Kriz Toplumu Üzerine
Kriz, insanlık tarihinin ortak ve evrensel olgularından biri. İlkel topluluklardan modern toplumlara kadar her dönemde insanlar –modern terminolojide “kriz” diye adlandırdığımız– farklı zorluklarla karşılaşmış ve bu zorluklarla başa çıkmak durumunda kaldı. Ancak içinde bulunduğumuz çağ, krizlerle kurduğumuz ilişki bakımından önceki dönemlerden belirli açılardan farklılaşıyor.1 Günümüzde krizler üzerine her zamankinden daha fazla konuşuyoruz. Gündelik konuşmalarda da medyada da kriz söylemi dikkat çekici bir sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bazı krizler ise üzerinden yıllar geçse bile toplumsal hafızada yerini koruyor; tekrar konuşuluyor, yeniden anlam kazanıyor. Ve belki de en önemlisi, geçmişe kıyasla daha fazla kriz yaşandığına dair yaygın bir kanaat söz konusu. Bu artış gerçekten yaşanan krizlerin sayısındaki bir yükselişi ya da sadece farkındalık düzeyimizin değişmesini yansıtıyor olabilir. Tüm bu gelişmeler krizlere yönelik farkındalığın arttığını ve bu olgunun daha sistematik, kuramsal ve stratejik çerçevelerle ele alınması gerektiğini açıkça gösteriyor.2
Yeni medya ekosistemi ise krizlerin tanımlanması, yayılması ve yönetilmesi süreçlerini daha görünür, hızlı ve karmaşık hâle getirdi. Bu yüzden, krizleri bugünün koşullarında anlamlandırabilmek için daha esnek ve ilişkisel, süreç perspektifli bir anlayışa ihtiyacımız var. Stratejik çerçevelerin işlevsel olabilmesi için karmaşık temelli düşünme ve bu krizlerin ortaya çıktığı ilişkiler ağını, onları şekillendiren örüntüleri ve bağlamsal dinamikleri görebilmek önemli.
“Kriz toplumu”, sosyal bilimler açısından uzun vadeli dönüşüm süreçlerini anlamak için derinlemesine incelenmesi gereken yapısal bir fenomen. Bir “kriz toplumu” kavramsallaştırması yapmaya çalıştığımızda, elimizde hangi kuramsal araçların ve kavramsal çerçevelerin bulunduğunu (ya da bulunması gerektiğini) sorgulamak kaçınılmaz hâle geliyor. Kriz toplumunu anlamak için olayların hangi biçimlerde anlatıldığı, kimler tarafından nasıl temsil edildiği ve toplumsal hafızada ne şekilde yer bulduğu gibi çokkatmanlı süreçlere bakmak gerekir. Bu sorgulama, krizleri çok aktörlü ve söylemsel mücadele alanları olarak kavrayabilmemizi sağlar. İletişim pratiklerini, iktidar ilişkilerini ve anlam üretim süreçlerini birlikte değerlendiren çoğulcu kuramsal yaklaşımların gerekliliğine işaret eder.
***
Krizler, sınırlı çerçevenin ötesine geçerek, daha geniş idealleri ve soyut değerleri de tehdit edebilir. İnsan hakları, sosyal adalet, özgürlük, ekonomik istikrar gibi kavramlar bir toplumun temelini oluşturan ve bireysel ya da kolektif varoluşu mümkün kılan değerlerdir. Bu değerlerin sarsılması, kriz olgusunu belirli müdahalelerle aşılacak bir durum olmaktan çıkararak çok daha derin ve sistematik sorunları işaret eden bir niteliğe büründürür. Her krizin arkasında tetikleyici bir olay ya da olaylar zinciri yer alsa da asıl mesele bu olayların ardında yatan toplumsal, siyasal veya kurumsal düzenin hangi yönleriyle sarsıldığı ve bu sarsıntının ne tür yapısal sorunları görünür kıldığıdır.3 Bu bağlamda krizler bir toplumun ortak anlam dünyası ve değerler sisteminin yeniden üretildiği, hatta dönüştüğü birer kritik eşik olarak değerlendirilmelidir. Çünkü kriz anları, var olan sistemlerin ve ideolojilerin meşruiyetini sorgulatan, yeni normatif çerçevelerin ve alternatif paradigmaların oluşumuna zemin hazırlayan dönemlerdir.
Çoklu Krizler Çağı
Çoklu krizler çağında yaşıyoruz. Bu krizler karmaşık ve karşılıklı bağımlı yapılarıyla öne çıkıyor. Ekonomik krizler, toplumsal kutuplaşmalar ve teknolojik dönüşümler vesaire artık ayrı ayrı değil iç içe geçmiş bir yapıda karşımıza çıkıyor. Bu eşzamanlı ve çokboyutlu zorlukları aşmanın yolu ekonomik, toplumsal ve ekolojik dirençliliğin birlikte ve bütüncül biçimde güçlendirilmesinden geçiyor. Böylesi bir ortamda tek bir merkezden geliştirilen çözüm yaklaşımları artık yetersiz. Bu noktada daha esnek, çoğulcu ve katılımcı modellerin gerekliliği giderek daha görünür hâle geliyor. Dolayısıyla toplumsal dayanıklılığı ve uyum yeteneğini güçlendirmeye yönelik çabalar her zamankinden daha büyük önem taşıyor.
Müdahaleler Toplumu: Yeni Normal mi?
Krizlerin çeşitlendiği ve derinleştiği bu ortamda müdahaleler de giderek daha belirleyici ve tartışmalı bir alan hâline geliyor. Müdahaleler çağı, dijitalleşmenin getirdiği hızlı dönüşümlerin ve internetin yaygınlaşmasının etkisiyle, toplumsal dinamiklerde köklü değişikliklere neden oluyor. Kobra-teknolojisi4 (Moore & Seymour, 2005) ile dijitalleşmenin yükselişi, Beck’in “risk toplumu” ve Castells’in “ağ toplumu” kavramlarıyla şekillenen bir zeminde, Frandsen ve Johansen’in “müdahaleler toplumu” tanımıyla yeni bir boyuta evriliyor.
Yeni iletişimsel güç dengeleri oluşurken, artan sorunlar, eleştiriler ve krizler kurumların, aktörlerin ve iletişim sistemlerinin kendi içinde daha hızlı ve yoğun dönüşüm geçirmesine neden oluyor. Bu süreçlere çok sayıda aktör müdahil oluyor; her biri kendi gündemini ortaya koyuyor. Üçüncü tarafların müdahaleleri giderek artarken politikacılar, STK’lar ve vatandaşlar gibi geleneksel aktörlerin yanı sıra yetkisiz aktörler de (örneğin hacker’lar, eleştirmenler, troller ve benzerleri) daha fazla görünür hâle geliyor. Bu müdahale ortamında kriz temsiliyet mücadelelerinin merkezine yerleşirken, anlam bu temsillerin karşılaşma ve çatışmalarından doğuyor.
Söylem, Katılım ve Algoritmalar
Dijitalleşmeyle birlikte bilgi akışının hızlanması ve ağ yapılarının gelişmesi retoriksel arenanın sınırlarını genişletti. Bir zamanlar yalnızca gazetecilerin ve resmi sözcülerin şekillendirdiği alan artık herkesin katılım gösterebildiği geniş bir retorik alana dönüşmüş durumda. Her birey potansiyel bir haber kaynağı, her paylaşım ayrı bir açıklama, her yorum yeni bir karşı anlatı. Bu çoğulluk iletişimi daha karmaşık hâle getirse de katılımı ve çeşitliliği artıran yeni bir alan açmakta.
Bu noktada sosyal medya platformları etkileşimin yönünü ve hızını belirleyen kritik aktörler olarak öne çıkıyor. Her aktör kendi söylemini üretirken, algoritmalar hangi anlatının nasıl ve hangi hızda yayılacağını belirleyerek sürecin güçlü düzenleyicileri hâline geliyor. İçerik akışında eşik bekçiliği işlevi gören bu algoritmalar krizleri kimin anlattığı kadar anlatının kimlere ve hangi koşullarda ulaştığını da belirliyor.
Bu çoğulcu yapının sunduğu ifade olanakları bir yandan demokratik katılımı artırırken diğer yandan söylemlerin makul, nesnel ve doğrulanabilir olup olmadığını sorgulamayı da zorunlu kılıyor. Çünkü artık kriz söylemleri kurumsal aktörlerin açıklamalarının dışındaki bireysel deneyimler, alternatif bilgi kaynakları ve algoritmaların belirlediği önceliklerle şekilleniyor. Bu durum kriz algısını çok daha karmaşık kılıyor ve zaman zaman manipülasyona açık bir hâle getirebiliyor.
Dijital Eşitsizlik ve Retoriksel Temsilin Sınırları
Müdahaleler toplumunda krizler çoksesliliğin yanı sıra görünürlüğün, temsil gücünün ve anlam üzerindeki etkilerin de yeniden dağıldığı bir dinamiğe dönüşüyor.
Dijitalleşmenin toplumdaki tüm bireylerin kamusal tartışmalara ve sosyal etkileşimlere katılımını mümkün kıldığı yönündeki iddiaların yanı sıra dijital bölünme, bireylerin teknolojik erişim eksikliği, dijital okuryazarlık konusundaki eksiklik ve sansür gibi engeller nedeniyle retoriksel arenaya katılımını sınırlamakta ve kamusal söylemde temsil eşitsizlikleri yaratmakta. Bir arenada var olmak yalnızca fiziksel veya sembolik bir mevcudiyet sergilemek değil aynı zamanda ses sahibi olmak, söylem üretmek ve bu söylemi etkin bir biçimde dolaşıma sokmak anlamına geliyor. Ancak tüm aktörlerin bu süreçte eşit bir şekilde temsil edildiği söylenemez.
Retoriksel arena, güç ilişkileri, medya erişimi ve sermaye türleri tarafından şekillendiriliyor. Bu çerçevede dijital eşitsizlik hem bireylerin söylem üretme kapasitesini sınırlayan bir faktör hem de makro düzeyde hangi seslerin baskın hâle geleceğini belirleyen yapısal bir unsur olarak daha açık biçimde ifade edilebilir. Bu durum bazı grupların dijital alanda daha görünür olmasını sağlarken diğerlerinin seslerini duyurma, karar alma süreçlerine katılma ve kendilerini temsil etme olanaklarını kısıtlıyor. Dolayısıyla dijital platformların demokratik potansiyeline rağmen erişim, beceri ve temsil alanlarındaki eşitsizlikler arenadaki güç dengelerini yeniden üretiyor.
Dijital erişimi olmayan veya dijital okuryazarlık düzeyi düşük bireyler dijital retoriksel arenada doğrudan görünürlük kazanmakta zorlanırken, makro düzeyde belirli koşullar altında (aracılı söylem üretimi, temsiliyet ya da fiziksel kamusal eylemlerin dijital ortama taşınması/yansıtılması gibi mekanizmalar aracılığıyla) kısıtlı bir görünürlük elde edebilir. Ancak bu görünürlük genellikle dolaylıdır ve mevcut güç dinamikleri içindeki konumlanmalarıyla yakından ilişkilidir. Dolayısıyla bu temsil biçimi çoğu zaman yeterince güçlü değil.
Dijital eşitsizliğe maruz kalan gruplar ancak hegemonik söylemlerle kesişim noktaları yakaladıklarında veya toplumsal kriz anlarında dikkat çekebildiklerinde makro düzeyde görünür hâle gelebilir. Bu durum onların söylemlerinin koşullu ve geçici bir şekilde temsil edilmesine yol açar. Mikro düzeyde ise dijital eşitsizlik, bireylerin retoriksel arenadaki doğrudan katılımını engelleyerek bir tür söylemsel görünmezlik yaratır. Bu durum özellikle kriz anlarında veya anlam inşa süreçlerinde bu grupların seslerinin duyulmamasına neden olabilir.
Tüm bu durumlar dijital eşitsizliğin teknik bir meseleyle sınırlı olmadığını, toplumsal ve politik güç ilişkilerini yeniden üreten yapısal bir sorun niteliği taşıdığını gösteriyor. Bu nedenle, retoriksel arenada yer alabilmek ve görünür olabilmek için dijital ve fiziksel kamusal alanlara erişimi artıracak, temsili güçlendirecek stratejilere ihtiyaç var. Temsiliyetin her düzeyde daha adil gerçekleştiği bir iletişim ortamı kurmak mümkün, ancak bunun için önce “Kim konuşabiliyor?” sorusunu ciddiyetle sormak gerekiyor.
Ağlar, İletişim ve Gürültü
Sosyal medya ekosisteminin bilginin dolaşımı üzerindeki etkisini ve sosyal ağların dinamiklerini analiz ederken, Shannon ve Weaver’ın iletişim modelindeki “gürültü” kavramını yeniden yorumlamak gerekiyor. Klasik model gürültüyü genellikle mesajın bütünlüğünü bozan bir unsur olarak ele alsa da sosyal medya bağlamında gürültü, anlamın müzakere edildiği ve yeniden inşa edildiği bir sürecin parçası olarak değerlendirilebilir. İletişim, mesajın açık bir şekilde iletilmesini sağlamakla birlikte, gürültünün bu mesajı nasıl etkilediğini ve içeriğini nasıl dönüştürdüğünü de anlamayı gerektirir. Dezenformasyon ve kutuplaşma gibi olgular da bu kapsamda ele alınabilir.
Dijitalleşmeyle birlikte gürültü kavramı form değiştirerek çok daha farklı bir çerçeveye oturdu. Bu nedenle, gürültüyü iletişimi bozan bir unsur olarak değil iletişimin ve retoriksel arenanın bir parçası olarak değerlendirmek gerekiyor. Özellikle sosyal medyada kriz anlarında yayılan bilgiler çeşitli bireyler ve kurumlar tarafından üretilerek bilginin demokratikleşmesine katkı sağlarken aynı zamanda bilgi kaosu yaratabilir. Etkin bir anlam aktarımı sağlamak adına, bu karmaşıklığın –en azından geçici bir süreliğine– etkisinin azaltılması önem taşıyor. Bu bağlamda gürültünün tamamen ortadan kaldırılması mümkün değil; çünkü anlam bu dinamik yapı içinde şekilleniyor ve iletişim sürecinin temel bir unsuru olarak varlığını sürdürüyor.
Ağ toplumu kavramı iletişimin ve bilginin artık hiyerarşik değil dağınık ve çokkatmanlı ağlar üzerinden aktığını öne sürer. Önceden iletişim belirli otoriteler (devlet, medya, akademi, büyük şirketler) tarafından yönlendirilirken günümüzde sosyal medya ve dijital ağlar sayesinde herkes içerik üretebilen ve bunu dolaşıma sokabilen bir katılımcı konumuna geldi. Bu durum neyin gürültü olduğu sorusunun artık merkezi bir otorite tarafından belirlenemeyeceğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla iletişim ve gürültü arasındaki sınırlar bulanıklaşmış durumda. Modern bilgi ve ağ toplumunda bilgi ile gürültü arasındaki ayrım daha akışkan hâle geldi ve bu da iletişimin doğasını değiştirdi.
İnternetin sunduğu geniş bilgi havuzu içinde yanlış veya yanıltıcı bilgiler de hızla yayılıyor. Bu bağlamda, bilgiye ulaşmak isteyen kişiler yoğun ve çokkatmanlı akış içinde kendi seçtikleri anlamları oluştururken klasik gürültü kavramı yerini “ilgi alanı dışı bilgi”, “önemsenmeyen veri” veya “algısal filtreleme” gibi yeni süreçlere bıraktı. Hangi bilginin değerli, hangi bilginin “gürültü” olduğu meselesi teknik, politik ve etik boyutlara sahip bir tartışma. Bilginin hiyerarşisinin kırılması, ağ toplumunda çoğu kişinin (özellikle dijital eşitsizlik göz önünde bulundurulduğunda) retoriksel arenada yer alabilmesini sağladı. Sonuç olarak, iletişimi düzenleyen temel faktör artık mesajın doğruluğu veya bozulması değil bireylerin hangi bilgiyi seçerek işlediği ve nasıl bir anlam evreni inşa ettiği hâline geldi.
Dijitalleşmeyle birlikte bilgi artık her yerde ve her an erişilebilir durumda. Bu noktada, kritik okuma, bağlamsal okuryazarlık, metinlerarası ilişki kurma, bilgiyi kategorize etme ve medya okuryazarlığı giderek daha önemli hâle geliyor. Hangi bilginin gürültü, hangi bilginin anlamlı olduğu, bireylerin ve toplumların eleştirel düşünme yeteneğiyle belirleniyor. Bireylerin, iletişim süreçlerinde bağlamı gözeterek içerikleri değerlendirmesi ve bu dinamik bilgi ekosisteminde doğru anlamlar inşa ederek konum alması günümüzde kritik bir beceri olarak öne çıkıyor.
Bir sonraki metinde, markaların politik ve toplumsal meselelere nasıl konumlandığını, tüketici aktivizminin retoriksel arenayı nasıl dönüştürdüğünü ve iletişim profesyonellerinin bu çokkatmanlı zeminde nasıl yön bulabileceğini tartışacağız.
1. 1986 yılında gerçekleşen Çernobil nükleer felaketi gibi mega krizler kriz iletişimi alanında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu olay sırasında yaşanan ciddi iletişim eksiklikleri modern kriz yönetimi ve iletişim stratejilerinin temellerini şekillendirmiştir. Çernobil sonrasında, büyük ölçekli krizlerin iletişim boyutları ayrı bir akademik disiplin olarak ön plana çıkmış, bu kapsamda risk algısı ve yönetimi konuları daha sistematik bir şekilde ele alınmaya başlanmıştır.
2. Bu bölüm, Frandsen ve Johansen’in “kriz toplumu”na dair iletişimsel ve sosyolojik yaklaşımlarını temel alan bir çerçeveleme doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Bkz. Finn Frandsen ve Winni Johansen, Organizational Crisis Communication: A Multivocal Approach (California: SAGE Publications, 2017).
3. Türkiye’de her kriz bir sistem testine dönüşürken, hangi değerlerin gerçekten yerleşik olduğu sorusu hâlâ tartışmalı bir mesele olmaya devam ediyor.
4. Bu yeni ortamda, Moore ve Seymour’un “kobra teknolojisi” olarak tanımladığı kavram sosyal medya gibi dijital ağlar aracılığıyla ani ve hedefe yönelik eleştirel müdahalelerin kurumların güç dengelerinde sarsıcı etkiler yaratabildiğini göstermektedir. Tek bir yorum ya da paylaşım kısa sürede geniş kitlelere ulaşarak ciddi itibar krizlerine dönüşebilir. Artık güç yalnızca büyük kurumların elinde veya tek merkezde toplanmış değil, sosyal medya ağlarında yatay biçimde dağılmış durumda.
Kaynakça
Simon Moore ve Mike Seymour, Global Technology and Corporate Crisis: Strategies, Planning and Communication in the Information Age (Oxfordshire: Routledge, 2005).
Claude E. Shannon ve Warren Weaver, The Mathematical Theory of Communication (Illinois: The University of Illinois Press, 1971).
