Bir fikir, paylaşıldığı veya yayımlandığı anda retoriksel arenaya dahil olur; yalnızca üreticisinin söylemine değil, ona yönelen her sesin müdahalesine açıktır. Yorumlanır, tartışılır, bağlamlar arasında yeniden şekillenir. Anlamını ona yönelen her sesle birlikte yeniden kurar. Bu çoksesliliği temel alan retoriksel arena teorisi, krizleri nesnel bir olgudan ziyade toplumsal olarak inşa edilen, mücadeleyle biçimlenen bir söylemsel alan olarak kavramamıza yardımcı olur.
***
Krizleri yalnızca ne zaman ortaya çıktıkları ya da hangi sonuçlara yol açtıkları üzerinden değerlendirmek eksik bir okuma ve analiz olur. Krizler müzakereye açık anlatılardır ancak bu açıklık, kriz türüne ve bağlamına göre daralabilir ya da şekil değiştirebilir.
Bu nedenle, bu metinde kriz kavramını toplumsal olarak inşa edilen süreçler biçiminde ele alacağız. Sosyal inşa perspektifi, toplumsal gerçekliğin dil aracılığıyla kurulduğunu öne sürer (Berger ve Luckmann, 2009). Bu yaklaşımdan hareketle krizleri yalnızca ani ve beklenmedik olaylar olarak değil, geçmişten bugüne taşınan söylemlerin, güç ilişkilerinin ve paydaşlar arası etkileşimlerin etkisiyle sürekli olarak yeniden inşa edilen olgular olarak düşünmek gerekir. Dolayısıyla kriz iletişimi sadece bilgi aktarmakla sınırlı kalmaz; anlam kurmak, bu anlamı çerçevelemek ve söz konusu çerçeve üzerinde söylemsel üstünlük kurmak da sürecin bir parçasıdır. En temelde ise “krizin ne olduğu” sorunsalı etrafında şekillenen bir anlam mücadelesi yer alır.
Bugün sormamız gereken temel sorular şunlardır: Bir kriz tam olarak ne anlama gelir? Kriz anlarında hangi aktörler sahneye çıkar? Kim konuşur, kimin sesi duyulur? Ve belki de en kritik olan soru: Anlatıyı kim şekillendirir? Retoriksel arenada bireyler olarak nerede dururuz: Sesi olan aktif katılımcılar mıyız yoksa algoritmaların sunduğu söylemlerin pasif tüketicileri mi?
Günümüzde #MeToo hareketi, sistematik ırkçılığa karşı mücadeleler, çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık talepleri, pandemiler, dijital güvenlik tehditleri, ekonomik krizler, afetler, toplumsal cinsiyet temelli şiddet gibi pek çok mesele bu çoksesli arenaya dahil olarak farklı aktörlerin müdahaleleriyle tartışılmakta ve söylemler aracılığıyla şekillenmektedir. Bu nedenle, retoriksel arena teorisinin krizleri anlamlandırmadaki metodolojik yaklaşımı, akademik bir merakın ötesinde, günümüzün iletişim pratiklerini ve toplumsal gerçeklik inşasını daha derinlemesine kavrayabilmemiz için dikkate alınması gereken bir çerçeve sunmaktadır.
Tüm bu kuramsal çerçeve bize ne kazandırır? Retoriksel arenaya dair bu çokkatmanlı bakış açısı yalnızca bir teorik perspektif sunmakla kalmaz, krizlerin nasıl biçimlendiğini, hangi toplumsal gerilimlerle iç içe geçtiğini ve farklı aktörlerin bu süreçlerde nasıl konumlandığını anlamamıza da yardımcı olur. Ortak anlam yaratımı perspektifinin yalnızca soyut bir kuramsal iddia olarak kalmaması için bu sürecin toplumsal dinamikler içinde, somut etkileşimler ve müzakere pratikleri üzerinden incelenmesi büyük önem taşıyor. Nitekim bu doğrultuda yapılan çalışmalar kriz bağlamında anlamın nasıl üretildiğini, hangi ilişkisel konumlanmalarla dönüştüğünü ve toplumsal yapıların bu dönüşümle nasıl yeniden şekillendiğini ortaya koyarak her geçen gün çoğalmaktadır.
Retoriksel Arena Teorisi: Kavramsal Çerçeve
Finn Frandsen ve Winni Johansen (2017) tarafından geliştirilen retoriksel arena teorisi (RAT), bir kriz gerçekleştiğinde sosyal bir alanın açıldığı varsayımına dayanır. Bu alan geçmişle, birbiriyle veya birbiri hakkında iletişim kurmaya başlayan çoklu seslerden oluşan bir etkileşim ağıdır. Dolayısıyla retorik arenada kurumlar, resmi sözcüler ya da medya aktörleri tek başına belirleyici olmaktan çıkar; tüm aktörler –bireylerden sivil toplum temsilcilerine kadar– kendi söylemlerini üreterek kriz iletişiminin çokkatmanlı yapısını oluşturur.
RAT, kriz iletişimi sürecini makro ve mikro olmak üzere iki tamamlayıcı perspektiften değerlendirmektedir. Arenanın kendisi yani bütün iletişim süreci olarak nitelenen makro model, kriz sürecindeki kurumsal ya da kurumsal olmayan sesleri içermekte ve bu sesler arasındaki etkileşime dair analitik ve pratik bir genel bakış sağlamaktadır. Mikro model bireysel iletişim süreçlerine odaklanmakta ve kriz iletişimi sürecini bağlam, medya, tür ve metin açısından neyin karakterize ettiğini göstermektedir (Frandsen & Johansen, 2017: 148).
Kriz iletişimi sadece mesajların dolaşıma girdiği bir süreç değil, anlamın, rol beklentilerinin ve stratejik konumlanmaların karşılıklı üretildiği bir etkileşim alanı olarak değerlendirilebilir. İletişim burada sadece bilgi iletimi değil bedensel ifadeler, görseller, simgeler ve dil aracılığıyla anlam yaratma sürecidir. Her sesin –ister bir birey, ister bir kurum, ister anonim bir kullanıcı olsun– bu arenada bir çıkarı, yorumu, stratejisi ve iletişim tarzı vardır. Kriz anlarında kurulan her cümle, paylaşılan her görsel, kullanılan her sembol bir pozisyon alır, bir bağlam kurar.
Bu çoksesli yapı, stratejik etkileşimlerin sürekli yeniden konumlandığı dinamik bir oyun alanı gibi işler. Aktörler birbirinin hamlesini öngörmeye çalışır; kimi zaman işbirliği kurar, kimi zaman açık bir çatışmaya girer. Eğer bu oyunu anlamak, etkileşim kalıplarını çözümlemek istiyorsak çoksesli yapıyı dikkate almak artık bir zorunluluktur.
Arena ve Ses Metaforu
RAT, kriz iletişimini iki temel metafor üzerinden kavramsallaştırır: arena ve ses.
Arena metaforu krizlerde yalnızca krizin nasıl yorumlanacağına değil, aynı zamanda nasıl ele alınacağına dair aktörler arasındaki süregelen mücadeleyi vurgular. Arena, kriz anlarında açılan ve farklı aktörlerin bir araya geldiği sosyal bir alandır. Bu alanda aktörler arasında diyalog gelişebileceği gibi, çatışma ve rekabet de kaçınılmazdır. Bu bağlamda arena hem agonistik hem antagonistik söylem biçimlerini barındıran bir mücadele alanı olarak düşünülmelidir.
Çoklu retorik arenalar bağlamında sosyal medya, kriz dönemlerinde farklı aktörlerin seslerini duyurabildiği “alt arenalar” yaratır. Kriz iletişimcileri, retoriksel arenada bilgi sağlayıcı (örneğin ana sayfalara veya haber sitelerine bağlantılar veya deneyimlerin birinci elden anlatımları), eleştirmen (kurumu ve/veya kriz yanıtlarını eleştirenler) ya da destekçi (kurumu övenler) rolleri üstlenerek farklı konumlarda varlık gösterebilir (Coombs & Holladay, 2014: 44).1
Alt arenalardaki sesleri duyabilmek, analiz edebilmek ve imkân dahilindeyse bu seslerin birbiriyle kurduğu (ya da kuramadığı) ilişkiyi gözlemleyebilmek, krizin farklı aktörler tarafından nasıl deneyimlendiğini ve yorumlandığını görmemizi sağlar. Böylelikle toplumsal dinamikleri daha kapsamlı bir biçimde kavrayabiliriz.
Ses metaforu ise krize dair fikir üreten aktörleri ifade eder. Medya, kurumlar, bireyler, politikacılar ya da aktivistler gibi üçüncü taraflar bu seslerin başlıca kaynakları arasında yer alır. Sesler arasındaki iletişim, bu aktörlerin sahip olduğu ekonomik, siyasi ve sembolik sermayeye, ayrıca nüfuzlarına, ağlarına ve medyaya erişimlerine göre farklılık gösterir. Dolayısıyla anlam eşit şekilde inşa edilmez.
Neden Arena Metaforu?
Bu kuramsal çerçevede “arena” kavramının tercih edilmesi tesadüfi değildir. Geleneksel anlamda “forum” ya da “agora” gibi kavramlar kamusal müzakerenin daha dengeli, rasyonel ve kapsayıcı bir zeminde gerçekleştiğini varsayar. Oysa çağdaş kriz iletişimi bağlamında şekillenen dijital ortamlar çoğunlukla sert söylemsel çatışmaların, kutuplaşmanın ve hegemonik mücadelelerin yaşandığı alanlara dönüşmektedir. Arena bu yönüyle simgesel ve söylemsel çatışmaların, güç ilişkilerinin görünür hâle geldiği ve meşruiyet savaşlarının verildiği bir sahne olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla “arena” terimi içinde barındırdığı rekabetçi, mücadeleci ve çoğu zaman eşitlikten uzak dinamikler nedeniyle kriz anlarındaki toplumsal iletişimi ve anlam müzakeresini betimlemede daha açıklayıcı bir kuramsal araç sunmaktadır.
Bağlam Değiştikçe Anlam da Değişir
Bir krizi yalnızca içeriği üzerinden değil, o içeriğin üretildiği ve alımlandığı bağlam üzerinden de düşünmek gerekir. Her kriz bağlamı kültürel kodlar, toplumsal koşullar, dijital platformların işleyişi ve kullanıcıların bu platformlarla kurduğu etkileşim biçimleri (yani içeriğe nasıl eriştikleri, onu nasıl yorumladıkları ve yaydıkları) üzerinden şekillenir. Bu nedenle aynı kriz farklı gruplar tarafından farklı biçimlerde algılanabilir, anlamlandırılabilir, yorumlanabilir ve yeniden çerçevelenebilir. Anlam sabit değildir; bağlamla birlikte değişir, çoğalır, dönüşür.
Bu nedenle kurumlar çoklu algıları tamamen kontrol etmeye çalışmak yerine bu çoksesliliği tanımayı, dinlemeyi ve anlamın sürekli dönüşümünü takip etmeyi öğrenmek zorundadır. Ancak bu farkındalıkla krizlere karşı daha esnek, duyarlı ve uyumlu iletişim stratejileri geliştirilebilir.
Terminolojik Kontrol
Kriz durumlarında hangi sesin öne çıkacağı kadar hangi kavramlarla konuşulduğu da belirleyicidir. Terimlerin seçimi bir krizin sınırlarını çizer; neyin kriz olarak tanımlandığını, neyin göz ardı edildiğini belirler. Söylemsel mücadelenin önemli boyutlarından biri olan “terminolojik kontrol” tam da bu noktada devreye girer.
Terminolojik kontrol belirli isimlendirmeler ve çerçevelendirmeler yoluyla toplumsal söylemin inşasında kritik rol oynar. Krize müdahil aktörler yalnızca krizi nasıl yorumlayacakları değil, onu nasıl ele alacakları konusunda da mücadele içindedir. Her aktör kriz söylemini kendi perspektiflerinden çerçevelendirerek anlamlandırma süreçlerini şekillendirmektedir.
Tercih edilen kelimeler, metaforlar, çerçeveler ve etiketler üzerinden kriz sahnesi yeniden kurulur. Terimler değiştikçe anlam değişir; anlam değiştikçe toplumun tepkisi, devletin refleksi, medyanın yaklaşımı da farklılaşır. Terminolojik kontrol bu açıdan yalnızca kelimelerle değil güçle de ilgili bir meseledir. Özellikle siyasi aktörler bu gücü kullandığında toplumun krizi nasıl anlamlandıracağı da büyük ölçüde bu çerçeveler üzerinden şekillenir.
Sahne Önü ve Sahne Arkası
Erving Goffman’a göre (1959) sahne önü, bireylerin toplum önünde sergilediği resmi ve kontrollü benliktir. Sahne arkası ise daha rahat oldukları, kimliklerini daha az sansürledikleri alandır. Sosyal medyada kullanıcılar özel hesaplarında (kendi sosyal medya profillerinde) sahne arkası bir alan oluştururken, kamu kurumlarının sayfalarına yorum yaptıklarında ya da tartışmalı konulara dair kamusal mecralarda gerçekleştirdikleri paylaşımlarda sahne önüne çıkmaktadır.
Bu iki alan arasında gerçekleşen geçiş, bireylerin kendilerini ifade etme biçimlerini etkilerken, retoriksel arenada kriz iletişiminin içeriğini ve biçimlenişini de etkiler. Her sahne farklı izleyici toplulukları, güç dengeleri ve anlam üretme pratikleriyle çevrelendiğinde iletişim stratejileri de bu koşullara göre yeniden yapılandırılır.
Arenaya Müdahale: Sansür
Yeni iletişim düzeninin bir başka yüzü daha vardır: Sansür. Arenaya müdahale çoğu zaman sansür üzerinden gerçekleşir.
KeepItOn’un 2018 raporuna göre, kriz anlarında uygulanan internet sansürü bilgi akışında ciddi boşluklar yaratır. Bu boşluklar çoğunlukla spekülasyon ve yanlış bilgiyle dolar. Hükümetler bu sansürü genellikle “kamu güvenliği” ya da “nefret söylemini önleme” gerekçesiyle uygulasa da sonuçta toplulukların doğru bilgiye erişimi kısıtlanır ve dezenformasyon daha hızlı yayılır.
İnternet sansürü kriz anlarında sosyal medyadaki retoriksel arenayı derinden etkileyen karmaşık bir müdahale biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sansür uygulamaları bir yandan resmi söylemin tekelleşmesine ve karşıt seslerin marjinalleşmesine yol açarken, diğer yandan bilgi boşluğunun yarattığı belirsizlik ortamında komplo teorilerinin ve dezenformasyonun yayılmasını hızlandırmaktadır. Sansür uygulamaları arenanın temelini oluşturan karşılaşma imkânını ortadan kaldırarak çoğul sesleri tekil bir söyleme indirgemekte ve müzakere zeminini yok etmektedir. Aslında arenanın kendisine müdahale ederek onun yerine bambaşka bir iletişimsel form yaratmaktadır. Bu dönüşümle birlikte sansür yalnızca geçici bir erişim engeli olmaktan çıkmakta, retoriksel arenanın varlığını tehdit eden, daha derin ve yapısal bir değişim aracına dönüşmektedir. Fakat sivil toplumun örgütlenme kapasitesini ve toplumsal hareketlerin koordinasyon yeteneğini zayıflatmaya çalışan bu müdahale, paradoksal bir biçimde alternatif platformların ortaya çıkması, yeni ifade olanaklarının oluşturulması, yaratıcı ifade biçimlerinin gelişmesi gibi yeni direniş mekanizmalarının doğmasına da zemin hazırlamaktadır.
Toplumsal Krizlerde İletişim Alanı: Agonistik Bir Perspektif
RAT, kriz iletişimini çoksesli ve agonistik bir sosyal alan olarak tanımlasa da bu alandaki tüm aktörler her zaman diyalog kurmak niyetinde değildir. Bazı söylemler tamamen karşıt (antagonistik) bir pozisyonda yer alırken, bazıları rekabetçi ama meşru bir tartışma ortamında (agonistik) varlığını sürdürebilir. Bu bağlamda, kuramın antagonistik ve agonistik unsurları birlikte ele alması, kriz iletişiminin tamamen uzlaşmacı bir süreç olmadığını ve çatışmaların yönetilmesi gereken bir unsur olduğunu gösterir. Kriz süreçlerinde bazı aktörler tamamen karşıt bir söylem geliştirirken bazıları tartışmaya daha açık olabilir. Önemli olan, bu söylemlerin kriz iletişiminde nasıl dönüşebileceği ve yönetilebileceğidir.
Elbette, eğer bilgi ve görüşler evrensel düzeyde ortak bir paydada buluşabilseydi retorik stratejilere ihtiyaç duyulmazdı. Toplumsal, kültürel ve bireysel farklılıklar düşünsel çeşitliliği kaçınılmaz kılar ve bu da ikna edici iletişimi zorunlu hâle getirir. Bu bağlamda, görüş ayrılıklarını antagonistik bir kutuplaşma alanı olarak değil agonistik bir müzakere zemini olarak ele almak, demokratik tartışma kültürünün sürdürülebilirliği açısından daha yapıcı bir yaklaşımdır. Farklı bakış açılarını demokratik kamusal alanın temel unsuru olarak kabul eden bu anlayış, çatışmayı ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onu verimli ve katılımcı bir şekilde yönetmeyi amaçlar.
Sosyal medya platformları ise bu müzakereyi hem daha demokratik hem de daha karmaşık bir hâle getirmektedir. Katılım imkânları dijital eşitsizlikler ve algoritmalarla sınırlansa da geniş kitlelerin seslerini çıkarabildikleri bu dijital alan, yeni etkileşim şemalarının da sahnesidir. Bilgi paylaşımı, dayanışma, hesap sorma, aktivizm ve arabuluculuk gibi eylemler, krizlerin yalnızca içerik üzerinden değil, aktörlerin birbirleriyle ilişkilenme biçimleri üzerinden de nasıl şekillendiğini gösterir.
Ancak bu çoğulcu potansiyel her zaman diyaloğa ve uzlaşma arayışına dayalı bir iletişimi beraberinde getirmez. Özellikle kutuplaşmanın derinleştiği dönemlerde –kriz anlarında ya da toplumsal gerilimlerin arttığı zamanlarda– etkileşimler daha sert ve dışlayıcı bir karakter kazanabilir. Bu noktada Goffman’ın “sahne önü” kavramı işlevsel bir analoji sunar. Antagonistik bir söylem ortamında bu sahne ortaklaşmaz; taraflar aynı sahnede görünmez, birbirine hitap etmez, dolayısıyla birlikte sürdürülebilecek asgari bir iletişim zemini oluşturulamaz. Bu durumda süreç, karşılıklı tanınmaya dayalı agonistik bir mücadele olmaktan çıkar; artık aktörler yalnızca kendi yankı odalarında performans sergilerken, karşı tarafı sahne dışı bir düşman olarak tanımlar. Bu tür bir yapıda söylem, diyalog kurmak yerine hegemonya kurma aracına dönüşür. Kriz anlarında daha da keskinleşen bu durum, toplumsal aktörlerin birbirini anlamlandırma kapasitesini ciddi ölçüde sınırlar.
Özellikle Türkiye gibi kutuplaşmanın yoğun olduğu toplumlarda, ortak bir simgesel düzen kurulamaması ve ortak anlamlar üretilememesi kriz anlarında ciddi bir iletişim kopukluğuna yol açmaktadır. Toplumun farklı kesimleri aynı olayı bütünüyle farklı terimlerle tanımlamakta, farklı tarihsel referanslara, değer sistemlerine ve duygusal çağrışıma dayalı çerçeveler kurmaktadır. Bu ortak zemin eksikliği ise uzlaşma ihtimalini azaltmakta ve karşı tarafı yalnızca farklı değil tehdit olarak görmeye neden olmaktadır.
Böylesi bir ortamda toplumsal iletişim düzeninin yapısal olarak çoğulculuğu teşvik etmesi daha da hayati hâle gelmektedir. Devlet kurumlarından medyaya, bireylerden sivil toplum aktörlerine kadar uzanan bu düzen, farklı görüşlerin ifade edilebildiği ve eşit söz hakkına dayalı diyalog mekanizmalarının geliştirilebildiği çoğulcu bir iletişim zemini sunmalıdır.
Metni Tamamlarken
Bu metnin amacı, retoriksel arena teorisine dair bir açıklama sunmanın ötesinde, içinde yaşadığımız çağın kriz söylemlerine ve anlatılarına dair bir farkındalık yaratmak ve okurun bu söylemler içerisindeki konumunu yeniden düşünmesini sağlamak. Çünkü krizler artık yalnızca meydana gelmiyor; aynı zamanda anlatılıyor, dolaşıma giriyor, araçsallaştırılıyor ve toplumsal belleğe kazınıyorlar.
Bir sonraki metinde, “müdahaleler toplumu”nun dinamikleri üzerinden bu yapısal dönüşümün izini sürecek; dijital eşitsizliğin, ağ temelli iletişim biçimlerinin ve “gürültü” unsurunun kriz anlarında retoriksel arenayı nasıl dönüştürdüğünü inceleyeceğiz .
1. Retoriksel arenada makul yaklaşımların yanı sıra gerçekliğe isabetsiz yorumlar ve subjektif değerlendirmeler de yer alabilmektedir. Bazı kullanıcılar “bilgi aracılığı” motivasyonuyla hareket ederek doğru bilgi yayma amacıyla içerik paylaşmaktadır. Ancak doğru bilginin subjektif algılara bağlı olması bireylerin kendi doğrularını mutlak kabul etmelerine ve bu doğrular çerçevesinde bilgi yaymalarına neden olabilir.
Kaynakça
Peter L. Berger ve Thomas Luckmann, Gerçekliğin Sosyal İnşası: Bir Bilgi Sosyolojisi İncelemesi, çev. Vefa Saygın Öğütle (İstanbul: Paradigma Yayınları, 2008).
W. Timothy Coombs ve Sherry J. Holladay, “How Publics React to Crisis Communication Efforts: Comparing Crisis Response Reactions Across Sub-Arenas”, Journal of Communication Management 18/1: 40–57.
Finn Frandsen ve Winni Johansen, Organizational Crisis Communication: A Multivocal Approach (California: SAGE Publications, 2017).
Erving Goffman, The Presentation of Self in Everyday Life (Edinburgh: University of Edinburgh, Social Sciences Research Centre, 1956).
Berhan Taye ve Access Now, The State of Internet Shutdowns Around the World: The 2018 #KeepItOn Report, 2019.
