Bazı dostlarıma bir zamanlar beni heyecanlandıran, meşgul eden ancak zaman geçtikçe yapmayacağımı düşündüğüm filmler hakkında yazacağımı söylediğimde, bunun iyi bir fikir olmadığına dair beni uyardılar. Sanırım beni tanıdıklarından dolayı, hayata geçirmeyeceğimi söylediğim fikirlerin bende daha da cazipleşeceğini biliyorlardı ve belki de ham fikirlerin paylaşılmaya pek de hazır olmadığını düşünüyorlardı. İki ihtimali de kabul ediyorum.
2017 yılının temmuz ayında bir dostumun Lüleburgaz’daki at çiftliğine gidip hafta sonunu orada geçirmiştim. Çiftliğin bir bölümünü kaplayan ceviz ağaçlarının altında yürüdüğümüzü, ham cevizleri yediğimizi, haralarda dolaştığımızı hatırlıyorum. Eğer bu çiftlikte zaman geçirmeseydim, bu hikâye ortaya çıkmazdı. Mekânlar ve hikâyeler yan yana yürüyor. Biri diğerinin bazen kabuğu oluyor, bazen nüvesi. Hangisinin hangisine hizmet ettiğini kestiremiyorum.
Aklımda Lüleburgaz’daki çiftlik, Uzun Sürmüş Bir Gün’ün hikâyesini yazmaya başladığımda Rotterdam’daydım. Tuzdan Kaide’nin Berlinale prömiyerinin hemen öncesiydi ve Aidiyet’i çekeceğim daha kesinleşmemişti. Bir sonraki filmimin ne olacağından pek emin değildim. Aklımda dolanan hikâyelerden biri de buydu. Daha sonra kendine Aidiyet’te güzel bir yer bulan atçılık terimi join-up tekniğini ilk bu hikâye için düşünmüştüm.
İki insanın kendileri olmaya çalışmasını, yaşadıkları bu dünyaya bir şekilde uyum sağlayamamasını, her defasında yorgunluklarını hissettiren hayal kırıklıklarını, dolu bardaktan taşan, bir volkandan fışkıran, kabına sığmayan arzularının peşinden, el yordamıyla aşkı aramasını anlatmak istiyordum. İki insanın birbirine ne zaman tam anlamıyla dürüst olabileceğini, aralarındaki tüm bariyerin kalkıp da birbiriyle içtenlikle bir şey paylaşabileceğini merak ediyordum.
Filmin bizi götürdüğü son mekâna ben 21 yaşımdayken gitmiştim. Biri elime aşağıdaki notu tutuşturmuştu. Bu filmle orayı yeniden ziyaret etmeyi umuyordum.
“Ah Burak, insan sadece canı yandığında gerçek tepkilerini verebiliyor ve ancak canı yandığında anlayabiliyor dünya onu. Bunun dışında ise umursamazlık egemen. Ben yine de tüm yolları bilmek istiyorum. Bildiğim, onların bilmediği yollara bakıp gülümsemek istiyorum.”
*
*
Sabaha karşı, kent merkezine iki saat uzaklıktaki kırsal bir bölgede yer alan at çiftliğinden kesitler. Havaya güneşin doğumundan hemen önceki mavilik hâkim. Sabahın ılık sessizliğini, yeni başlayacak bir yaz gününü karşılayan rüzgâr hafifçe bozuyor. İlk bakışta, geniş bir alana yayılmış olan bu çiftlikte atların kaldığı irili ufaklı haralar, koşturdukları daire şeklindeki çitli arenalar, açık alana nizami olarak sıralanmış ceviz ağaçları ve tüm bunların yanında çeşitli bitkilerle dolu kapalı bir sera alanı kendini gösteriyor. Seranın içinden dışarıya sızan ve bitkileri besleyen yapay ışık havanın maviliğine karışmaya başlamış. Rüzgârla sallanan ceviz ağaçları, yeni uyanmış kuşların cılız sesleri, uyuklamakta olan atlar... Tüm bunların yanında derin uykusundan başını hâlâ kaldıramamış Criello cinsi hamile bir at...
Bir derneğe bağlı bu çiftliğin en büyük özelliği, öksüz ve yetim genç kadınlar tarafından idare edilmesidir. Çiftliğin işgücünü oluşturan, yaşları 15 ile 22 arasındaki bir grup genç, çiftlik bünyesindeki yatakhanelerde kalmakta ve pek de kötü olmayan şartlarda çalışarak hayatlarını düzene sokmaya gayret etmektedir.
Kısa boylu, minyon ve esmer bir kadın olan Esme (20) yüzünü yıkamak için musluğu açar. Tıkanık borulardan gelen seslerin ardından pis, çamurlu su zorlanarak akmaya başlar.
Siyaha keseriz. Filmin ismi ekranda belirir: Uzun Sürmüş Bir Gün
Çiftlikte çalışan gençler, sarı önlüklü iş kıyafetleri ve ellerinde metalden tabildot tepsilerle kahvaltı sırasında dikilmektedir. Esme ve onunla benzer yaşlardaki, beyaz tenli, kızıl saçlı arkadaşı Nazlı, kahvaltılarını alıp bir masaya karşılıklı oturmuştur. Nazlı’nın telefonuna sürekli gelen bildirimler sebebiyle Esme’yle konuşmaları kesilmektedir. Esme bundan biraz rahatsız olsa da Nazlı’nın bu alışkanlığını artık kabul ettiği için çok fazla söylenmez ve kahvaltısına devam etmeyi tercih eder. Nazlı ise her bildirimle telefonuna dönüp gelen mesajı cevaplamayı sürdürür. Çiftliğin yöneticisi olan ellili yaşlarındaki cüsseli bir kadın, yüz hatlarının ciddiliğiyle uyuşmayan şefkatli ses tonuyla bir konuşma yapar. O gün çiftlikte bir doğum günü kutlaması planlanmıştır. Zengin bir ailenin üç yaşındaki kızlarının doğum günü partisi için çeşitli işbölümleri belirlenir ve yapılması gerekenler kabaca sıralanır. Nazlı serviste görevlidir. Esme ise Winne the Pooh kostümüyle doğum günü partisinin konuğu bir grup çocuğu eğlendirecektir.
Doğum günü garip bir şaşaa eşliğinde kutlanır. Hiçbir şeyden haberi olmayan küçük kız, etrafındaki kaosa anlam veremeyen gözlerle bakmaktadır. Nazlı, zengin olduğu şık giyimlerinden anlaşılan yaşlı amcaların ilgili bakışları altında doğum günü pastasını ve limonataları dağıtırken, Esme de Winnie the Pooh kostümüyle sağa sola saldıran çocukların ilgisini çekmeye çalışmaktadır. Doğum günü kutlanan ufaklığın annesinin üstünde uzaktan fark edilebilecek kadar şık ve süslü, kırmızı bir elbise vardır. Ne Esme ne de Nazlı bu şaşaalı kalabalığın dünyasına aittir.
Esme ve Nazlı, çiftlikteki yatakhanenin ortak duş alanında, yan yana iki ayrı bölmede duş almaktadır. Birbirlerine seslerini duyurabilmek için hafifçe bağırarak o günün bir özetini geçerler; küçük kızın tatlılığından, ailelerin nazik ve iyi oluşundan konuşurlar. Ancak bu konuşma var olan gizli hasedi alttan alta hissettirmektedir. Tam tersini söyleyebilecek cesaretleri olmadığı için sadece birbirinin ağzını yoklayan iki insan gibi, onların da cevapları arasında pek alışılmadık tekinsiz boşluklar vardır.
Çiftlikteki sabah kahvaltısı sırasında Nazlı’nın telefonuna birbiri ardına bildirimler gelirken, çiftliğin yöneticisi onunla özel bir görüşme yapmak istediğini söyler. Bu görüşmede çiftlikteki hamile atın durumu konuşulur. Epey huysuzluğuyla meşhur bu at, join-up tekniği sebebiyle sadece Nazlı’yı sahibi kabul edip ondan başkasına itaat etmemektedir. Yönetici, Nazlı’ya atın doğumunun yaklaştığını ve o sırada çiftlikte olması gerektiğini söyler. Konuşmanın sonunda da Nazlı’nın telefonuna çok sık baktığını ekleyerek, bu duruma dikkat etmesi konusunda onu tatlı sert bir dille uyarır.
Esme ve Nazlı at çiftliğini tepeden gören bir yerde oturmuş sohbet etmektedir. O sırada bir ata join-up tekniğinin uygulanışını izlemektedirler.
Join-up tekniği basitçe şöyle özetlenebilir: Müstakbel sahip, atı yürüyerek takip eder. At da bu süreçte ters istikamette yürümeye, yani sahibinden uzaklaşmaya başlar. Arena daire şeklinde ve çitlerle kapalı olduğu için sahip, atın peşinden yürürken daire çizmektedir. Sahibi bu sırada elindeki halatı sembolik olarak ata doğru atmaya başlar. Bu bir süre devam eder. Ardından sahip, bir anda durup tam ters istikamette yürümeye başlayınca at şaşırır ve durur. Bu noktada at eğer sahibini kabul etmeye karar verirse ona doğru yürümeye başlar ve böylelikle arenanın ortasında buluşurlar. Sahibi atın başını okşar. At artık sahibine güvenir ve onun sözünü dinler.
Esme ve Nazlı, bu tekniğin uygulanışını izlerken, hafta sonu planlarından üstü kapalı olarak konuşur. Esme, Nazlı’ya emin olup olmadığını sorar. Aralarında “Para kesin geliyor mu? Adamın fotoğrafını bir daha göstersene” gibi konuşmalar geçmektedir. Tüm bu konuşmalarla çiftlikteki join-up uygulanan atın görüntüsü üst üste biner.
Uzun bir sekans. Çiftlikteki kapalı serada, bitkilerin arasında ufak tefek rutin budama işlemleri yapılmaktadır. Bu büyük seranın içerisi yapay gün ışığıyla aydınlatılmıştır. Gözleri kamaştıran bu yoğun ışığın altında Esme ve Nazlı, seradaki bitkilerin kontrollü yaşamları hakkında ama aslında kendileri hakkında bir diyalog hâlindedir. Esme, gazetelerin üçüncü sayfasında yer alan ilginç bir cinayet vakasının aslında cinayet değil intihar olduğundan, şehrin dört bir yanını saran kameralardaki bilmem kaç saatlik görüntülerin polislerce teker teker izlenerek çözüldüğünden bahseder. Budama işlemlerini bitirip üzerlerindeki bahçıvan önlükleriyle seranın kapısına çıktıklarında normalde sigara içmeyen Nazlı, cebinden bir dal sigara çıkarıp yakar. Dışarısının alacakaranlık olduğunu görürüz. Az önce kocaman seranın içerisinde zaman geçirirlerken, yapay gün ışığı altında olduklarını anlarız. Gecenin sessiz karanlığında yalnız başlarına orada durup, bir dal sigarayı paylaşarak içerler. “Bu şehirde kaç kamera var acaba?” diye mırıldanarak göğe doğru bakarlar.
Esme ile Nazlı otobüsle kasabadan şehre doğru bir yolculuk yapmaktadır. Ağlayan bebekler, başlarını tanımadıklarının omzuna koyan yaşlı teyzeler, elinde turşu bidonuyla boşluğa dalmış nineler... İki kadın ayrı koltuklarda oturmuş, yağmur toplayan iri bulutlarla kaplı engebeli bir ovaya bakmaktadır. Bir süre yolu izleriz.
Esme ile Nazlı genellikle mutlu ailelerin çocuklarıyla gelip zaman geçirdiği bir çay bahçesindedir. Birbirlerine yakın olsalar da ayrı masalarda oturmaktadırlar. Nazlı’nın Instagram üzerinden konuştuğunu anladığımız bir adam acemi bir heyecanla gelir. Bu onların ilk buluşmasıdır. Mütedeyyin görünümlü bu adamın insanın üzerinde bıraktığı ilk intiba çocuk saflığına sahip olmasıdır. Heyecandan nasıl hareket edeceğini, ellerini kollarını nereye koyacağını bilemediği her hâlinden bellidir.
Nazlı’ya, Instagram’da göründüğünden çok daha güzel olduğunu, onu annesiyle tanıştırmak için sabırsızlandığını söyler. Nazlı ise tüm bu ilgi karşısında bomboş gözlerle adama bakıp sözlerini geçiştirmektedir. Adam çantasından siyah bir poşet çıkarıp masaya koyar. Bankadan ancak bu kadar kredi çekebildiğini, daha fazlasına izin vermediklerini, ama haftaya abisinin de bankadan bir miktar para çekeceğini söyler. “Keşke daha fazla çekebilseydim” der. Nazlı, karşısındaki bu saf adamı kandırıyordur. Adam ise daha fazla para bulamadığı için üzgündür. “Umarım annen en kısa zamanda iyileşir” der. Adam, Nazlı’nın elini tutmak ister. Nazlı ise tuvalete gitme bahanesiyle kalkar ve “Para masada kalmasın şimdi” diyerek poşeti çantasına atar. Önündeki ince belli bardakta yarısı içilmiş çayıyla oturan Esme tüm bu konuşmayı dinlemektedir. Nazlı’nın masadan kalmasıyla Esme de ayaklanır ve adamı orada bırakarak çay bahçesini terk ederler.
Esme ile Nazlı bir alışveriş merkezinin yürüyen merdivenlerinde yan yana durmuştur. Yan yana durdukları için merdivenin sol tarafında bekleyen insanlar sebebiyle sıra oluşmuştur. Merdivenin sol tarafında duran Esme’nin önü bomboştur, ama kimse ses etmez. Öyle usulca çıkarlar. Bir mağazaya girip kendilerine şık elbiseler bakarlar. Deneme kabininde çeşitli elbiseleri denemeye başlarlar. Esme, çiftlikte doğum günü kutlanan küçük kızın annesinin giydiğine çok benzer kırmızı bir elbise satın alır.
Şehirde çeşitli eylemler. Esme ile Nazlı şehirde çeşitli şekillerde zaman geçirir. Belki bir filme girerler, salonda çiftler sevişiyordur, sıkılıp çıkarlar. Belki lunaparka giderler. Paralarını sanki son günleriymiş gibi harcamaktadırlar. Girdikleri her mekânda biraz da rol yaparlar. Giyim kuşamları iyi olsa da o mekânda eğreti duruşları kendini bir şekilde belli eder, yine de her seferinde bunu umursamadan o anın keyfini çıkarmaya çabalarlar. Her şeye rağmen ve herkese rağmen hayatlarında hiç yaşamadıkları bir günü yaşamaktadırlar.
Hava kararıp karınları acıkmaya başlayınca kendilerini şehrin lüks bir restoranının önünde bulurlar. Aniden içeri girmeye karar verirler, ancak yer ayırtmamışlardır. Kapıda onları karşılayan görevli, biraz da ikilinin şık görünümlerine bakarak, onlar için bir masa ayarlamaya gayret eder.
Uzun bir sekans. Esme ile Nazlı, kalabalık bir erkek grubunun yanındaki iki kişilik bir masaya oturur. Erkek grubu gürültülü konuşmakta, kendilerini dünyanın merkezinde zannetmektedir. Bir iş yemeği sebebiyle oradadırlar ve hepsi takım elbiselidir. Bir süre sonra gruptakiler Esme ve Nazlı’yla sohbet etmeye çalışır ve onları masalarına davet ederler. Uzun bir sohbet böylelikle başlamış olur. Gruptaki erkeklerden biri Nazlı’yla ilgilenmeye başlar. İkili onların masasına dahil olduğunda evlilik yüzüğünü gizlice çıkarıp cebine koyar. Konuşmalar, kibarlıklar, jestler adeta ikiyüzlülük anlarıdır. Esme ve Nazlı tüm bu ikiyüzlülüğü görmekte ve içlerinde biriktirmektedir. Bir süre sonra kendilerini rahat hissetmemeye başlarlar ancak bir türlü hareket edemez, karşı çıkamazlar. Konuşma ilerledikçe adam elini Nazlı’nın omzuna atar. Nazlı bunu istemese de ses çıkaramaz. Kadınların daha ne kadar bu erkek grubuna katlanacağını merak ederiz. Ve ardından hiç beklenmedik bir anda Nazlı, gayet sakin bir ses tonuyla masada oturdukları andan itibaren şahit olduğu tüm ufak ikiyüzlülüklerini adamların suratına vurmaya başlar. Ses tonundaki sakinlik ortamdaki havayı daha da germiştir. Adamlar şaşırır ve şakaya vurmayı tercih ederek Nazlı’nın bu monoloğunu savuşturur. Yine de Nazlı’nın omzuna eline atan adam bu cümleleri kendisine yediremediği için ters bir şey söyler ya da ters bir harekette bulunur. Bu bir kırılma noktası olur. İlk defa sinirlendiklerini gördüğümüz Esma ile Nazlı masanın üzerine çıkar, tabakları dağıtır, masanın üzerinden aldıkları et kesme bıçaklarını adamlara doğru hınçla savururlar. İkisi de restorandan yaka paça dışarı atılır.
Hava iyice kararmıştır. Esme ve Nazlı üstleri başları hafif derbeder hâlde, şehrin bir meydanında durup bir sema gösterisini izler. Bu halka açık gösteride Mevleviler ney müziği eşliğinde dönmektedir. İkisi de durup yorgun gözlerle bu gösteriyi izler.
Eski ve kitsch bir otele giriş yapan iki genç kadını, bıyıkları yeni terlemiş bir bell boy karşılar. Üçü sessizce otelin merdivenlerinden çıkar. Bell boy odayı kısaca tanıttıktan sonra onları yalnız bırakır. Nazlı ceplerinde kalan son parayı çocuğa bahşiş olarak verir.
Uzun bir sekans. Kamera odanın uzak köşesinde çaprazdan tüm odayı görecek şekilde durmaktadır ve hiçbir kesme olmadan tüm bu sekansı bize izletir. Esme ve Nazlı odalarına girip kapıyı kapatır. Bir an için odada öylece dikilip dururlar. Aniden sevişmeye başlarlar. Sevişmelerini başından sonuna kadar görürüz. Sevişmeleri bittiğinde ikisi de yatağa uzanır ve öylece kalır. Uzun günün yorgunluğu onları tüketmiştir. Bu sadece fiziksel bir yorgunluk değildir. Birbirleriyle dürüstçe konuşmaya başlarlar. Birbirlerine neden yetim kaldıklarının, hayal kırıklıklarının, hayatta kalmak için yapmak zorunda olduklarının, katlandıklarının, aradıkları çıkış yollarının ve hüsranlarının hikâyelerini anlatırlar. Dışarıdan polis arabaları, itfaiyeler, çöp kamyonları geçiyor, sesleri ve ışıkları odaya doluyordur. Gecenin karanlığında yatakta uzanmış iki çıplak insanın hikâyesine yarım saate yakın bir süre boyunca hiç kesme olmadan tanıklık ederiz.
Bu uzun sekansın ardından, loş tuvaletteki küvetin musluk kısmını görürüz. Sıcak su açıktır ve küvet yavaşça dolmaktadır. Küvet doldukça banyoyu sıcak su buharı kaplamaktadır. Arada Esme ya da Nazlı, eliyle suyun sıcaklığını kontrol eder. Küvet yeteri kadar dolunca iki çift ayak suya girer. İkisi de küvette uzanmıştır ancak sadece ayak kısımlarını görürüz. Bir süre bu hâlde görmeye devam ederiz. Sonra su yavaşça kırmızılaşmaya başlar. Kırmızılık zamanla koyulaşır. Ayaklar cansızlaştıkça suyun yüzeyine doğru çıkar ve serbest hareket etmeye başlar.
Sabaha karşı, kent merkezine iki saat uzaklıktaki kırsal bir bölgede yer alan at çiftliğinden kesitler… Havaya güneşin doğumundan hemen önceki mavilik hâkim. Sabahın ılık sessizliğini, yeni başlayacak bir yaz gününü karşılayan rüzgâr hafifçe bozuyor. İlk bakışta geniş bir alana yayılmış olan bu çiftlikte atların kaldığı irili ufaklı haralar, koşturdukları daire şeklindeki çitli arenalar, açık alana nizami olarak sıralanmış ceviz ağaçları ve tüm bunların yanında çeşitli bitkilerle dolu kapalı bir sera alanı kendisini gösteriyor. Seranın içinden dışarıya sızan ve bitkileri besleyen yapay ışık havanın maviliğine karışmaya başlamış. Rüzgârla sallanan ceviz ağaçları, yeni uyanmış kuşların cılız sesleri, uyuklamakta olan atlar... Tüm bunların yanında hamile olan Criello cinsi huysuz at kendi başına ıkınmaktadır. At bir süre ıkınır, ıkınır… Sonra bir anda doğurur.
_
{“Uzun Sürmüş Bir Gün”, illüstrasyon: İrem Nalça}