Yapmayacağım Filmler
Mihrap

Bazı dostlarıma bir zamanlar beni heyecanlandıran, meşgul eden ancak zaman geçtikçe yapmayacağımı düşündüğüm filmler hakkında yazacağımı söylediğimde, bunun iyi bir fikir olmadığına dair beni uyardılar. Sanırım beni tanıdıklarından dolayı, hayata geçirmeyeceğimi söylediğim fikirlerin bende daha da cazip hâle geleceğini biliyorlardı ve belki de ham fikirlerin paylaşılmaya pek de hazır olmadığını düşünüyorlardı. İki ihtimali de kabul ediyorum.

Mihrap, başına oturup terlediğim ilk senaryomdu. 2013’ün Ekim ayında başlayıp, 2015’in Şubat ayında bitirebilmiştim. Bir bütünlüğün içinde zamanla parçalara ayrılan, dağılan ve sonra tekrar bir araya gelen bir yapı kurabilir miyim diye düşündüğümü hatırlıyorum. Tüm bunlar beni kurmaca ile gerçekliğin, sinemanın ontolojisinin, eski ile yeninin, bütün ile parçanın, her şeyin tekrar edişinin, iç kuruntusunun alanına götürmüştü. Yazarken zorlandığımı hatırlıyorum. Ne anlatmak istediğimi biliyordum ama bunu nasıl anlatacağımı bir türlü kestiremiyordum. Belki de o dönem sıklıkla bunu düşündüğümden, sonraları bir hikâyenin kendisinden öte, onu nasıl anlatmam gerektiğiyle hemhâl olduğum bir sinemaya yakınlaştım. Bu anlamda Mihrap, içinde kaybolduğum ve sonra orada bambaşka bir şeyi bulduğum bir yolculuktu. Kaybolmasaydım bulamazdım.

*

*

İlerliyoruz. Bir mağaranın içi, bir insanın içi. Nereye? Kamera bir boşluğa salınıyor, darlıktan genişliğe, genişlikten darlığa ilerliyor. Hiç bitmiyor, hep tekrar ediyor. İnsanın derinliklerine dalıyor. Yoğun bir öksürük sesi. Endoskopi sonlandığında doktor, otuzlu yaşlarındaki Ali’ye dönüyor: “Günde kaç paket sigara içiyorsunuz?”

İlerliyoruz. Derme çatma bir binanın dökük merdivenlerinde yankılanan tok sesli şuh kahkahalar. Odalardan saçılan kırmızı, sarı, mavi neon zevk ışıkları. Bu dünyanın zevki de çilesi de bu dünyada mı kalacak? Nokia 7020’nin mekanik melodisi. Sarı odadan çıkan sarı küt peruklu bir travesti (Özlem), telefonu yarım el hareketiyle açıyor: “Az bir işim var Ali... Bitsin, hızlıca geçerim sana.”

Tarlabaşı Bulvarı’nı tepeden gören, kireçlenmiş, sıvaları yer yer dökülmüş, yılların yüküyle solmuş koyu yeşil duvarlı odada yere rastgele atılmış bir yatak. Yatağın üstünde uyuyakalmış gönlü delik iki insan: Ali ve Özlem. Bu boşlukları hangi sel dolduracak? Güneş doğmamakta direniyor. Ali kalkıp cam kenarında bir sigara yakıyor. Ağrıyan midesini ovuşturuyor, yüzü ekşiyor. Bulvardan geçen arabalara bakıyor. Herkes nereye gidiyor? Özlem de uyanıp Ali’nin sigarasını paylaşıyor. Şimdi ikisi de durmuş, vızır vızır geçen arabalara bakıyor. Bak şu insanlara, biraz daha bak; bıkmadan usanmadan birbirlerine gidip geliyorlar, eski konuşulanlar yeniden konuşuluyor, yeniden çaya şeker koyulup içiliyor, eller sıkılıyor, yaşanıyor ve bitiyor ve tekrar yaşanıyor, bitmesi için. Nedir noksan olan? Birbirine ait olanın henüz bir arada olmayışı mı? Telefonun telesekreterinden gelen bir ses düşünceleri bölüyor: “Alo! Ali? Ben stüdyodan Rıza. Yeni bir iş geldi. Eski bir Türk filmi. Restore etmişler de sesini biz yapıyoruz. Ses bandı kayıp. Dublaj için sen geldin aklıma. Uğra, konuşalım.”

Bir ses stüdyosunun bekleme salonunda iki haylaz çocuk zamanın boşluğunu doldurmak için icat ettikleri küçük oyunlarını oynuyor. Biraz ötelerinde siyah deri ceketiyle tırnaklarını kemiren Ali, onlara bakarak tebessümle zamanın boşluğunu düşünüyor. Çocuklar biraz ses çıkarınca anneleri okuduğu popüler sağlık dergisinden başını kaldırıp otoriter ses tonuyla çocuklarını uyarıyor. Ali üstüne alınmış gibi bakışını çocuklardan kaçırıp yere çeviriyor. Çocuklar sessizce koltuklarına oturuyor.

Ekranı kaplayan bir kare. Siyah beyaz, yıpranmış, zaman boşluklarını doldurmuş, direnmiş. Ekrandaki kadın, Madeleine Elster’ın saçlarındaki kıvrımı ödünç almış, bir girdaba dönüşmüş, içine çekmiş, bırakmış, tekrar çekmiş, her yeri su basmış, gönlü doldurmuş, esmer, kendinden emin, her şeye hükmedebileceğini bilip de her şeyden vazgeçmeyi deneyen endamıyla kameraya bakıyor. Kim bu kadın? Ali ilk gördüğü andan itibaren bunu düşünüyor. Ekranı kaplayan bir başka kare. Kadının kemikli sırtı, çarşaftaki kıvrımlar. Bir başka kare. Bize ait her şeyde biraz başka şeyler olduğu gibi, biraz Fransız baroğu, biraz Alman rokokosu, biraz İngiliz neoklasizmi, biraz İtalyan Rönesans’ından esinlenilerek yapılmış Dolmabahçe Sarayı’nın tam önünde, akan trafiğin ortasında sevişen bir çift.

Elli yıl önce çekilmiş, müstehcen sahneleri sebebiyle yasaklanmış, sonra da kaybolmuş film şimdi yıllar sonra burada, karşılarında. Ali’nin aklındaki soru diline düşüyor: Kim bu kadın? Sadece bir filmde oynamış, sonrası biraz muallak. Kocasının vefatının ardından uzak bir kasabada yaptırdıkları, şatoyu andıran villalarında artık otuzlu yaşlarındaki dört çocuğuyla yaşıyor. “Ben kimi seslendireceğim?” Kadının iflah olmaz âşığını.

Gece, kör ve ıslak. Kenar mahalle pavyonunda Ali’nin rakısı domuz sıkısı. Özlem sahnede Ali’ye göz kırpıyor. Kör gece daha da ıslandığında Ali’nin evindeler. Yine sigaralarını paylaşıyorlar, yine gelip geçen arabaların vızıltılarını dinliyorlar. İlklerini konuşuyorlar. Önce Özlem anlatıyor.

“Mahalleden bir kızdı. Bir Çingene. Parayı veren yapardı. Hemen bizim arka mahallede oturuyordu. En güzel elbisemi giymiştim. Yıkanmıştım, parfüm falan. On dört-on beş yaşlarındaydım sanırım. Karanlık bir odada, yerde bir yatak vardı. Bir de ufak lamba. Aynı bu oda gibiydi şimdi düşününce. Bacaklarını açtı, bir sigara yaktı. Öylece kaldım. Benden çok da büyük değildi sanırım, en fazla üç-dört yaş. Ben utandıkça o gülüyordu. Ufak bir ayna vardı hemen arkasında, kafamı kaldırdığımda kendimi gördüm. Kıpkırmızıydım. Yine de yaptım. Yapmalıymışım gibi hissettim ve yaptım. Sonra abimin de aynı Çingeneyi becerdiğini öğrendim. (...) Evet, bir abim var. Görüşmüyoruz yıllardır. Duyduğuma göre en son bir kızı olmuş. Yeğenim olmuş. Yengem arada bir abimden gizli fotoğraflarını gönderiyor ama kendisini görmedim hiç. Beni boşver, sen anlat.”

“Bir sinema salonunda oldu. Lisede bir kız vardı. Okul çıkışları Beyoğlu’nda yürürdük. Şansa o gün yağmur yağdı, ıslanmamak için sinemaya girdik. Filmi anımsamıyorum, sanırım ucuz bir gerilim filmiydi. Islanmıştık biraz. Birbirimize sarıldık. Bir süre sonra elini pantolonumda hissettim. Biraz korktum. Ne yapacağımı bilemedim. O da bilemiyordu sanırım. Yavaşça okşamaya başladı. Birbirimize dokunmaya başladık. Sinemada çevreme baktım, en yakın kişi dört-beş sıra öndeki yaşlı bir adam. Sıcak, ıslak bir şeye dokunuyordum. Acemice, yavaşça. Ben dokundukça onun yüzü değişiyordu. Ben dokundukça, o benim pantolonuma bir başka dokunuyordu. Sonra bir anda durdu, yüzüme baktı, bir karar vermişti. Fermuarımı açtı... Her şey bitince, filmin gerisini göğsüne yaslanarak izledim. Neye üzüldüğümü bilmiyordum ama çok üzgün, çok hüzünlüydüm. Canımın yandığını anımsıyorum. Orada öylece sonsuza kadar kalmak istediğimi anımsıyorum. Bir hafta kadar sonra da beni sevdiğini ama başka insanları da sevebilmek istediğini söyleyerek gittiğinde de aynısını hissetmiştim.”

Ali, kendine tam olarak itiraf edemese de Esma’dan bu nedenle ayrılmıştı. Bu, Ali’ye Madeleine Elster’ın saçlarındaki kıvrımları hatırlatıyor; bir başkasından ödünç alınmış kaderde, girdaba dönüşmüş, içine çekmiş, bırakmış, tekrar çekmiş, her yeri su basmış, gönlü doldurmuş. Esma’yla ses stüdyosunda tanışmışlardı. Kirpiklerini bile sarıya boyayan, cılız, ayna karşısında öğrenilmiş hareketleriyle kendisinden başka herkes olmaya çalışan bir kadındı. 2010’ların başında İstanbul’un Avrupa Konseyi tarafından kültür başkenti ilan edilmesini fırsat bilerek içeriği birbirinden kopyalanmış çeşitli kitapçıkları basmak için kamudan aldığı büyük ihalelerle zengin olmuş bir adam, çocukluk hayalini gerçekleştirmek istemişti. Kapadokya’da geçen oryantalist bir imkânsız aşk hikâyesini, gerçek hayat hikâyesinden uyarladığı yalanıyla çekip gişede batmıştı. Ali ile Esma bu filmin dublajında tanışmıştı. Esma, Ali’ye âşık olmuştu. Ali kaçmıştı. Her şey tekrar eder.

Şimdi aynı stüdyoda, siyah beyaz eski Türk filminin dublajında çalışıyorlar. Esma gözlerini Ali’ye dikmiş bakıyor ve yalancıktan onu sevdiğini söylüyor. Sanki filmdeki karakterler söylemiyor da o söylüyor. Söyleyemediği her şeyi film söylüyor. Ali, stüdyonun paslanmış pisuarında başını kırık dökük fayanslı duvara dayamış, kesik kesik işiyor. Tuvaletin yarı açık penceresinden çiseleyen yağmurun sesi duyuluyor. Cüzdanında az önce stüdyodan çaldığı 35 mm film pelikülünü çıkarıyor. Tek bir kare. Eski Türk filmindeki esmer kadını oynayan Bahar Hanım elli yıl önce dönüp kameraya bakmış. Her şey zamanda sabitlenmiş. Elli yıl sonra Ali, sidik kokan tuvalette Bahar Hanım’a bakıp her şeyin tekrar edişini düşünüyor.

Ali ile Esma, Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir liraya satılan şeffaf bir şemsiyenin altında yürüyor. Esma, Ali’nin karşılıksız aşkından dolayı acı çekmiş, İngiltere’ye gitmiş, kendi yetmemiş, bir başka ülkenin yabancısı olmuş. Babası kalp krizi geçirince geri dönmüş, terapiye başlamış. Kendisinden başkası olabileceğini derinden hissettiği tiyatroya yönelmiş, haftanın dört günü amatör bir üniversite kumpanyasıyla yeraltındaki sahnede provaya çıkıyor. Ali, Esma’yı sabırla dinliyor. Yol ayrımına geldiklerinde Esma, Ali’den ayrılmak istemese de başı önünde yoluna gitmekten öte bir çaresi olmadığını biliyor. Esma düşünüyor; nedir noksan olan? Birbirine ait olanın henüz bir arada olmayışı mı?

Uzak kasabadaki villasında otuzlu yaşlarındaki iki oğlu ve iki kızıyla yaşayan Bahar Hanım, kocasının vefatından sonra kendisini ve ailesini dış dünyaya kapatmış. Geniş araziye yayılmış evinin masrafları ve hizmetçilerin maaşları, kocasından miras kalan çimento fabrikası hisseleriyle rahatlıkla ödeniyor. Bahar Hanım yaşlanmış hâliyle bir divayı andırıyor; gözünden hiç çıkarmadığı kara gözlüğü ve ağzından düşürmediği ince dal sigarasıyla kendisine hizmet ettiriyor. Evin Selçuklu mimarisinden esinle inşa edilmiş hamamında otuzlu yaşlarındaki çocukları her pazar günü annelerini, hamam taşında büyük bir özenle, ağır ağır keseliyor. Biri bir kolunu, diğeri bir bacağını tutuyor, biri bir tas sıcak su doldururken, diğeri annelerini kendi sakin ritminde sabunluyor. Anneleri onların bir parçası. Onlar annelerinin bir parçası. Açık havada yıldızların altında hizmetçilerin servis ettiği akşam yemeğinde kimse çıt çıkarmıyor. Sessizce yemeklerini yiyorlar. Bu sükûneti anneleri bozuyor: “Yarın babanızın ölüm yıl dönümü. Ziyarete gideceğiz.” Ardından çocuklarına bir bir ne giyeceklerini belirtiyor, sanki en küçük ayrıntısına kadar belirtmese çocukları üryan. Ertesi gün yabani otların bittiği köhne mezarlıkta, mezarlara basmadan seke seke yürümeye çalışan dört kardeşin iç sesini duyuyoruz. Babalarına bağlı, babalarına özlem dolu dört ses. Onlar mezarlıkta yürürken sesleri birbiri üstüne binmeye başlıyor, sözcükleri seçmek zorlaşıyor. Kendi iç seslerini kaybetmiş dört kardeş tek bir ses hâlini aldığında anlamsız bir rabarbaya dönüşüyor.

Ali daha uyanamamış. Yolun öte tarafındaki binanın yıpranmış yüzüne giydirilen şampuan reklamı sarı baretli işçiler tarafından sökülüyor. Ali, aylardır uyandığında ve pencereden dışarı baktığında, ısırgan otlu şampuanın yeni reklam yüzü olan geçen senenin Miss Turkey güzeliyle göz göze geliyordu. Ondan önce de yeni model bir Range Rover’ın içinde sıcacık gülümsemesiyle kameraya poz veren, imrenilecek bir aileyle komşuydu. Ali hepsini hatırlıyor ve bunu hiç düşünmese de hepsini özlüyor. Belki de göz göze geldiğini unutamıyor. Şimdi sıra kimde?

Ses stüdyosuna vardığında, haftalardır yaptıkları gibi Esma’yla karşılıklı olarak sahnelerini seslendirmeye devam ediyorlar. Aralarında gizli bir anlaşma varmışçasına ikisi de sessiz ve gözlerini birbirinden kaçırıyor. Esma sevdiği için, Ali ise sevemediği için bu sessiz oyunu bir ucundan tutuyor. Bu oyunu Bahar Hanım’ın ziyareti bozuyor. Uzak kasabadaki evinden kalkıp filmin yıllar sonra gerçekleşecek ilk gösterimi için gelmiş ve çalışmaları yerinde görmek istemiş. Bahar Hanım stüdyoya girerken Ali tuvaletin aralık penceresinden sokağa atlayıp kaçıyor. Belki unutamayacağından korktuğu için, belki de cüzdanında taşıdığı pelikülde elli yıl önce kameraya bakan genç Bahar Hanım’a ihanet etmek istemediğinden. Yine de merak yakasını bırakmıyor ve Bahar Hanım’ın stüdyodan çıkmasını bekliyor. Nezaketle uğurlanan kadını bir çay bahçesine kadar takip ediyor ve çaprazına oturup onu gözetlemeye başlıyor.

Ansızın sadece filmlerde olabilecek bir şey oluyor. Bahar Hanım’ın elli yıl önceki gençliği belirip Ali’nin karşısına oturuyor. Birer çay söylüyorlar. Ali, şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra daha önce hiç söylemediği bir şeyi ağzından kaçırıyor: “Evlensene benimle.” Kadın bu teklife hiç şaşırmıyor ve bekletmeden cevaplıyor: “Olmaz. Hem bugün bunu istiyorsun ama yarın kim bilir ne isteyeceksin.” Ali itiraz ediyor: “Bazı şeyler değişmez.”

“Her şey değişir. Şu an bu çay bahçesinde oturuyorsam, hesabı ödeyip kalkabileceğim için oturuyorum. Yine de Ali Bey, sizin bana baktığınız her seferinde ben de size bakıyorum. Her seferinde kalbim iki ölçü atıyor. Kalbim attıkça korkuyorum. Kendi kendimi teskin ediyorum. Gevşeklik gösterme, üzüntüye kapılma diyorum.”

Esma’nın elleri titriyor. Oyun ilk seyircili gösterisini yapacak ve Esma ilk defa gerçekten kendisinden başka biri olacak. Belki de kendisinden bir başkası olabildiğinde ancak kendisi olacak. Oyun sonlandığında uzun tiradı ayakta alkışlanıyor ve herkes gittiğinde kuliste yalnız kalan Esma, şalterleri indirilmiş karanlık fuayeye çıktığında, gönlündeki artık hiçbir selin dolduramayacağından emin olduğu deliği hissediyor.

Özlem’in küçük yeğeni, annesinin elinden tutarak alışveriş merkezinde dolaşıyor. Annesi küçük kızın saçlarını taramış, ona cicili pembe giysiler giydirmiş. Alışveriş merkezindeki bir fotoğrafçıda durup ufaklığın yapmacık pozlarla çeşitli fotoğraflarını çektiriyor. Ardından kızını alıp kapalı bir yüzme havuzundaki özel dersine götürüyor. Havuz kenarından kaslı yüzme hocasını izliyor.

Özlem ayna karşısında hazırlanıyor, allanıp pullanıyor. Sanki ilk defa yapıyormuşçasına kirpiklerine titizlikle rimel sürüyor. Az sonra bir arabanın kornasıyla irkiliyor ve ufak çantasını alıp evden hızlıca çıkıyor. Özlem’i evinden alan Ali arabayı sakince sürüyor. Trafik biraz sıkışıp araba kırmızıda bir süre durunca, aralarındaki güzel sessizliği Özlem bozuyor ve yeğeninin yeni fotoğrafını gösteriyor. Ali gülümseyerek fotoğrafa bakıyor ve Özlem’e dönüyor: “Sana benziyor.” Nedense bu cümle Özlem’i çok mutlu ediyor.

Ali ile Özlem lüks bir restoranda baş başa yemek yiyor. Yemeğin ardından içilen orta şekerli kahvenin fincanını Ali kapatıyor, Özlem ise iddialı olduğu fala odaklanıyor.

“Biri zamanında çok üzmüş seni. Onu yeniden göreceksin. Yakın zamanda. Ve anlayacaksın ki boşunaymış. İçinden ona dair her şey uçup gitmiş. Bu seni rahatlatacak, ferahlatacak... Sen hep kendini başka görmüşsün, yani başkalarının seni gördüğünden daha başka. Daha iyi ya da kötü demiyorum, daha başka. Ama sen pek de farklı değilsin Ali. Ve bu aslında düşündüğün kadar kötü bir şey değil, tam tersine iyi bir şey. Söylediklerim seni üzmez umarım, ama burada böyle görüyorum. Sana bakarak değil, falına bakarak. Güzel yollar var önünde ama ayakların acıyor sanki, yoluna devam edemiyorsun. Bir yandan da yolunu yarılamışsın, geri dönemiyorsun. Yine de her şey yoluna girecek. Ama birden değil, yavaş yavaş. Ama sonunda girecek. Eğer sen gevşeklik gösterip üzüntüye kapılmazsan, girecek. Kalbini dinlememelisin sanırım. Bu benim de yaptığım bir yanlış. Kalp, insanı ancak bir başkasına götürür. Ama ötesi? Yine de tam falının ortasında, ahanda bak burada, bir aşk görüyorum. Belki evlenebilirsin de... O zaman da beni görmeye devam edecek misin?”

Ali, Özlem’e bakıyor. Özlem’in saçlarında Madeleine Elster’ın saçlarındaki kıvrım bir girdaba dönüşmüş, içine çekmiş, bırakmış, tekrar çekmiş, her yeri su basmış, gönlü doldurmuş. Gözleri doluyor, hesabı ödeyip kalkmak istiyor. Özlem’i evine bırakıp kendi evinin karşısındaki işlek caddede dörtlüleri yakarak duruyor.

Altında durduğu binanın yüzünde yeni bir reklam var; dublajını yaptığı ve yeniden vizyona girecek eski Türk filminin afişi. Esmer, kendinden emin, her şeye hükmedebileceğini bilip de her şeyden vazgeçmeyi deneyen endamıyla kameraya bakan Bahar Hanım. Kim bu kadın? Ali ilk gördüğü andan itibaren bunu düşünüyor.

Yağmur başlıyor. Ali ağlamaya başlıyor. Gönlünü bir sel doldursun istiyor. Çok ağlıyor, salya sümük. Sonra duruluyor, sakinliyor, hıçkırıyor. Camı aralıyor, sigara yakıyor. Dönüp evine bakıyor. Aynada kendine bakıyor. Bin yıl geçse de artık gelmeyecek eski hâline. Arabayı çalıştırıyor, akan trafiğe karışıyor. Evinin penceresinden baktığında vızır vızır geçen arabalardan biri oluveriyor, ilerliyor.

_
{“Mihrap”, illüstrasyon: İrem Nalça}

Burak Çevik, senaryo, Yapmayacağım Filmler