı.

*

*

Bu bilindik bir hikâyedir. Günümüzden yüzyıllar önce putlara tapılan bir toplumda yaşamlarını sürdüren, yaşları on yedi ile yirmi arasında değişen beş yakın arkadaş, bir çoban ve bir köpeğin ortak kaderlerinin hikâyesidir.

Film bir yargılama sekansıyla açılır. Allah’ın tek olduğunu öne sürdükleri için yargılanan beş genç sırayla söz alır ve kendi hikâyelerini anlatır.

Genç 1, annesinin çok küçükken öldüğünden, babasının ise sıradan bir memur olduğundan bahseder. Yalnız geçen çocukluğunun bulutlu günlerinde bitkilerin ve hayvanların seslerine kulak vermiş, onların gizli dünyalarının diline alışmıştır. Gökyüzünün sessiz gecelerinde yıldızların bir uçtan diğer uca, bazen yavaş bazen göz açıp kapayıncaya dek gidip gelişlerini ezberlemiş, bu hareketlere içinden anlamlar yüklemiş, anlamlara hikâyeler uydurmuş, yıldızları kendi yıldızları bellemiştir. Yüklediği anlamlar ve uydurduğu hikâyeler, kulak verdiği bitkilerin hışırtıları ve hayvanların homurtuları ona hep aynı şeyi söylemiştir: “Allah tek ve muktedir olandır.” Genç 1 kendince bir vesiledir. Allah’ın sakin bir elle donattığı gökkubbenin işaretler bütünü, içinde büyüyen anlamların ve hikâyelerin de bu işaretlerin eşlikçisi olduğuna inanan bir hikâyecidir. O, konuşamayanın hislerini biz zavallı insanların düşük anlam dünyasına katan tercümanıdır. “Ben hiçbir şey bilmiyorum” der, bir anlığına duraksayıp mahkemenin taş avlusuna vuran rüzgârın sesini dinleyerek; “Çünkü bilgi akıldan gelir.”

Genç 2, zorlu çocukluğunun kalp sıkıştıran hikâyesini donuk bir edayla anlatırken sesindeki ritim hiç topallamaz. O, adil olmayan bir anne babanın altı çocuğundan en küçüğüdür. Babası, müdavimleri arasında sabaha karşı eve dönmeye yüzü olmayanların ya da bir kaldırımda uyuklamaktansa kuytu bir masada ılıklaşmış yarım birasıyla sızanların olduğu bir hanın sahibidir. Handa duyulan sesler ise dünyanın en önemli ve tek hikâyesinin kendi hikâyesi olduğuna kalpten inanan yenik ayyaşların boşluğa sayıklamasıdır. Bu köhne handa içki sadece boş bir tesellidir.

Genç 2 mahkemenin hâkiminin gözlerine korkarak bakmaktadır; çünkü tıpkı kardeşleri gibi o da bu hayatta her şeye korkarak bakmaya alışmıştır. Kardeşleriyle birlikte varlık içinde geçen yokluklarında, babalarının emri altında her gün sabahın ilk ışıklarında kaldırılıp, gecenin en karanlık zamanlarına kadar çalışmışlardır. Bedenlerinin hafızasına kazınan dayaklar ürkek hareketlerine de sirayet etmiştir. Genç 2 ürkek bedeninden ve koyu, korkak gözlerinden beklenmeyecek bir cesaretle konuşmaya başlar: “Ölüm bir kez olur ve acısı bir andır. Ancak Allah’ın reddi bir azaptır ve acısı hiç kapanmayan kör bıçak kesiğidir” der ve ilk defa gözlerini kırpmadan hâkime bakar: “Beni öldürünüz.”

Genç 2, mahkeme tarafından verilecek ölüm fermanının kendisi için kurtuluş olduğuna inanıyordur. O, bir zamanlar ait olduğu ve şimdi içindeki birbirinden kopuk, düzensiz ancak inatçı parçaların kendi evini özlemesi gibi, cenneti özlüyordur. “Bu dünyanın çilesi bu dünyada kalacak.”

Genç 3 konuşmaz. Yüzüne bakan biri, bu kör sessizliğinin bilinçli bir ret mi, yoksa konuşma becerisinden yoksunluk mu olduğunu kestiremez. Hâkim suçlamaları yüzüne okuyup savunmasını talep ettiğinde tüm mahkeme salonunu rahatsız edici bir sessizlik kaplar.

Genç 4, dünyanın bazıları için çıplak gözle görülmeyen, bazıları için ise sadece çıplak gözle görülebilecek ama nihayetinde her daim kendini karşısındakinden saklayan gizli ahengine aklıyla ulaşabileceğine inanan biridir. Onun için bu gizli ahenk sayılar ve fiziğin akıllı dünyasında gözlenebilir, Allah’ın izi bu dünyaya çizik atıp gitmiş her maddenin somut izinde bulunabilir. Başarılarla dolu akademik kariyerinde en iyi hocaların çıraklığını yapmış, retorikten matematiğe, hukuktan marangozluğa kadar çeşitli eğitimleri büyük başarıyla tamamlamış biri olarak, belki de salondaki en eğitimli kişidir. Bilgisinden beslenen insanlara has kadife ses tonuyla konuşmaya başlar: “Bu salona ve huzurunuza çıkmadan önce burada yargılanmış ve Kâtip Bey’in deftere titizlikle geçirdiği 1.248 davanın sonuçlarını teker teker inceledim. Toplumda huzuru kaçıran, bizim gibi sapkın kabul edilen düşüncelere düşenlerin hazin sonlarını hepinizden daha iyi biliyorum. Ben ölmek istemiyorum. Ancak tüm eğitimimin beni getirdiği nihai nokta, Allah’ın tekliğini kavramamı sağlamıştır ve bu gerçeği reddedemem. İstatistiğe göre hepimiz ölüm cezasına çarptırılacağız. Ve benim cümlelerimin sizin nezdinizde bunu değiştirecek bir etkisi olduğunu sanmıyorum.”

Genç 5’in şaşı gözlerinden biri tavana, diğeri mahkemenin taş zeminine bakmaktadır. Hâkim ne kadar dikkatli bakarsa baksın, onun nereye odaklandığını tam olarak anlayamaz. Genç 5 “Herkes beni sesimle bilir” der ve devam eder, “Ancak benim kimsenin bilmediği başka bir hayatım var. Kendimi bildim bileli uykularım kısadır. Her saat başı yatağımda uyanır, uyku ile uykusuzluk arasında gidip geldiğim gecelerde de bolca rüya görürüm. Uykumu alamadığımdan olsa gerek, günümün en az on beş saatini yatakta geçiririm. Bazı anlar olur ki, rüyaların gerçekliği ile yaşadığım hayatın gerçekliği birbirine geçer, ayırdına varamam, kaybolurum.”

Genç 5, devlet korosunda görevli bir şef tarafından mahalle arasında şarkı söylerken keşfedilmiş ve ardından güzel sesi sayesinde kısa zamanda üne kavuşmuştur. Kuvvetli hafızası nedeniyle repertuarı geniş olduğu için koronun en önemli üyesi hâline gelmiş, sayısız konserde en ön sıralarda yer almıştır. O, toplum tarafından bilinen ve hayranlık uyandıran biridir. Bu nedenle de mahkeme tarafından her cümlesi merakla karşılanır. Genç 5 tüm bu ilgiyi omuzlarındaki tozu silker gibi silker, tozlar havada uçuşurken o aldırmadan konuşmasına devam eder.

“Rüyalarla geçen diğer yaşantım, bana rüyaları anlama ve yorumlama gücü de verdi. Bunu bilen yakın çevrem rüyalarını yorumlatmak için sıklıkla bana gelir. Dillere dolanan güzel şarkılarımın ilham kaynağı işte bu rüyalar âlemidir. Gerçekten de bu dünyaya ait bir şey, bu kadar güzel olabilir mi? Bir gece her zamanki gibi hazırlanıp yatağa uzanmışken, daha önce hiç başıma gelmeyen bir şey geldi. Bir gün, tam yirmi dört saat boyunca kesintisiz uykuya daldım. Büyük mağaralara girdim, büyük mağaralardan çıktım. Dağlar, ovalar, yollar gördüm. Sizi bile gördüm Hâkim Bey. Dağların içinden açılan başka dünyalara girdim. Koca bir çınarın altında diğer dört kişiyi gördüm. Ben onları daha önceden görmemiştim, tanımazdım. Ama sanki onları uzun zamandır tanıyormuş gibi hissettim. Yanlarına gittim, dördü de bana döndü ve ‘Bu çınarın altında buluştuk yine buluşacağız’ dedi. Çünkü Allah böyle istiyormuş Hâkim Bey. Sonra kargalar koca çınarın dallarına kondu, hepsi birden gaklamaya başladı. Onlar gaklarken aslında dediklerini anlayabiliyordum: ‘Putlar bugün var, yarın yok olacak. Allah bugün var ve hep olacak.’”

Hâkim, fısıldaşmalar eşliğinde verilen kararı gençlerin suratına okur. Kalabalık olmayan bir kurulun oybirliğiyle aldığı karara göre gençler ölüm cezasına çarptırılmıştır ve infazları ertesi sabahın ilk ışıklarında gerçekleşecektir. Gençlerin hiçbirinin yüzünde pişmanlık ifadesi yoktur.

Küçük bir taş hücreye eğilerek sığan geniş omuzlu bir gardiyan, gençlerin saçını keser. Elindeki eski ve paslanmış makasın tökezlemesine aldırmadan sert hamlelerle saçları âdeta yolar. Canları acıyan gençlerin susmaktan başka çaresi yoktur.

Zindana kapatılan gençler, gecenin karanlığında sessizce oturmaktadır. Gökyüzündeki dolunayın yaydığı beyaz ışık zindanlarına vururken hiçbiri uyumuyordur. Zindanlarına başını uzatan başka bir gardiyan, ertesi sabah gerçekleşecek infazlarından önce son bir istekleri olup olmadığını sorar. Hiçbiri cevap vermez. Gardiyan ise göz teması kurmaya çalışır gibi açılmış pörtlek gözleriyle yerinden kıpırdamadan onlara bakmaya devam eder. Öleceğini bilen birinin gözlerini merak ediyordur.

Pörtlek gözlü gardiyan ne putlara ne de Allah’ın varlığına gönül rahatlığıyla inanan biridir. Onun için inanç bir belirsizliktir. Bir fayda getirmeyen, sofrasına ekmek koymayan, hayatını kolaylaştırmayan şeyin var olması ile olmaması birdir. O, faydasını gördüğü şeye inanmayı tercih eden birisidir.

İçlerinde en eğitimlisi olan Genç 4, gardiyanın ısrarlı bakışları üzerine onunla konuşmaya başlar ve gardiyanın bu faydacı eğilimini fark eder. Ona basit bir mantık önermesiyle, Allah’a inanmasının yararına olacağını açıklamaya çalışır. Allah’a inanmayan biri, Allah gerçekten yoksa bir şey kaybetmez ancak gerçekten varsa öbür dünyadaki yaşantısını çileyle geçirir. Bu mantığa göre Allah’a inanmak insana bir şey kaybettirmeyen, hatta kazanma olasılığını doğuran bir durumdur. Allah’a inanmamak da insana bir şey kazandırmayan ama çok şey kaybetme olasılığı veren bir durumdur.

Bu basit mantıksal kâr-zarar hesabı, gardiyanın aklına yatmıştır. En doğru seçimin Allah’a inanmak olduğunu düşünüp, öbür dünyasını garantiye almak için arkasını dönüp gittiğinde zindanın kapısını kilitlemez.

Gençler sabaha karşı dışarı çıktığında gökyüzünde güneşi bekleyen mavilik hâkimdir. Uzaklardan yokluklarını fark etmiş olan başka gardiyanların telaşlı düdük sesleri duyulurken, karasal iklimin hâkim olduğu, çalılarla kaplı engebeli bir dağın yamacında koşmaya başlamışlardır. Köpek havlamaları atların nal seslerine karıştığında bir ağaca tırmanmaya karar verirler. Beşi de büyük bir çınara tırmanıp, ağacın farklı dallarına tüneyerek sessizce bekler. Atlı askerler onları görmeden geçip ormanın derinliklerinde kaybolduğunda gençler de kurtulmuş olur. Güneşin ilk ışıkları büyük çınar ağacının yaprakları arasından sızarken, beş genç de artık çok yorgundur. Ağacın geniş dallarına sarılarak uykuya dalarlar.

Ağaçtan inip yollarına devam ederken bir krater gölüne denk gelirler. Hepsi çocuksu bir heyecanla soyunup bu gölde yıkanmaya başlar. Gölde birbirlerine su şakaları yapıp güreşirler. Katıksız bir keyif anında, oyunun kendine has tılsımlı dünyasına dalıp dünyanın tüm dertlerini unutmuşlardır. İlk defa bu kadar mutludurlar.

Gölün kenarında onlarla benzer yaşlarda bir çoban, sürüsüyle birlikte gençlerin gölde yıkanmasını ve oyun oynamasını izler. Çobanın köpeği göle girerek gençlere katıldığında, gençler de onları fark eder. İşte beş gencin çobanla tanışması böyle olur.

Komşu kentten olan çoban, gençlerin kötü şanını ve yargılanma sürecini kulaktan kulağa yayılan bir söylentiyle duymuştur. Gençler de kim olduklarını saklamaz ve çobandan dağın öte yanına geçebilmeleri için kendilerine yol göstermesini rica ederler. Tereddüt içindeki çoban bu isteği reddeder. Toplum tarafından suçlanmış olanların lekesi ona da bulaşsın istemiyordur. Onu tereddüte düşüren ise gençlerin hiç beklenmedik dostane yaklaşımı olmuştur. Çoban, gençlere yardımcı olmasa da onları ele vermeyeceğini ve görmez geleceğini söyler.

Gençler kendi yollarını bulmak üzere ayrılırken, çobanın köpeği inatla onların peşini bırakmaz. Bunun üzerine çoban, kendisini tereddüte sürükleyen iyiliğin karşısında pes eder ve dağların öte yanına giden kestirme yolu bildiğini, yolun girişine kadar onlara eşlik edebileceğini ama bunun iki günlük zorlu bir yolculuk olduğunu söyler. Gençler çobanın neden fikir değiştirdiğini merak eder. Çoban ise köpeğinin daha önce kendisinden başka kimseyi takip etmediğini ve onun içgüdülerine her zaman güvendiğini söyler.

Altı genç ve köpek yollarına devam eder; güneş batıp gece çökünce çalıların bol olduğu bir arazide ateş yakarlar. Genç 1, gökyüzündeki yıldızların yerleşimine bakıp bazı hikâyeler anlatır ve ertesi günün yağmurlu olacağını söyler. Genç 2, kaçışlarının beklenen sonu sadece geciktirdiğinden ve askerlerin er ya da geç onları bulacağından bahseder. Genç 3, etrafını dikkatlice dinlese de sessizliğini korur. Genç 4, kurtulma şanslarını matematiksel olarak hesaplamaya çalışır. Genç 5, mahkemede anlattığı rüyasında gördüklerini aslında tam olarak anlatmadığını, tüm o siyah kargaların arasında bir beyaz martının da var olduğunu söyler. “Ve hayatımda ilk defa rüyamda gördüğüm bir şeyin anlamını çözemiyorum” diye ekler. Bu dünyada, inançları ve birbirleri dışında tutunacakları bir şey yoktur. Birlikte tüm dünyaya karşı koyabileceklerini anladıklarında içlerine dolan güven hissi devam etmeleri için yeterlidir.

Sabaha karşı Genç 1 aniden gözlerini açar ve toprağı dinlemeye başlar. Rüzgârın çıkardığı hafif uğultuyu, ağaçların sakin hışırtısını dinler ve herkesi aceleyle uyandırır. Askerlerin yaklaştığını ve onları yakalamak üzere olduğunu söyler. Gerçekten de askerler yakındadır ve gençlerin izini bulmuşlardır. Bir kovalamaca başlar. Ormanın içinde geçen uzun bir kovalamacanın ardından gençler bir mağaranın girişine gelir ve derinliklerine doğru ilerlemeye başlar.

Mağaranın dar girişine gelen askerler içeri girmeye çekinip, girişi çevrede buldukları büyük kayalarla kapamaya karar verir. Askerler mağaranın girişini kapatırken gençler, ölmeleri için üst üste koyulan taşların tok seslerini usulca dinler.

Uzun bir sekans. Bu, gençlerin ölümle ikinci imtihanıdır. Korkunç imtihan karşısında bir süre sessizliklerini korurlar. Bu kabulleniş sessizliğine dayanamayan çoban, hayatta daha yapacak çok şeyi olduğundan, kentin en besili koyunlarını güttüğünden ve ölmemesi gerektiğinden bahseder. “Ben işimi iyi yapmaya çalışıyorum ve işini iyi yapmaya çalışan biri bu kadar erken ölmemeli” der. Çobana göre, tüm bu olayların suçlusu gençler ve köpeğidir. Gençler köpeğini ayartmış, çoban da köpeğini takip ederek kendini bu mağara bulmuştur. Çobanı sakinleştirmeye çalışan Genç 1, ölüm ve yaşamın doğanın bir parçası olduğunu ve bunun büyük bir mesele olmadığını anlatmaya çalışır.

Çoban ikna olmaz. Sorduğu keskin sorular, inanç üzerine uzun bir diyaloğu da beraberinde getirir. Çoban, gençlerin habercisi ve dayanak noktasının rüyalar olduğunu fark ettiğinde ise durumun saçmalığını onlara anlatmaya çalışır. Gençlerin yüzünde önce kuşku, sonra da ölüme teşne bir huzursuzluk belirir. Dile getiremeseler de artık içlerine bir kuşku düşmüştür. Birbirlerinin gözlerine bakamaz olurlar. Her biri mağaranın farklı köşelerine çekilip yalnız başına kıvrılır. Buraya inançları doğrultusunda vermiş oldukları zorlu kararlarla gelmişler ve yolun sonunda inançlarını sorgulamaya başlamışlardır.

Genç 5 bu karamsar sessizliği güzel sesiyle bir ilahi söyleyerek bozar. Diğer gençler de bu ilahiye katılır ve ardından hepsi yavaşça uykuya dalar.

Aralarında ilk uyanan, hiç konuşmayan Genç 3 olur. Mağaranın duvarında bir parmağının girebileceği büyüklükte bir boşluk görür ve parmağını o boşluğa sokar. Ardından boşluktan taşlar düşer ve boşluk gittikçe büyümeye başlar. Genç 3 heyecanlanarak o boşluğu büyütmeye devam eder ve ortaya kocaman bir delik çıkar. Bu delik başka bir yere bağlanıyordur.

Genç 3 kurtulmalarının verdiği sevinçle herkesi uyandırır ve hep birlikte o boşluğu büyütmeye devam ederler. En sonunda boşluk bedenlerinin geçebileceği genişliğe ulaştığında dururlar ve sırayla o boşluktan içeri girerler.

Gençler ne kadar uyuduklarını kestiremiyordur, ancak bulundukları mekân daha önce gördükleri hiçbir yere benzemiyordur. Burası günümüzde alıştığımız, devasa beton kalıplarla inşa edilmiş, altmış katlı bir plazanın en alt katında yer alan betonarme bir otoparktır.

Otoparktan sorumlu güvenlik görevlisi, karanlığın içerisindeki gençleri görür ve el fenerini onlara doğru tutar. Kim olduklarını sorar, ancak şaşkın gençler bir türlü cevap veremez. Çobanın köpeği havlar.

Güvenlik görevlisi, gençlerin üstüne başına bakar ve hâllerine acır. Onları mülteci zannederek, karınlarının aç olup olmadığını sorar. Yine bir cevap alamayınca aynı dili konuşmadıklarından emin olup eliyle “Beni takip edin” işareti yapar. Güvenlik görevlisini takip eden gençler lüks ve geniş bir asansöre biner. Asansör, binanın en üst katına doğru ağır ağır çıkmaya başlar.

Güvenlik görevlisi, binanın en üst katındaki yemekhanede gençlere birer tas çorba, köpeğe de biraz köpek maması ve su koyar. Gençler hiçbir şey söylemeden iştahla çorbalarını içer. Görevli, acımayla karışık yardım etmenin getirdiği vicdan rahatlığıyla onların yemek yemesini izler. Yemeğini ilk bitiren Genç 3 ayağa kalkar ve cama yaklaşır. Plazanın en üst katındaki camın ardında bütün İstanbul ayaklar altındadır. Diğer gençler de yemeklerini bitirip onun yanına gider ve hep birlikte medeniyetin son hâline tepeden bakarlar. Tam bu sırada bembeyaz bir martı hızla cama çarpar. Martının ölüsü, altmış katlı plazanın tepesinden süzülerek düşer.

Güvenlik görevlisi, vicdani görevini yapmış olmanın getirdiği rahatlıkla ve biraz da gençlerden kurtulma isteğiyle onları tekrar asansöre bindirip binanın girişine çıkarır.

Gençler şehrin göbeğinde tek sıra yürümeye başlar. Bir otobanın kenarında ilerlerken şehrin hiç de alışık olmadıkları kaosunu şaşkınlıkla izlerler. Ardından bir dağın içinden arabalar geçsin diye oyulmuş tünele tek sıra hâlinde girerler. Araçlar yanlarından son sürat geçerken güzel sesiyle ünlü Genç 5, mağarada söylediği ilahiyi yeniden söylemeye başlar. Diğerleri de ona katılır ve tünelin sonuna doğru siluetleri yavaşça gözden kaybolur.

_
{“Bir Gün ya da Günün Bir Parçası”, illüstrasyon: İrem Nalça}

Burak Çevik, senaryo, Yapmayacağım Filmler