Kozmik Zarafet
Mimarlık-Felsefe Sürekliliği
ve Hayatiyet
Sanat yapıtlarının hayatiyeti, mutlak demokrasi, hemzemin mevcudiyet, dalgalanan kuvvelerin oyunu: Bunlar Gökhan Kodalak’ın kavramsallaştırdığı konulardan yalnızca birkaçı. Bir metninde, “sanat yapıtı veya mimari eser ortaya koyduğu kuvvelerin yeğinliği ölçüsünde duyunun topolojisini değiştirir” diyor.1 Fakat yalnızca bir sanat eseri veya bina değil, bir düşünür veya metin de yeni imkân alanları açabilir, etkileşimin repertuarını genişletebilir. Mimarlığı Kodalak’ın geliştirdiği kavramlarla düşünmenin zihin açıcı, insanın muhayyilesinin sınırlarını genişleten bir yanı var. Bu nedenle söz konusu kavramları daha da açmak, çevrelerinde dolaşmak ve belki de onlarla hemhâl olmak gerekiyor ki hayata yeni bir duyum kazandırmak mümkün olabilsin.
Bu diyalog mimarlık ve düşünce arasında yeni güzergâhlar arayan bir dersin çatkısını oluştururken ortaya çıktı. Benim İstanbul’dan e-posta yoluyla sorduğum sorulara Kodalak’ın New York’tan verdiği yanıtlar vasıtasıyla diyalog derinleşti. Bizim düşünsel dalgalanmalarımıza Burcu Nimet Dumlu’nun tasarladığı bir görselle Tokyo’dan iştirak etmesiyle diyalog genişledi. Böylece üç farklı kenti ve zihni katederek yerel sınırları aşan, sözden yazıya, yazıdan görsele, düşünceden düşünceye akan ucu açık bir diyalog dizisi kendi hayatiyetini kazandı.
—Büşra Dilaveroğlu
*
Büşra Dilaveroğlu: Mimarlık ve felsefe ilişkisiyle başlamak istiyorum. Elizabeth Grosz’la yaptığınız söyleşide mimarlık ve felsefe arasında kabul gören epistemolojik bir çatallanmadan bahsediyorsunuz.2 Grosz bu iki disiplinin bilimsel arka planlarının farklı kurulması ve geliştirilmesi bağlamında farklı yöntemleri olduğundan bahsediyor. Mimarlık ve felsefe, Grosz’a göre, devamlılık içermiyor ancak belirli noktalarda ortaklaşabiliyor. Bu konuda Grosz’un haklı olduğu bir boyut var. Mimarlık bilgi alanı ne denli farklı düşünsel birikimlerden beslenirse beslensin, tasarım pratiği arazi koşulları, manzara, rant, arsa sahipleri ve verili yasalar gibi pek çok gerçekliği sentezleyen bir inşaat alanı olarak ortaya çıkıyor ve bu süreç de kendi yöntemlerini dayatıyor. Bu yöntemler mimarlığın düşünsel olarak ideal kabul ettiği kalıplar ile uygulama aşamaları arasında yarıklar oluşturuyor. Örneğin filozof Jacques Derrida ile mimar Bernard Tschumi’nin işbirliğiyle tasarlanan Parc de la Villette (1982–1998) projesini hatırlayalım. Anlamın reddini ve yapılar ile kullanıcıların etkileşiminin ortaya çıkardığı sonsuz ilişkisel olanakları ele alarak tasarlanan ve inşa edilen bu park, sonuçta yapı bozumcu anlamların ikonuna dönüşmüş gibi görünüyor. Anlamın reddinin bile bir anlama iliştirildiği ve bu tür çatallanmaların mimarlık çevrelerinde norm hâline geldiği bir düzenekte, mimarlığı kendine özgü geleneklere sahip sistematik bir düşünme biçimi olan felsefeyle birlikte düşünmek ne anlama geliyor ve bir mimar olarak size nasıl olanaklar açıyor?
Gökhan Kodalak: Felsefe ve mimarlığı dünya kurucu bir sürekliliğin iki veçhesi olarak görüyorum. Elizabeth Grosz çok değer verdiğim bir düşünür fakat mimarlık ve felsefeyi birbirinin dışında konumlandırmasına itirazım var. Düşünme ve inşa eylemlerini birbirinden kopuk tahayyül ederek yola koyulursak, aralarındaki farazi uçurumu aşmak için hayali köprüler diker dururuz. Teori ve pratik arasındaki içkinliğin üzerini örteriz. Akıl ve maddeyi birbirine yabancılaştırırız. İnşai kuvvelerimizin düşünceyle teması ister istemez güdükleşir. Düşünsel kuvvelerimizin inşai pratiklerle iletişimi giderek körelir. Oysaki, ana akım dünya görüşlerimize epeydir sinmiş olsalar da, bu akıl-madde, düşünce-beden, teori-pratik gibi çatallanma tahayyüllerine mahkûm değiliz. Çünkü düşünme eylemi akla olduğu kadar maddenin inşai sürekliliğine de içkin. İnşa etmeyen düşünce olmaz. Düşüncenin inşaatı felsefenin mimarlığına karşılık gelir. Öte yandan, inşa eylemi sadece maddeye değil, aklın sürekliliğine de içkin. Düşünsel etkinlikle yoğrulmayan inşa olmaz. Bu da mimarlığın felsefesine karşılık gelir.
Mimarlık ve felsefeyi birbirinden kopuk düşünme muhafazakârlığımızı zaman ve mekânı asırlarca birbirinden ayrı düşünme alışkanlığımıza benzetiyorum. Oysaki Einstein ve Minkowski erken 20. yüzyılda zaman ve mekânın birbirinden kopuk olmadığını, varoluşu tek bir “uzayzaman sürekliliği” içinden anlamlandırmamız gerektiğini ortaya koyduğunda hayata bakış açımız kökünden değişmişti.3 Belki de akıl-madde, teori-pratik ve felsefe-mimarlık ilişkileri de benzer bir yaklaşımla yeniden yorumlanabilir ki bu da felsefe ve mimarlığı kopukluk hâlinde değil, süreklilik hâlinde kavramaya karşılık gelir.
Elbette, mimarlık ve felsefe kendilerine özgü tekniklere, kendilerine özgü tarihselliğe, kendilerine özgü problem ve kuvvelere sahip. Fakat farklı olmaları sürekli olmalarına engel değil. Süreklilik mefhumunu aynılıktan ayıran farklılıkları barındırabilmesi. Mimarlık ve felsefenin dünya kurucu kabiliyetleri devamlı; dünya kurma biçimleri, yöntemleri, düzenekleri farklı. Bir başka deyişle, mimarlık ve felsefe dünya kurucu bir spektrumun farklı yeğinlikte ifadeleri.
Haklısınız, mimar ve filozoflar tarih boyunca birbirine ilgi duydu. Birbirleriyle yer yer anlamlı, yer yer problemli etkileşimler kurdular. Vitruvius kaydı olan en erken mimarlık kitabı De Architectura’da, örneğin, tuğla yapı yapma tekniğini atomcu felsefenin yapıtaşları olan atomların üst üste binerek varoluşu oluşturmasına benzeterek anlatıyordu.4 Platon da aklın beden üzerindeki varsayımsal üstünlüğünü, mimarın zihinsel emeğinin inşaat işçilerinin pratik emeği üzerindeki varsayımsal üstünlüğüyle ilişkilendiriyordu.5 Tschumi ve Derrida gibi birçok mimar ve filozofun son yarım yüzyıldaki karşılaşmalarını da bu listeye ekleyebiliriz.
Fakat benim kastettiğim süreklilik bu tür disiplinlerarası karşılaşmalarla sınırlı değil. Hatta denebilir ki, bir yana kendisini mimar olarak tarifleyeni, öte yana kendisini filozof olarak tanımlayanı yerleştirip ikisini sonradan bir araya getirmeye çalışırsanız, bu yine kopuk bir ikilik tahayyülünden başlayıp araya hayali köprüler çekmeye çalıştığınız anlamına gelir. Ben başka türlü bir ilişkilenme biçiminden söz ediyorum. Felsefe mimarlıkla devamlı olduğunu idrak edip, kendi inşai boyutunu benimsediği ölçüde mimarlıkla bütünleşebilir. Mimarlık felsefeyle sürekli olduğunu fark edip, kendi düşünsel boyutu üzerine eğildiği ölçüde felsefeyle hemhâl olabilir. Mimar ve filozoflar birbiriyle ilgili, evet, fakat mesafeli bir ilgi bu. Birbirlerinin dışında konumlandıklarını, uzağında oldukları varsayıyorlar. Oysaki mimarlık ve felsefe birbirine içkin.
Kendimizi içine kapalı akademik disiplincilikten ve saf kategorik ayrımları arzulayan mesleki bekçilikten kurtarmamız kolay mı derseniz, pek kolay değil. Düşün ve inşa arasındaki ilişkinin derinlerine inmek meşakkatli. Derinler tekinsiz bir kere. Alışılagelmiş koordinatların ötesinde. Basınç yüksek derinlerde. Vurgun yeme ihtimali fazla. Fakat ancak derinlere inildiğinde fark etmek mümkün ki, mimarlık ve felsefe sürekli.
BD: Varoluşsal ve düşünsel sistemlerinin neredeyse tümünü bu hayali yarıklar üzerine inşa etmiş bir dünyada tüm kurguları değiştirebilecek bir yaklaşım bu. Varlığın tüm veçhelerinin birbirine bağlı olduğu bir evren anlayışı. Süreklilik kavramını varoluşsal anlamda başka bir kavramla ele almak gerekiyor; hayatiyet kavrayışıyla. Yine Elizabeth Grosz’la yaptığınız söyleşide, yerel düşün ve mimarlık ortamlarında pek tanınmayan 20. yüzyıl filozofu Raymond Ruyer üzerine ilginç bir tartışma geliştiriyorsunuz. Ruyer’in kendi kendisini kuran varlıkları canlı, dış güçler tarafından meydana getirilen varlıkları cansız addetmesinden söz ediyorsunuz.6 Grosz’un desteklediği bu ayrıma göre mimarlık pasif, edilgen ve cansız bir konuma itiliyor. Çünkü bir bina kendi kendisini kuran bir varlık değil, onu parçalarını üst üste ekleyerek biz meydana getiriyoruz. Bu sizin itiraz ettiğiniz bir tanım. Siz yaşamı varlıkların kendi kendini kurması, kendi kendini sürdürmesi, kendi kendine yetmesi, kendi kendini biçimlendirmesi gibi kendilik ve benlik merkezli yaklaşımlar üzerinden ele almayı doğru bulmuyorsunuz. Yaşamı benliği merkeze alarak değil, ilişkileri merkeze alarak yeniden tanımlamayı öneriyorsunuz. Her varlığın evrenin kuvve sürekliliğini eğip bükme ilişkisi; her varlığın diğer varlıklarla birlikte var olma ilişkisi; her varlığın çevresini etkileyebilme ve çevresi tarafından etkilenebilme ilişkisi; her varlığın çevresiyle kurduğu etkileşimler vasıtasıyla yaşamını sürdürme ilişkisi. Bu tavrınız Karen Barad ve Bruno Latour gibi çağdaş düşünürlerin varlıkları eylem güçleri ve ilişkisel etkenlikleri üzerinden tanımlayan yaklaşımlarına yakın gözüküyor.7 Fakat bu bakış açısının şöyle bir açmaz ortaya çıkardığına kanaat getiriyorum. Varlıklar birbirlerini yalnızca ilişkisel düzlemde var etme, değiştirme, düzenleme ve yeniden oluşturma gibi failliklerle yaşamı var etseler de, söz konusu mimarlık olduğunda, binalar hâlâ sessiz varlıklar olarak kalıyorlar. Bu noktada, epistemolojik anlamda binaların dilinden anlamak için daima bir aracı gerekiyor. Araya etnografik yöntemler, göstergebilim sistemleri, anlamlandırma mekanizmaları gibi sayısız dolayım giriyor. Binaların yaşamla kurduğu ilişkileri çözümlemek adına binaları durmadan anlamlandırma ve binalar adına bitimsizce konuşma gerekliliği ortaya çıkıyor. Sizce yapıların varoluşunu ilgilendirdiğini düşündüğüm bu ontolojik açmazı aşmak mümkün mü?
GK: Zor fakat önemli bir sorgu bu. Çatkınızın hakkını verebilmek için adım adım ilerleyelim. Benlik merkezli, birey merkezli, hatta atom ve parçacık merkezli düşünme biçimleri ana akımı istila etmiş olduğundan varoluşu ilişkiyi merkeze alarak kavramak pek kolay değil. Varoluş verili bir benliğin içine doğup, ancak ikincil olarak benlikler arasında ilişki kurmaya yönelmiyor. Varoluş başat olarak ilişkisel; benliklerimiz bu ilişkiselliğe içkin pıhtılaşmalar, düğümler. Bu anlamda, her varlığın –yani her birimizin– oluşumunda, yaşayışında ve yok oluşunda sayısız ilişkinin birlikteliği söz konusu. Derimizin sınırlarında biten, çevremizle kurduğumuz ilişkilerden bağımsız, içe dönük, saf bir benliğimiz yok. Varlığımız uzayzaman ve yerçekimi ilişkileriyle var, içinde evrildiğimiz dünyevi basınç, ısı ve atmosfer ilişkileri dahilinde var, soluduğumuz oksijen ve dışarı üflediğimiz karbondioksit gibi metabolik ilişkiler dolayısıyla var, hayatı paylaştığımız toplumsal ve ekolojik ilişkiler bütünüyle var. Bu yüzden hayat bir varlığın kendi kendisini kurmasıyla, kendi kendisine yetmesiyle ilgili değil. Çünkü hiçbir kurulum kendi kendine olmaz, hiç kimse kendisine yetemez. Hayat ilişkiden doğar.
Hayatın belki de en kısa tanımı bu: Varoluşun ilişkiselliğine içkin yaratıcılık. Her türlü değişim, dönüşüm, farklılaşma, yaratıcılık ve yenilik ilişkiselliğe dayanır. Benlik merkezli kuramlardan biraz olsun sıyrılabilirsek, iddia etmek mümkün hâle gelir ki, hayat aslında biyolojik bir mefhum dahi değil. Hayatın vuku bulması için karbon-bazlı bir organizmanın içine hapsolmasına gerek yok. Kendisini çevre faktörlerden koruyan homoestatik bir iç kurguya tabi olması şart değil. Hatta üremek dahi hayatın koşulu sayılmamalı. Hayat biyolojiyle sınırlandırılamayacak bir olgu. Hayat kozmik.
Evren hayat dolu, çünkü varoluşun ilişkiselliğine içkin bir yaratıcılığı var. Kara delikleri yaratan, yıldızları oluşturan, gezegenlere hayat veren evren. Dünya’nın başta Güneş olmak üzere çevresiyle kurduğu tüm ilişkiler hayat dolu. Dağları, okyanusları, hatta biyolojik organizmaları ve en nihayetinde biz insanları yaratan bu kozmik ve dünyevi ilişkiler. Felsefe ve mimarlık dünyasında hayatiyeti varoluşun ilişkiselliğine içkin yaratıcılık olarak tarif eden Zhuangzi, İbn Arabi ve Spinoza’dan László Moholy-Nagy, Alfred North Whitehead ve Gilbert Simondon’a dek uzanan derin bir yeraltı güzergâhı var.8 Benim hayatiyeti evrene içkin, yaratıcı bir spektrum olarak ele almamı sağlayan bu yeraltı güzergâhıyla kurduğum ilişkiler.
Maalesef ki mimarlık diskur ve pratiğinin bu ve benzeri yeraltı güzergâhlarıyla ilişkisi sınırlı. Evreni canlı ve cansız varlıklar diye ortadan ikiye yaran problemli ana akım anlatıları benimsedik; mimarlığın hayatla bağını görmezden geldik; mimari oluşumları suskun, edilgen ve cansız varlıklara indirgedik. Bu köhne dünya görüşünden kurtulamadığımız takdirde mimari varlıklar aktör olamaz. Özne kabul edilemezler. Hayatiyetlerini tüm canlılıklarıyla ifade edemezler.
Oysaki hayatiyeti varoluşun ilişkiselliğine içkin yaratıcılık olarak tanımlarsanız, farkına varmak mümkün olur ki, mimari yapılar da canlı varlıklar. Üstelik mecazi anlamda değil, varoluşsal olarak canlılar. Yani biyolojik varlıklara, biz insanlara benzedikleri için değil, kendilerine özgü bir hayatiyete sahip oldukları için canlılar. Çünkü mimari binalar, çizimler ve fikirler de çevrelerini etkiler ve çevreleri tarafından etkilenir; ilişki ağlarına katıldıkları dünyaları değiştirir, dönüştürürler; evrenin yaratıcı sürekliliğini kuvveden fiile geçirirler; insan dilini konuşmazlar elbette ama kendilerini sayısız boyutta ifade ederler. Bu anlamda, mimarlığın hayatiyetini kavrayamamış olmamız mimari varlıklara dair (ontolojik) bir sorun değil, bizim anlayışımızdaki kıtlığa dair (epistemolojik) bir sorun.
Tam da bu yüzden, mimari varlıkların hayatla kurduğu ilişkileri ifade etme sorunumuzu bir açmaz olarak ele almak zorunda değiliz. Elbette hiçbir varlık bir başka varlığın hayatiyetinin tüm boyutlarını tek celsede kavrayamaz, ifade edemez. Ama bu mimarlığın cansız veya suskun olmasından kaynaklanan bir problem değil. Biz Gökhan ve Büşra olarak ikimiz de insan olduğumuz için, Türkçe dili üzerinden anlaştığımız için, birbiriyle kesişen mimarlık ve düşün alanlarından beslendiğimiz için, aynı zaman aralığını paylaşarak bu konuşmayı yaptığımız için, birbirimizin hayatiyetinin tüm boyutlarını doğrudan kavrıyor değiliz. Hatta insan kendi hayatiyetinin bile tüm boyutlarını idrak edemez. Ömrümüz boyunca varlığımızın yeni boyutlarını keşfeder, kendimizi ve çevremizi –iyisiyle kötüsüyle– şaşırtır dururuz. Öyleyse, mimari varlıklarla ilişkilenmek için geliştirdiğimiz sayısız teknik ve ifade biçimi, bize mimarlığın suskunluğunu değil, hayatiyetinin çokboyutlu zenginliğini gösterir. Mimari varlıklar da bir insan, hayvan, bitki gibi, içine daldıkları ilişkiler doğrultusunda hayatiyetlerinin kâh şu boyutlarını kâh bu boyutlarını açığa çıkarır durur. Mimari varlıklarla kurduğumuz ilişki ancak onları cansız ve suskun addedersek bir açmaza dönüşür; ilişkinin niteliği seyrelir, boyutları tektipleşir, ifadesi sönükleşir. Mimarlığın çokboyutlu hayatiyetini olumlayabildiğimiz ölçüde, mimari varlıklarla nitelikli, sürprizlere açık, hayat dolu ilişkiler kurabiliriz.
{01.04.2022, İstanbul, Brooklyn, Tokyo}1. Gökhan Kodalak, “Affective Aesthetics beneath Art and Architecture: Deleuze, Francis Bacon and Bowerbirds”, Deleuze and Guattari Studies Journal 12, no. 3 (Ağustos 2018): 416.
2. Elizabeth Grosz ve Gökhan Kodalak, “Fundamental Connectedness: On Philosophy, Nature, and Design”, Log 52 (Yaz 2021): 151-53.
3. Uzayzaman, gerçekliği tek bir zaman ve mekân sürekliliği içinden açıklamak için üretilmiş bir kavram. 20. yüzyıl dönümünde, Minkowski uzayzaman kavramını matematiksel olarak modellemek için üç boyutlu Öklid uzayını zaman boyutuyla birleştirerek dört boyutlu bir manifold oluşturdu. Zaman ile mekân arasında kurduğu yeni ilişkiyi şöyle açıkladı: “Artık bağımsız mekân, bağımsız zaman kavramları yok olmaya mahkûm kavramlar, sadece ikisinin bir çeşit birlikteliği bağımsız bir gerçekliğe sahip olabilir.” Minkowski’yle iletişim hâlinde olan Einstein, genel görelilik teorisini bu “uzayzaman sürekliliği” üzerine inşa etti. Bu sayede yerçekiminin aşkın bir güç değil, uzayzamanın eğilip bükülmesi olduğunu kanıtladı. Bu sayede evrendeki her varlığın bitimsiz bir kumaşın farklı dokuları gibi birbirine bağlı olduğunu gösterdi. Hermann Minkowski, “Space and Time”, The Principle of Relativity (New York: Dover, 1952), s. 73-91; Albert Einstein, “The Foundation of the General Theory of Relativity”, The Principle of Relativity (New York: Dover, 1952), s. 109-164.
4. Vitruvius, De Architectura [II.2] veya The Ten Books on Architecture (Cambridge: Harvard University Press, 1914), s. 42.
5. Plato, Statesman [259e-260a] veya “Statesman”, Complete Works (Indianapolis: Hackett, 1997), s. 299.
6. Grosz ve Kodalak, “Fundamental Connectedness”, Log 52 (Yaz 2021): 157-63.
7. Başlangıç için bkz. Karen Barad, Meeting the Universe Halfway (Durham: Duke University Press, 2007); Bruno Latour, “A Collective of Humans and Nonhumans”, Pandora's Hope (Cambridge: Harvard University Press, 1999), s. 174-216.
8. Manifold bünyesinde Kodalak’ın daha önce Spinoza, Whitehead, Moholy-Nagy ve Simondon üzerine yazdığı metinler için bkz. “Spinoza ve Mutlak Demokrasi” (2019); “Whitehead ve Kozmik Estetik” (2018); “Moholy-Nagy, Mimarlık Felsefesi ve Dalgalanan Kuvvelerin Oyunu” (2022); “Simondon ve Teknolojik Objelerin Yaşamı” (2018).
