Bazı dostlarıma bir zamanlar beni heyecanlandıran, meşgul eden ancak zaman geçtikçe yapmayacağımı düşündüğüm filmler hakkında yazacağımı söylediğimde, bunun iyi bir fikir olmadığına dair beni uyardılar. Sanırım beni tanıdıklarından dolayı, hayata geçirmeyeceğimi söylediğim fikirlerin bende daha da cazipleşeceğini biliyorlardı ve belki de ham fikirlerin paylaşılmaya pek de hazır olmadığını düşünüyorlardı. İki ihtimali de kabul ediyorum.
Bir Kaza’yı ilk olarak 17 Eylül 2019’da Feride Çiçekoğlu’na gönderdiğim bir e-postaya iliştirmişim: “Şu an Toronto’dan dönüyorum. Aktarma için Londra’ya geldim. 7-8 saattir havalimanındayım. Dışarı çıkmak istemedim ve bir süredir aklımda dolanan bir senaryonun hikâyesini yazdım.”
İstanbul’dan Sahalin’e, ardından Londra’ya ve çok geçmeden Toronto’ya gittiğim, kısa zamanda yapılan bu uzun mesafeli seyahatlerde saatlerin iç içe geçmesinden dolayı kendimi hem duygusal hem de fiziksel olarak doğru zamanda ve doğru yerde hissetmeyerek geçirdiğim bir dönemdi. En sonuncu aktarma için Londra’ya döndüğümde o geceyi Heathrow Havalimanı’nın karanlık ve sessiz koridorlarında geçirdim. Tuvalette Vladimir Vavilov’un “Ave Maria”sı döngüsel olarak çalıyordu. Klozete oturdum ve içimde büyüyen bu hikâyeyi yazmaya başladım. Sanırım kendimi bu filmin başkarakteri gibi hissettiğim bir dönemdi. Sonraları kenara aldığım notlarda dikkatimi en çok çeken bu oldu.
“[…] ilgilendiğim meselelerin başında, bu dünyaya hazır olmadan fırlatılmışlık hissi geliyor. Çünkü 27 yaşındaki ben, böyle hissediyorum. İlk defa, yazdığım bir karakteri bir başkası gibi değil de kendimmiş gibi düşünüyorum. Kendi yolculuğundaki başkarakter, bir kaza sebebiyle kaderinin dışına taşma olasılığının peşinden savruluyor.”
*
*
Gecenin karanlığında bir otoyolda hızlıca ilerleyen, 90’lardan kalma, metalik bir araba. Gecenin ve tabelaların mavi ışığı yüzlerine vuran bir çift. Otuzlu yaşlarının ilk dönemlerindeler, gençler, güzeller, önlerinde umdukları bir gelecek var, birlikteler.
Gecenin mavi karanlığında, bir dinlenme tesisinde duruyorlar. Dinlenme tesisini elliye yakın küçük çocuktan oluşan bir grup doldurmuş. Yemek yiyor, sesli konuşuyor, etrafta koşturuyor, yaramazlık yapıyor, gülüp eğleniyorlar. Gecenin sessizliğinde orayı işgal etmişler sanki. Bu küçük çocukların yanında, bizim erkekle (Ali) kadının “yetişkin insan” oluşu biraz da komik bir şekilde göze çarpıyor. Birbirleriyle hiç konuşmadan çorbalarını içiyorlar. Dinlenme tesisinin televizyonunda Türkiye’den bir punk yıldızının konser görüntüleri var. Bu punk yıldızı, pembe saçları ve piercing’leriyle farklı olmaya çalışan herkesin ilk yapacağı şeyleri yapmış biri. Çok popüler, çok zengin. Haberde, punk yıldızının almak istediği Osmanlı tablosunu bir türlü alamadığından bahsediliyor. Belki de Türkiye’nin en zengini ancak tabloya parası yetmiyor. Punk yıldızı, pembe saçları ve takım elbisesiyle gittiği bir müzayededen de hüzünle dönüyor; tabloyu yine kimse satın alamıyor.
Araç otoyolda devam ediyor. Aracı kullanan Ali yorgun, gözleri kapandı kapanacak. Ön koltukta oturan melek yüzlü kadın huzurlu, uyuyor; ipeksi saçları suratının yarısını kapatmış. Gecenin karanlığında hızlıca ilerliyorlar. Ali kıza bakıyor, kıza âşık. Kız adamın yanında bu kadar huzurlu uyuyorsa şayet, belli ki o da âşık. Kızın camı hafif aralık, kızın ipeksi saçları hafifçe dalgalanıyor. BAM! Ön cam, kızın suratında patlıyor. Kızın uyandığını bile göremiyoruz. Bir an metalik bir şeyin çarpma sesi, aniden patlayan cam kırıkları... Her şey en fazla iki saniyede oluyor. Sonrası mavilik.
Masmavi bir rengin üstünde siyah yazılmış filmin ismi: Bir Kaza
Beyaz hastanenin sürekli gidip gelen floresan lambası altında Ali’yi görüyoruz. Gece yarısı hastanede herkes uyurken hastane koridorlarında hayalet gibi dolaşıyor. Saçının yarısı yok; saç yerine dikiş izleri... Kafatasını açmışlar, ameliyat etmişler; ölmüş, hayata döndürmüşler. Yabancı bir dünyaya uyanmış, hayaletimsi adımlarla yürüyor. Hastanenin koridorlarındaki floresanlar hafif cızırtılarla gücünü bir kaybedip sonra tekrardan parlaklığına kavuşuyor. Dışarıda pamuksu bir kar yağıyor. Ali, bu dünyaya ait değilmiş gibi, temkinli adımlarla hastane koridorunda yürüyor.
Sabah olmuş; bir polis memuru yatakta dinlenen Ali’nin başında dikilmiş, notlar alıyor. Ali en son ne hatırlıyor? Hiçbir şey. Ali nereye gidiyordu? Bilmiyor. Ali geçmişini tamamen unutmuş. Polis, Ali’ye yalnız olduğunu söylüyor. Peki o zaman kız nerede? Bilmiyoruz. Asıl soru, Ali kim? Üstündeki cüzdanından hiç kimlik çıkmamış; biraz para çıkmış, bir de tüm iskeletini gösteren, dörde katlanmış, eski bir röntgen parçası.
Aracın mekaniğini bilen bir sigorta eksperi geliyor. Polisin olay yeri verileriyle karşılaştırdıkları verileri açıklıyor: Sürücü frene basmamış, tam tersi, çarpma ânında hızlanmaya devam etmiş. Bu bir intihar mı? Bilmiyoruz. Eksper bu dünyada her şeyin hesaplanabilir olduğuna inanıyor. Polis yorgun, hiçbir sorusuna cevap alamamış. Ali’yle aynı odada kalan yaşlı bir kadın, ekspere dönüyor ve oğlunu görüp görmediğini soruyor. Kadın bunamış, oğlunu arıyor. Eksperi de oğlunun eski bir arkadaşı sanıyor. Üzüntüyle soruyor: “Beni neden aramıyor? Arasın beni. Söz, kızmıcam.” Polis, yaşlı kadına dönüyor. Yaşlı kadın, polisi görünce çığlığı basıyor. Polis de eksper de odayı terk ediyor. Doktorlar zavallı yaşlı kadını iğnelerle zar zor sakinleştiriyor. Bizim Ali her şeyi yabancı bir dünyadan gözlemliyor.
Ali diğer hastalarla birlikte hastanenin yeşil bahçesinde ağır ağır yürüyor. Her yer bembeyaz kar. Ali’nin kar üstündeki ağır adımları gıcır gıcır sesler çıkarıyor. Yaşlı kadın, Ali’nin koluna girmiş. Kadın oğlundan bahsetmeye devam ediyor. Ali hastaneden kaçmak için göz ucuyla ağaçlık alanlara, çitlere bakınıyor. Yaşlı kadın, Ali’nin koluna girdiğinde onun kazağının dokusunu çok sevdiğini söylüyor.
Ali odasına dönmüş. Hastabakıcı, Ali’yi kenara çekiyor. Yaşlı kadının uzun zamandan sonra ilk defa dış dünyayla bu kadar iyi diyalog kurduğunu, çünkü onda oğlundan bir parça bulduğunu söylüyor. “Oğlu nerede?” diyor Ali. Hastabakıcı gözlerini devirerek, “Oğlu en son polis karakoluna girerken görülmüş, bir daha da oradan çıkmamış. Başka da bir şey bilinmiyor” diyor. Yaşlı kadının polislere, dünyaya, her şeye öfkesi de bundan.
Gece yarısı, Ali gözüne kestirdiği hastane çitlerinden atlayıp dışarı çıkarıyor. Kadına kazağını bırakmış. Üstünde atletten başka bir şey yok. Çok üşüyor. Eski bir kahvehanenin kapısının önünde, çöp kartonlarının arasına sığınıyor.
O, artık kahvehanenin getir götürcüsü, çaycısı, şamar oğlanı, her şeyi. Pek konuşkan değil ama çalışkan. Televizyonda at yarışları, futbol maçları, 2000 yıl sonra ilk defa gerçekleşecek güneş tutulması haberleri, güneş tutulmasıyla birlikte konuşulan kıyamet senaryoları, kutsal kitaplarda bahsi geçen kıyamet alametleri... Herkes kıyametin yakın olduğundan emin. Karlarla kaplı bu ülkede herkes bir kurtarıcı bekliyor. Kasabaya yeni bir tiyatro kumpanyası geliyor. Kumpanya sadece siyah deri elbiseler giyen altı kadından oluşuyor. Aralarında hiçbir şeyi unutmayan bir kadın var. Sahneye çıkıyormuş, seyirciler parmak kaldırıp sırayla tarih ve saat veriyormuş, o da geçmişte o tarihte ve o saatte ne yaşadığını anlatıyormuş. Bu kadın tüm bunları kafadan mı atıyor, yoksa gerçekten çok güçlü bir hafızası mı var?
Geçmişini hatırlamayan adam Ali, geçmişini unutamayan kadını sahnede izliyor. Kadın sorulara tereddüt etmeden cevap veriyor. Son soruda duruyor, çok üzgün gözlerle bakıyor seyircilere, ağlamaya başlıyor. Konuşamıyor.
Ali kulise gidiyor. Tereddüt içinde; kadının hüznünü öğrenmeli. Kuliste kimsecikler yok. Kadına aynı son soruyu soruyor: “1993 yılının 23 Haziran’ında sabah 9:30’da ne yaptın?” Kadın bir an yine o acıyı hatırlıyor; gözünden anlıyoruz. Ali’yi kovuyor.
Ali cüzdanında bulduğu röntgeni iyice merak etmeye başlıyor. Kahveye gelen emekli bir doktora gösteriyor. Doktor, “Bu bir kadın röntgeni oğlum, sende ne işi var?” diyor. Ali hatırlamadığı eski sevgilisinin röntgenine bakıyor. Elinde başka hiçbir şey kalmamış.
Ali bir hafta sonra daha güzel kıyafetlerle kumpanyanın gösterisine tekrar gidiyor ve bir fırsatını bularak kadınla baş başa kalıyor. Ali, kadının ipeksi saçlarına dokunuyor. Bu ipeksi saçları daha önce nerede görmüştü? Görmüştü ama hatırlamıyor. Ali hiç hatırlamadığı birini, kazadan beri kayıp olan eski sevgilisini özlüyor.
Kadın, 1993 yılının 23 Haziran’ında sabah 9:30’da çocuğunu ölü doğurduğunu anlatıyor. Ve diyor ki: “Bundan böyle biri bana bugünü ve bu ânı her sorduğunda, bebeğimin ölümünü sana anlattığımı hatırlayacağım.” Ayrılık acısı unutulmuyor, sadece zamanla nesnesini kaybettiği için belirsiz yaralara dönüşüyor.
Güneş tutulması yaklaşıyor. Kentin kuzeyindeki deprem insanları tedirgin ediyor. Bazı kasaba sakinleri, her tarafı beyaza boyayan çetin kışa rağmen dışarıda çadır kurmaya başlıyor. Bir kurtarıcı gelecek mi? Ali hastane bahçesinin etrafındaki çitlerin arkasından yaşlı kadını gözlüyor. Yaşlı kadın tek başına ve üzgün bir hâlde oturuyor. Elinde Ali’nin kazağı.
Ali kahvehaneye dönüyor. Eksper kıyametin aniden gelmeyeceğini oradakilere anlatmaya çalışıyor. Çünkü o, her şeyin hesaplanabilir olduğuna inanıyor. Yıllardır kazaları gözlemlediğinden, notlar aldığından, analiz ettiğinden ve tüm bunları bir kitapta topladığından bahsediyor. Kahvedekiler karşı çıkıyor, Kuran’dan ayetlerle kendilerini savunuyor. Eksper karşı çıkıyor, termodinamik yasalarından, fizikten, maddeden bahsediyor. Kitabının tüm bunlara dair cevabı barındırdığını, yaşamın hesaplanabilirliğini savunuyor. Bizim Ali sessizce çay dağıtırken her şeyi yabancı bir dünyadan gözlemliyor.
Akşam olmuş; kahvehanedeki hiç kimseyi kendine inandıramamış olan eksper tek başına, buharı zayıflamış çaydanlığın son demini yudumluyor. Ali kepenkleri kapatmak üzereyken tiyatro kumpanyasındaki tüm kadınlar, siyah deri elbiseleriyle kardan bembeyaza bürünmüş sokakta beliriyor. Kadınlar kahvehaneye girip Ali’den kepenkleri kapatmasını istiyor. Kepenkleri kapalı kahvehanede altı kadın, sigorta eksperi ve Ali baş başa kalıyor.
Geçmişini unutamayan kadın, Glock 42 model 82 mm bir tabanca çıkarıyor ve sigorta eksperine doğrultuyor. Kasaba kasaba dolaşıp sigorta eksperini aradıklarını, amaçlarının da onu öldürmek olduğunu anlıyoruz. Kadın geçmişin her bir parçasını bilmesine ve aklında tutmasına rağmen, oğlunun ölümünü engelleyemediğinden ve tüm geçmişin bilgisine sahip olmanın kader denen şeyi anlamaya yaramadığından bahsediyor. Kumpanyadaki kadınların hepsi tevekküle inanıyor, tevekkülün çilesine sığınıyor. Yaşamın gizli ahengini yok edebilecek olan sigorta eksperinin yazdığı kitabın basılmaması gerektiğini düşünüyorlar. Yaşam, ahenk, her şeyin ilk hâli, rastlantılar, kazalar, ölüm, tevekkül ve insanın hiç bulamadığı sabiti hakkında uzunca bir diyalog. Ve sigorta eksperi herkesi ikna etmek üzereyken patlayan bir Glock 42.
Ali karlarla kaplı bu kasabayı terk etmek zorunda olduğunu anlıyor. Kente giden ilk otobüse bilet alıyor. Otobüs bir dinlenme tesisinde duruyor. Burası filmin başındaki, çocukların olduğu tesis. Bu sefer içerde elliye yakın basketbolcu var. Kampa gidiyorlar ya da kamptan dönüyorlar. Ali aynı yerde oturmuş, çorbasını içiyor. Bu sefer basketbolcuların yanında, “bir çocuk” gibi görünüyor. Televizyonda pembe saçlı punk yıldızı, yine bir müzayededen eli boş dönüyor. Osmanlı’dan kalma, bir ormanın karanlığını resmeden tabloyu bir türlü satın alamıyor; üzgün ve sinirli. Ali’nin karşısına entelektüel, yaşlıca bir adam oturuyor. Adam televizyona bakıp bir kahkaha patlatıyor. Punk yıldızının o tabloyu asla alamayacağını söylüyor. “O serseri her hafta müzeye geliyor, onun yüzünden her hafta izdiham yaratan hayranlarıyla uğraşıyoruz” diyor. Ali ile müze sahibi şans eseri aynı masada. Müze sahibi Ali’nin sakinliğini seviyor. Ona ne iş yaptığını soruyor, işsiz olduğunu öğreniyor. Müzede güvenlik görevlisi pozisyonunun açık olduğunu söylüyor ve ilgilenip ilgilenmeyeceğini soruyor.
Ali karanlık bir ormanı resmeden tablonun bulunduğu odada güvenlik görevlisi üniformasıyla dikiliyor. Tüm işi dikilmek. Geçmişini hatırlamıyor ama geçmişin izlerini taşıyan, eski bir Osmanlı koleksiyonuna sahip müzedeki eserlerin bekçiliğini yapıyor.
Güneş tutulması sabaha karşı olacak. Müzenin çatısında özel bir etkinlik düzenleniyor. İnsanlar özel gözlüklerini getirmiş, çatıda güneş tutulmasını görmeye çalışıyor. Küçük çocuklar, güvenlik görevlisi Ali’nin çevresinde dolanıp duruyor. Güneş tutulması gerçekleşmek üzere ama yeterli sayıda gözlük yok. Ali cüzdanında taşıdığı röntgeni çıkarıyor ve bir dolu çocukla birlikte güneş tutulmasına bakıyor. Belki de bir daha hiçbir zaman hatırlamayacağı ama içten içe özlemini çektiği birinin “içinden” güneşin tutulmasını izliyor. Çocuklar mutlu, eğleniyor. Ali onlarla birlikte belki de ilk defa gülümsüyor.
Başka bir gün, punk yıldızının rutin ziyaret günü gelmiş. Dışarıda bir dolu hayranı çığlık çığlığa. O kalabalıktan korumalarıyla birlikte zar zor sıyrılan şarkıcı, bir şekilde müzeye giriyor. Tablonun bulunduğu odaya bile kendisini zor atıyor; kapılar kilitleniyor. Şarkıcı, korumalarından dışarıyı kontrol altına almalarını istiyor. Odada Ali ile şarkıcı yalnız kalıyor.
Şarkıcı büyülenmiş hâlde tablonun karşısındaki basit müze bankına oturuyor. Ve kendiliğinden, Ali’yle konuşmaya başlıyor. Tablonun muhteşemliğinden, eğer bu yaşamında tabloyla rastlaşamasaydı belki de içindeki başka bir olasılığın parçasını, geçmiş yaşamlarının izini, kendi özünü hayal meyal hatırlayamayacağından bahsediyor. Hayal meyal de olsa hatırlamak istiyor. Onun için bu tabloya sahip olmak demek, geçmişine sahip olmak demek. Ama bu bir türlü olamıyor. Tabloya sahip olmak için yaptıklarını Ali’ye anlatmaya başlıyor. Konserlerini iki, hatta üç katına çıkardığından, günde yirmi saate yakın çalıştığından bahsediyor. Türkiye’nin en zengini ama yeteri kadar zengin değil. Tabloya sahip olamamak onu yiyip bitiriyor.
Şarkıcı, Ali’den yanına oturmasını ve tabloya onunla birlikte bakmasını istiyor. İkisi yan yana oturup karanlık bir ormana bakıyor. Şarkıcı, peruk olduğunu anladığımız saçlarını çıkarıyor. Ardından piercing’lerini çıkarıyor. Adeta tablo karşısında soyunuyor. Tüm eşyalarını yanındaki bankın üstüne koyuyor. Ali de başındaki güvenlik görevlisi şapkasını çıkarıp kenara koyuyor. Ali’nin saçının yarısı yok, dikiş izleri belirgin; kafatasını açmışlar, ameliyat etmişler, ölmüş, hayata döndürmüşler. Yabancı bir dünyaya uyanmış.
Şimdi iki insan sessizce tabloya bakıyor. Kamera ikisini de sırtından görüyor. Sonra yavaşça tabloya doğru ilerliyor, ilerliyor, ilerliyor. Kamera tablonun içine giriyor. Ormanın karanlığında kamera ilerliyor. Ormanda güvenlik görevlisi üniformasıyla ve elindeki el feneriyle Ali ilerliyor.
Ali karanlıkta yolunu bulmaya çalışıyor. Ormanın korkutucu ama bir yandan da huzur veren kalbine doğru ilerliyor. Ormandan çıkmaya çalışmıyor, ormanın kalbine, derinlerine doğru ilerliyor. El fenerinin ışığı zayıflıyor. Ormanın sesini dinliyor Ali. Bastığı yerlere dikkat ederek ağır adımlarla ilerlemeye devam ediyor.
Ali ormanın derinliklerinde kayboluyor.
_
{“Bir Kaza”, illüstrasyon: İrem Nalça}