Yapmayacağım Filmler
Uyku Vaktinde

Bazı dostlarıma bir zamanlar beni heyecanlandıran, meşgul eden ancak zaman geçtikçe yapmayacağımı düşündüğüm filmler hakkında yazacağımı söylediğimde, bunun iyi bir fikir olmadığına dair beni uyardılar. Sanırım beni tanıdıklarından dolayı, hayata geçirmeyeceğimi söylediğim fikirlerin bende daha da cazip hâle geleceğini biliyorlardı ve belki de ham fikirlerin paylaşılmaya pek de hazır olmadığını düşünüyorlardı. İki ihtimali de kabul ediyorum.

Geçtiğimiz sene pandeminin ortasında üç ay kadar Berlin’de yaşadım. Her yer kapalıydı, uzun yürüyüşler ve bisiklet yolculukları dışında pek hareket alanım yoktu. Bir gece yarısı tenha bir sokaktan bisikletimle geçerken, elindeki ufak feneriyle kaldırımda koşan bir ufaklık gördüm. En fazla beş-altı yaşlarındaydı. Mutluydu. Kendi kendine Almanca bağırıyordu: Ich sehe, ich sehe! Ich sehe alles!1

Ufaklığın karanlık bir gece yarısı koştururken ufak el feneriyle küçük bir noktayı aydınlatıp, “her şeyi görmesi” aylarca benimle kaldı. Her şeyin en derinine inmeyi, şeylerin gözlerinin içine bakmayı ve ne gömüp gitmeyi ne de durup sömürmeyi arzuladığım bir dönemdeydim. Mavi, sessiz bir film düşlüyordum. Bu ufaklığın cümlesi dışında hiç konuşmanın olmadığı, bakışların, ellerin, hareketlerin, arzuların filmi olmasını istiyordum. Tesadüftür ki Strauss’un ölmeden hemen önce ölüm hakkında bestelediği dört parçadan biri olan “Beim Schlafengehen”i2 dinliyordum sürekli. 

O günlerde şöyle bir not almıştım: “Allah ilginç. Jean d’Arc, İngilizlere yakalanacağı zaman intihara kalkıştığında onun ölmesine izin vermedi. Ancak İngilizler tarafından yargılanıp yakılmasına izin verdi. Allah hikâyeler yaratmayı seviyor.”

*

*

Ölmeyi düşünüyordu. Bir türlü aklından çıkmıyordu bu. Tekrar tekrar düşünüyordu. Tepeden aydınlanan koca salona bakıp, mavi odanın taş duvarına sırtını dayadı. Bitmek bilmeyen okulunu, sınavların zorluklarını, hocaların kırışık suratlarını aklından geçirdi. Profesör Doktor Nevzat Bey, on dört saat önce Osmanbey metro istasyonunda raylara atlamış on beş yaşındaki mültecinin bedenini tek bir neşter darbesiyle açmaya başladı. Sınıftan çıkan belli belirsiz homurtuları gözlüğünün üstünden bakarak susturdu. Zeynep neşterin tereddütsüzlüğüne şaşırdı. Tereddütsüzlük aklına tereddüt kesilerini getirdi. İşte tekrar aynı konuya dönüyordu. Başka bir şeye odaklanmaya çalıştı. Havayı kokladı, midesi ekşidi. On beş yaşındaki gence bir adım yaklaştı. Diyaframı kesilip kaburga kemikleri alınırken, perikartı açılıp kalbine bakarken gözlerini ondan ayırmamaya çalıştı. Şayet yeterince bakarsa bir şeyi, orada gizlenmiş bir sırrı görebilirmiş gibi izliyordu kısık gözlerle. Hocası, kraniumu testereyle açarken yıllardır yaptığı gibi, adım adım geriye kaçan öğrencilerini yakına davet etti. İki adım geri gidenler bir adım ileri geldi.

Zeynep pek esmeyen bir ağustos günü bodrum katındaki evinde koltuğa uzanmış, terden alnına yapışan saçlarını toplamaya çalışıyordu. Her yağmurla biraz daha kabarmış tavana bakıp, yerçekimine yenik düşen su damlacıklarının düşüşünü düşündü. Daha iyi bir evi olsun istemiş miydi hiç? Hayır. Ancak başkalarının da bunu istememesini diliyordu. Anlamadığından değil; onları anlıyordu ve pekâlâ bazen bu küçük zaafların, insanın olmazsa olmaz bir parçası olduğunu biliyordu. Gelgelelim tüm bunlar bulantısını engellemiyordu. Yeşile teslim olmuş küflü tavana bakıp iyi evleri, daha güzel restoranlarda yemek yemeyi, Beypazarı yerine San Pellegrino sipariş edenleri düşünüyor, kendisini bu kervana katılmayanlardan gördüğü için de içten içe bir parça eksiklik hissediyordu. Sanki bir şeyler eksikti de yerinin neyle dolacağı meçhuldü. Bakışlarını tavandan evin kapısına indirdi. Kapının kenarında bekleyen kırk litrelik sırt çantasına baktı. Yola çıkma zamanı gelmişti.

Otobüs sıra sıra kahverengi dağlar arasındaki sapa yollarda sarsılarak ilerlerken, Zeynep sürekli sırtını dik tutmaya çalışıyordu. Çaprazındaki yaşlı adam İbn Arabi’nin bir kitabını okuyordu. Dinlenme tesisinde durduklarında Zeynep otobüsten inip sigarasını yaktı. Otobüsün ön camına su tutan genç muavin bir dal rica etti, uzattı. Bir kadının yalnız seyahat etmesi özellikle küçük kentlerde her zaman ilgi çekici bir olaydır, bunu tekrar hatırladı. Sırt çantasını aldı, başka bir otobüse atladı. Önce biraz doğuya gitti, ardından başka bir otobüsle hafif güneye indi, oradan biraz daha doğuya devam etti. Sanki birini öldürmüş de izini kaybettirmeye çalışıyormuş gibi haritada zikzaklar çiziyor, muavinlere sigaralar uzatıyor, dinlenme tesislerinde yüzü şiş garsonlara bahşişler bırakıyor, ucuz yağlarla yapılmış mercimek çorbalarıyla karnını doyuruyordu. Küçük bir kentte, karşısına çıkan ilk ucuz pansiyonda dinlenmeye karar verdiğinde dokuz gündür yoldaydı. Resepsiyonda duran obez gencin suratında yanık izleri vardı. Genç, Zeynep’in kimliğini aldı, arkasını çevirdi, dönüp bir an için ona baktı.

Zeynep’e odasına kadar eşlik etti. Konaktan pansiyona dönüştürülmüş bu eski yapının koridorları İran halılarıyla kaplıydı. Konağın ilk sahibi olan gümrükte görevli ikinci kademe bir memurun, büyük kaçakçıların dostluğuyla burayı yaptırdığını herkes bilir ama kimse konuşmazdı. Ağır adımlarla, konağa bir lanet gibi yapışmış ve havada uçuşarak tembel tozlara karışmış ah’ların altında yürüdüler. Genç, konağın en küçük ve ucuz odasının kapı eşiğinde durdu, sırtındaki çantayı yere indirdi ve sakince ışığı yaktı. Gitmek istemedi. Onunla kalmak, onu tanımak, ona dokunmak istedi. Zeynep, gence baktı ve dokunursa onun hayatını tümden değiştirebileceğini düşündü. Eğer gence dokunursa, arzunun sadece bir güç ilişkisi olduğunu, tekrar tekrar üretilip tüketildiğini ve belki de tüm bu biteviyelikte çok değerli bir şeyden, insana dair bir şeyden yiyip bitirdiğini hissettirebileceğini düşündü. “Ancak beni sikerse kendi olacak ve ancak beni sikebilirse kendisi için başka biri olma olasılığı doğacak” diye düşündü. Islandı, kapıyı obez gencin suratına kapadı.

Paslı duş başlığından akan sıcak su iyi geldi. Dökülüp duşakabinin çatlak duvarlarına yapışan saçlarını topladı. Ömrünü tamamlamış saçlar dökülür, altı ile on hafta arasında yerine yenileri çıkar, derler. Duvardan alıp elinde yumak yaptığı saçlarına bakıp, “Ne kadar da güçlüler” diye düşündü, “altı hafta çok uzun bir süre”.

Gecenin karanlığındaki tek ışık kaynağı, pansiyonun koridorundaki beyaz lambanın kapı altından sızan cılız ışığıydı. Kurulanıp yatağa uzandı. Obez gencin tahtaları gıcırdatan adımları gittikçe yaklaştığında kapının altına baktı. Gencin gölgesi odanın tek ışık kaynağını da kapladığında artık her yer karanlıktı. Kapı açıldı, genç içeri girdi, terli avuç içine Zeynep’in ıslak saçlarını doldurdu. Tuttu, çekti, içine girdi ve kapıyı kapatmadan odadan çıktı. Koridorun beyaz ışığı titriyordu. Zeynep’in bacakları titriyordu.

Ertesi sabah tekrar yola çıktı Zeynep. Biraz batıya gitti, yoruldu güneye indi, sıcaktan sersemledi kuzeye kaçtı. Bilet kesen oğlanların tırnakları neden hep bu kadar bakımlıydı? Neden tüm topkeklerin tavsiye edilen tüketim tarihi aynıydı? Nereye gidiyordu? İsmi söylendiğinde zihinlere bir otelde alev alev yanan otuz üç aydının ve iki otel görevlisinin düştüğü Anadolu kentine geldiğinde nereye gideceğini bilemedi. Otelde uyumak istemedi. Kent meydanına yakın bir yerde banka oturdu, sigarasını yaktı. Karşı kaldırımda beş-altı yaşlarında bir ufaklık elinde cılız bir ışık saçan feneriyle koşturuyordu: “Görüyorum, görüyorum! Her şeyi görüyorum!’’ Gözlerini kapatmış, cızırtılı hoparlörden okunan yatsı ezanını dinlerken ufaklığın gördüğünü görmeyi diledi. Onun gördüğünü görmenin yeterli olduğu zamanları özledi.

Uykusu bir türlü gelmiyordu. Otoyola çıktı, kentin biraz dışında uzaktan yeşil neon lambalarını gördüğü benzin istasyonuna doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça burnuna gelen benzin kokusu, kendisini yeni yeni bildiği zamanlarda arabanın arka koltuğunda uyuyakalışlarını anımsattı. Huysuz, şımarık ve hırçın bir çocuktu ama mutluydu. Mutluluk o an anlaşılmıyor, ancak üstünden biraz zaman geçtikten sonra ve o an tekrar hatırlandığında üretiliyor. Benzinliğe vardığında kemikli elleriyle kavurmalı sandviçini kavramış genci gördü. Az sonra bir Tofaş yavaşça üç numaralı pompaya yanaştığında genç, kalan sandviçini yavru timsah desenli kese kâğıdına koyup araca yöneldi. Zeynep, bu ânı daha sonra hatırladığında mutlu olacağını geçirdi aklından. Bu ânı daha sonra hatırladığında, bir gece yarısı uyuyamadığı kentin hemen çıkışında uçucu benzin kokularıyla selamladığı genci hatırlayacağını düşündü. Şeylere dair umudunu yenileyen bu karşılaşmaya elinde olmadan büyük anlamlar yüklediğini fark etti. Az sonra genç, ön dişleri dökülmüş yaşlı köylünün aracına yüz liralık kurşunsuz benzin doldururken sisteme bir sıfırı az girdi. Yaşlı adam yorgun argın bir yüzlük uzattı, genç ise parayı sol cebine atıp aracın camını temizledi. Küçük hesapların insanları; küçük, pis, mide bulandırıcı hesapların insanları. Yaşlı adam teşekkür etmek için kornaya bastı ve uzaklaştı. Genç, yavru timsah desenli kesekâğıdından çıkardığı sandviçine dönüp, zafer kazanmışçasına koca bir ısırık aldı. Tam o anda Zeynep’le göz göze gelip selamlaştılar.

Zeynep gelecekteki olası mutluluk ânını küçük hesaplarıyla elinden alan bu gence bakmaya devam etti. Gözünü ondan ayıramıyordu. Günlerdir yollarda, tutunacak bir şey arıyordu. Tekrardan tekrar eden tekrarları düşünüyor, her seferinde yanılıyor, yeniliyordu. Bir sıfırın eksikliği gözlerini doldurdu. Midesi bulandı, kustu. Genç, yardımına koştu. Tuvalette elini yüzünü yıkadılar. Fayansa oturup, dağınık saçlarının arasından gence baktı Zeynep. Yerden alıp zorbela kaldırdığı pisuarın kırık yarısını, lavaboda yüzüne yıkayan gencin kafasına indirdi. Mutsuzluk da mutluluk gibi, o anda anlaşılmıyor. Aradan zaman geçip üstüne düşününce kendisine yer buluyor. Kendisine her zaman bir yer buluyor.

Zeynep’ten zanlıya dönüşmenin prosedürü bellidir; önce karakol polisi gelir. Cinayet masasından uzmanlar çağrılır, olay yeri inceleme başlatılır. Deliller itinayla toplanır, ambulans aranır. Ölen morga kaldırılır, öldüren gözaltına alınıp nezarethaneye koyulur. Ayakkabılar ve çoraplar çıkartılır, tekrar giydirilir. Zanlının üstündeki tüm eşyalar alınır, tutanak tutulur. Nezarethaneye girerken ve çıkarken doktor muayenesi yapılır. Yirmi dört saatlik gözaltı süreci başlatılır. İfadeler alınır, savcıya iletilir. Yüzüncü maddenin üçüncü fıkrası kalabalıktır; adam öldürme, silahlı yaralama, nitelikli hırsızlık, kaçakçılık, tecavüz, orman kanuna aykırılık ve gırlası.

Kimlik tespiti sırasında polislerin, zanlının kimliğini alıp işlemini gerçekleştirdikten sonra dosyaya koyması gerekir. Ancak acemi ve talihsiz polis bu sefer böyle yapmadı ve kimliğini gayriihtiyari zanlıya geri verdi. Vücudumuzda beyinden kaslara ileti taşıyan sinirler vardır. Motor sinirler hareketlerin kontrolünü sağlar; duysal sinirler ise vücuttaki ağrı ve sıcaklık gibi çeşitli duyuları iletir. Zanlı, nezarethanenin soğuk duvarlarına ağır ağır sürterek ucunu sivrilttiği kimliğiyle ve tıp eğitiminin getirdiği soğukkanlılıkla önce median sinirleri, ardından sayısız kapilleri boydan boya kesti. Biraz daha uğraşması gerekiyordu daha derine inebilmek için. Kalbin ritmiyle kanın dışarı fışkırdığını görünce, kalpten pompalanan kanı beyne, kollara, bacaklara ve diğer tüm organlara götüren, koldaki preferik arterde ufak bir delik açtığını anladı. “Kan gazı almak gibi” dedi kendi kendine, “sadece kan gazı almak gibi, daha karmaşık değil”. Nöbetçi polisler, nezarethanenin siyah-beyaz kamerasından, yere yavaşça yayılan kanı uzun bir süre fark edemedi.

Nezarethanenin sicili kabarıktı; kafasını duvarlara vurarak beyin sarsıntısı geçirmeye çalışanlar, dilinin altına sakladığı jiletlerle boyun damarlarını kesenler, ayakkabı bağcıklarıyla kendini asanlar… Zanlının can sorumluluğu karakoldaki nöbetçi polise aittir ve her özkıyım teşebbüsü, görevi ihmalden ceza alan talihsiz polisin biraz daha doğuya sürülmesiyle sonuçlanır.

Polisler zanlıyı fark ettiğinde bilinç kaybı başlamıştı. Ekip aracına bindirip en yakın devlet hastanesine vardıklarında yaşama olasılığı düşüktü. Ancak hayata döndürüldü. Zanlı gözlerini açtığında iki kolu da plastik kelepçelerle yatağa bağlı durumdaydı. Hayal kırıklığına uğramıştı. Odada yalnızdı, biraz kendine gelmeyi bekledi. Aniden var gücüyle ayağa kalkmaya çalıştı, başaramadı. Durdu, derin derin nefes aldı. Tekrar denedi; yatağı da kendisiyle birlikte kaldırdı, koşarak cama koştu. Cam paramparça oldu ancak yatak pencereden geçmedi. Hemşireler koşarak müdahale etti.

Gözlerini tekrar açtığında artık hareket edemez durumdaydı. Başında bir polis nöbetteydi; kolları ve bacakları yatağa, yatak yere bağlanmıştı. Sadece başını otuz derecelik açıyla sağa ve sola hareket ettirebiliyordu. Nöbetteki polis, karısıyla telefonda konuşuyor, akşam için ne yemek hazırladığını merak ediyordu. Hüzün kapladı içini. Hayattaki tek hakiki şeyin iki insan arasındaki bağ olduğunu ancak bu bağı kurmak için gücünün ya da zamanının olmadığını hissetti. Başını otuz derece sola çevirdi. Yılın ilk karı havada süzülüyordu. “Daha çok erken” diye düşündü.

_
{“Uyku Vaktinde”, illüstrasyon: İrem Nalça}

1. (Alm.) Görüyorum! Her şeyi görüyorum!

2. (Alm.) Uyku vaktinde.

Burak Çevik, senaryo, Yapmayacağım Filmler