Bay Maurel, Çimiskis, Ölüm Nöbeti Böceği
Hortlak Ruzihayâl, Oryantal
Zevk Âlemleri
ve Vampir Ekonomisi
Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir; vampirlerin ikamet bölgesi güneydoğu sınırlarıdır. Bram Stoker’ın Ur-Vampir figürü Drakula, Avrupa’nın güneydoğu sınırındaki arafta, Batı ve Doğu medeniyetleri arasındaki o sembol yüklü görünmez çizgi civarlarında varlığını sürdürürken, Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi romanında yarattığı kadın vampir Ruzihayâl Türkiye’nin güneydoğu sınırlarında faaliyet gösterir.
Dehşet Gecesi, Altınışık gazetesinin sahibi Mümtaz Evren’in Cilo Dağı’nda yeni yapılan bir turistik otelin açılış törenine gitmek üzere yola çıkmasıyla açılır. “Meçhule Doğru” başlığından anlaşılacağı üzere Cilo Dağı’nın bulunduğu Hakkâri, onun için tıpkı Transilvanya gibi bilinmez veya bilinemez bir bölgedir; Mümtaz daha en baştan ülkenin o taraflarını “maceraya” atılmak için çekici bir güzergâh olarak gördüğünü ima eder.1 İlerleyen sayfalarda aradığını da bulacaktır; tren yola çıkar çıkmaz şiddetli bir fırtına kopar, kompartımanına müthiş çekicilikte, gizemli bir kadın girer, kendisinin de Hakkâri’deki açılışa katılacağını belirtmesini takiben göründüğü gibi kaybolur. Mümtaz yalnız kaldığında, kendisine yayımlanmak üzere gönderilen Kızıl Puhu adındaki romanı okumaya başlar ve bu noktada anlatı içinde anlatı devreye girer. Kızıl Puhu, Cengiz adında bir gencin, Prenses Ruzihayâl tarafından, bir aile mirasına konacağı vaadiyle, tıpkı Mümtaz’ın açılışına katılacağı otel gibi Hakkâri Cilo Dağı’nda bulunan Kızıl Puhu Malikânesi’ne davet edilmesiyle başlar. Cengiz kısa bir araştırma sonucunda, 1720’de Bağdat’ta doğmuş, 1738’de Prens Affan ile evlenmiş ve kocası Aleviler tarafından katledildikten sonra Cilo Dağı’ndaki malikânesine çekilmiş Ruzihayâl adındaki prensesin varlığından haberdar olur. Kayıtlarda ölüm tarihi bulunmaz. Yaşadığı ekonomik sorunlar yüzünden miras bahsi aklını çelen Cengiz yolculuğa çıkmaya karar verir. Ruzihayâl, ona Kürt Halo’nun konakladığı ve işlettiği Haydutlar Hanı’na ulaşması talimatını verir ve kendisinin onu handan aldıracağını belirtir. Cengiz bir şekilde hana ulaşır fakat karşılaştığı durum kaotiktir; bir uçak kazası yaşanmıştır, Kürt Halo ve arkadaşları bir yandan birbirleriyle kavga ederken bir yandan ölüm döşeğinde olan bir şeyhten para koparmaya çalışmakta, bir yandan da Cengiz’i öldürmeyi planlamaktadır. Onları korkutan ve durduran tek şey Cengiz’in boynundaki En’am-ı Şerif olur. Bu kargaşada Ruzihayâl hana gelir, Cengiz’i kaçırır ve kendilerini takip eden Kürt Halo ve arkadaşlarını da uçurumdan aşağı yuvarlar.
Hikâyenin bu noktasında Cengiz’in Kızıl Puhu Malikânesi’nde geçireceği günler başlar. Prenses Ruzihayâl, Cengiz’e, iki yüz sene önce vefat etmiş sevgilisi Prens Mahi’nin onun bedeninde hayat bulduğuna inandığını söyler. Bir gece Cengiz yalnızken Prens’in duvarda asılı tablosu dile gelir ve ona Ruzihayâl’in korkunç bir hortlak olduğunu ve bu yaratığın büyüsünden kurtulmak istiyorsa boynundaki En’am-ı Şerif’i hiçbir koşulda çıkarmaması gerektiğini söyleyerek ona bu iki âlem arasında sıkışıp kalmış yaratıkları nasıl öldürebileceğini açıklar. Prens Mahi’nin talimatlarını dinleyen Cengiz, vampirlerin mahzenine inerek onları üzerlerine serpiştirdiği ayna tozu ve kalplerine sapladığı hançerlerle yok eder. Kızıl Puhu, okura büyük hayallere kapılmaması gerektiğine dair öğütler vererek son bulur. Anlatı yeniden, hâlihazırda trende seyahat etmekte olan Mümtaz’a döner; kitap kapağındaki resmin hikâyenin başında görünüp kaybolan kadına benzerliği onu tedirgin bir ruh haline sokmuştur. Tam bu düşüncelere dalmışken treni Yedibela Hamza adındaki bir haydut ve çetesi tarafından durdurulur ve otele gitmeye çalışan tüm yolcular rehin alınır. Kezban adında, yine Ruzihayâl’e benzeyen bir kadın, Mümtaz’a yardım eder ve canavarlar ve devasa boyutta kuşlar içeren fantastik bir yolculuk sonunda Mümtaz kendini bir jandarma karakolunda bulur. Burada mucizevi bir şekilde Hakkâri’ye varmış olduğunu, Kral El-Hüdaî’nin kendisini alması için bir araba yolladığını hayretle görür. Nihayet otele ulaştığında sayısız “quiproquo”2 ile geçecek bir yemek kendisini beklemektedir, El-Hüdayî, Mümtaz’ın Kızıl Puhu kitabından tanıdığını sandığı herkesin aslında bir başkası olduğunu, olayların tümünün mantıklı bir açıklaması bulunduğunu tatlılıkla anlatır. Genç bir kadın kılığına girerek onu iknaya çabalayan Ruzihayâl’in de cazibesiyle Mümtaz kendini olayların akışına bırakır. Alabildiğine aşırılık içeren bir şölen sonrasında El-Hüdaî’nin petrol tesislerinin altındaki bir dehlizde bir seks ve afyon âlemine sürüklenen Mümtaz, Ruzihayâl’in çekimine dayanamayarak onunla beraber olur ve ruhunu ona teslim eder. Kral El-Hüdaî ise Yedibela Hamza ve çetesini “Yaşasın Kral” nidaları eşliğinde bir petrol havuzunda boğdurur. Roman Mümtaz’ın tren kazasında başından yaralandığını anlaması fakat yaşadıklarının gerçek olmadığını kabul edememesiyle sonlanır.
İki romandaki Doğu imgesini karşılaştırmak üzere Bram Stoker’ın Drakula’sına kısaca dönersek, Stoker’ın eserini kaleme aldığı 1800’lü yılların sonunda Transilvanya’nın, Avrupa’dan bakıldığında Avrupa’nın ve temsil ettiği medeniyetin son bulduğu, müphem bir coğrafi bölgenin vahşi ve kendine has kurallarının başladığı bir cangıl gibi göründüğünü gözlemleyebiliriz. Londra’da satın alacağı mülk hakkında kendisiyle istişare etmek üzere Drakula’nın şatosuna doğru yola çıkan İngiliz avukat Jonathan Harker daha ilk sayfalardan derinliklerine doğru ilerlemekte olduğu coğrafyanın tanımını “Avrupa’nın en vahşi ve en az bilinen kesimlerden biri”3 olarak sabitler. Transilvanya’nın karanlık doğası fikri, sadece hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklanmaz; Transilvanya medeniyetin aydınlığına kavuşamamış bir bölgedir, dolayısıyla Batı uygarlığına musallat olabilecek belki de Britanya İmparatorluğu’nu yıkıma sürükleyebilecek tehlikelerin membaı olma potansiyeli su götürmez. Aydınlanma ve ardından Romantizm akımının, bilimsellik-okültizm/batıl inançlar; mantık-histeri; Batılı ideallerden kaynaklı bir optimizm-umutsuzluk gibi kavramların arasındaki ayrımı iyice keskinleştirmesi4 ve bu kavramların medeniyet terazisinin hafif tarafında kalanlarının Avrupa’nın güneydoğusunun ücra köşelerine itilmesi sonucunda, Transilvanya bölgesi bir İngiliz yazar tarafından, Drakula kadar gaddar ama bir yandan Batı’nın bilinç altına süpürdüğü korkular ve arzuları da cisimleştiren bir canavarı doğurabilecek şekilde tahayyül edilebilmiştir. Nasıl ki Drakula’nın ilk paragrafında, Jonathan Harker günlüğüne Transilvanya’ya doğru çıktığı yolculuğun kendisine Doğu’ya girmek üzere Batı’yı terk ettikleri izlenimini verdiğini hatta bunun Türk egemenliğinin geleneklerine doğru bir yolculuk olduğunu yazar ve “bu ülkeyle ilgili olarak bizim ordu donatım tetkik haritalarıyla kıyaslanabilecek bir harita bulunmadığından”5 cümlesiyle bölgenin kayıt altına alınmadığını özellikle vurgularsa, Kerime Nadir’in anlatıcısı Mümtaz da romanın ilk cümlesinde, “Meçhule Doğru” başlığı altında “1953 yılı temmuz ayında trenle Hakkâri’ye gidiyordum” ifadesini kullanarak “meçhul”ü, keşfedilmemiş ve kayıt altına alınmamış olanı Hakkâri ile özdeşleştirir. Hem Jonathan hem Mümtaz bir tren aracılığıyla Doğu’ya adeta “penetre” eder; tüm sömürgecilerde gözlemlenebileceği üzere Mümtaz’ın emelleri de hem macera yaşama hem fethetme isteği ihtiva eder.
Stoker’ın Drakula’sı halkının maruz kaldığı işgallerden bahsederken yaşadığı bölgede “ister vatansever ister işgalci olsun insan kanıyla sulanmamış bir hektar toprak bulmanın” mümkün olmadığını belirtir.6 Balkanlar’daki vampir enflasyonu zaten tam da bölgede toprakların el değiştirip durmasıyla bağlantılıdır; 19. yüzyılda ulus-devletlerin ortaya çıkmasından ve ulusal hareketlerin olgunlaşmasından önce bölgenin halkları yeniden çizilen imparatorluk sınırlarının bir o tarafına bir bu tarafına savrulmuş, göçlerin ve içinde bulundukları koşullardan kaçışın sonucunda hareketlilikleri yoğunlaşmıştır. Oynak sınırlar ve kimliğin kayganlığından doğan kaygılar arasındaki bağlantı vampir figürünün ortaya çıkışı için gerekli bağlamı oluşturmuştur.7 Vampir figürünün Balkanlarda palazlanmasının sebebi hakkında bir öneri de –vampirler Türklerin işgal ettiği topraklarda gezindiğinden– bunun Osmanlı işgalinin bir metaforu olmasıdır.8 Vampir genellikle kırsal kesimde ortaya çıkar, bir aileye dadanır, ancak siyasi ve dini otoritelerin devreye girmesiyle ortadan kaldırılması mümkün olur. Tüm bu bahsedilen kurum ve olgular (aile, politik düzen, köy yaşamı, din) geçmiş yüzyıllar boyunca Osmanlı işgalleri tarafından tehlikeye atılmıştır. Bu bağlamda, vampirin kurbanının kanına saldırıda bulunması katmanlı bir anlam kazanır; Türkler işgalleriyle bu topraklardaki Balkan milletlerine mensup Hıristiyanların milliyetini hukuken değiştirir. Osmanlı milliyetine geçmiş kabul edilen bu halklar için artık hısımlığa dayanan kan hakkı değil toprak hakkı geçerli olmaya başlar. Dolayısıyla vampirin Hıristiyanların kanına saldırması şaşırtıcı değildir; vampir, işgal ettiği topraklardaki Hıristiyanların sembolik biçimde kanını talep eden Osmanlı’nın kurgusal bir tezahürü, aynı zamanda da Avrupa’nın din, politik sistem, yaşam biçimi değiştirme konusundaki kaygılarının vücut bulmuş hâlidir. Bulgar isyanlarının patlak verdiği 1876 yılında yayımlanmış bir yazıda Osmanlı zaptiyesinin hem Bulgaristan’daki kadınların mavi sakalı hem de “Türk Vampiri” olarak nitelenmesi bu doğrultuda okunabilir.9 Vampir, halkların tarihinin bir metaforudur; o geçmiştir, unutulandır. Kerime Nadir’in Ruzihayâl’inin Türkiye’nin doğusunda konuşlanması onu geleneksel vampir literatüründen ayırır; neticede Hakkâri Türkiye sınırları içerisindedir ve bir milliyet çatışması söz konusu değildir. Fakat “meçhul”ün Hakkâri, eşkıyanın Kürt, Ruzihayâl’in kocasının katillerinin Alevi olması okuru nasıl bir Doğu portresinin beklediğinin de sinyallerini verir. Nadir’de Doğu, batıllık bağlamında Transilvanya’dan farklılık göstermez; orası da bilimin kuralların geçerliliğini yitirdiği, işlerin dinle, inançla, büyü ve sihirle halledildiği bir coğrafyadır. Transilvanya halkının fantastik yaratıklara inanıp onlardan korkması gibi Dehşet Gecesi’nin haydutları da sürekli doğaüstü bir tehlikeden çekinir ve “Evi ecinniler mi bastı?”, “Basbayağı bir hayalet gördük”10 gibi cümleler sarf eder. Jonathan’ın boynundaki haçın yerini Cengiz’in En’am-ı Şerif’i alır. Burada enteresan bir detay En’am-ı Şerif’in yalnız vampir Ruzihayâl’i değil Kürt Halo’yu da tedirgin edip uzaklaştırmasıdır. Haydutların “herifin tılsımı” diye adlandırdığı dua kitabının yalnızca şeytani bir yaratık olan Ruzihayâl üzerinde yapması gereken etkiyi neden Kürt Halo üzerinde de yaptığı meçhuldür. Hatta aralarında geçen diyalogda Cengiz’in Halo’ya En’am-ı Şerif için “Eğer Müslümansan bunu bilmen lazım gelir” demesi üzerine “Ne olursam olayım, senin dinini senden daha iyi bilirim” demesi de ilginçtir; kendisi –ve arkadaşları– Müslüman olan Hakkârili Halo “ne olursam olayım” ifadesi aracılığıyla dinen muğlak bir öteki kategorisine koyulur.
Bu noktada Doğu’ya, Kerime Nadir gibi, “içeriden” bir bakış sunan Osman Hamdi’nin tasvirlerine değinmek ilginç olabilir. Elbette Osman Hamdi’ninki bir kurgu değil bir seyahat anlatısıdır fakat eğitimli, Batılılaşmış –ki Nadir de varlıklı bir aileye doğmuş, Saint Joseph Lisesi’nde eğitim görmüş, yazlarını Boğaz semtlerinde geçirmiş dolayısıyla “Beyaz Türk” olarak nitelendirilebilecek bir yazardır– çeşitli ayrıcalıklara sahip kişiliklerin ülke içinden “öteki”ye bakışındaki katmanlar incelenebilir. Edhem Eldem, Osman Hamdi’nin, Osgan Efendi ile gerçekleştirdiği Nemrud Dağı seyahati esnasında yazdığı satırları yorumlarken, geçmişteki Bağdat yazışmalarında Araplar ya da Bedeviler tarafından temsil edilen “yerliliğin” bu metinde Kürtlere geçmiş olduğunu belirtir.11 Osman Hamdi’nin doğuya bakışı bir açıdan tipik bir Avrupa Oryantalistininkinden farklı değildir; anlatısında sürekli bölge insanın dostaneliği ve misafirperverliğine vurgu yapar, ki bölgede tanık olunan sahnelerin cazibesinden dem vurma, ev sahiplerinin konukseverliğini övme “oryantalist paket”in bir parçasıdır ve neredeyse “soylu vahşi” mitini akla getirir. Osman Hamdi Bey bir Kürt ağasından bahsederken “Tüm Doğu halklarında görülen o hevesli konuksever hâl” ifadesini dahi kullanır.12 Osmanlı memurları ve Adıyaman’daki “yerel” halk arasındaki uçurum bazen onurlarına verilen davetin içeriğinde –onlar için yirmiye yakın Kürt asker dans ettirilir– ya da Göksu nehrini geçerken kendilerine yardım eden aşireti tasvir için kullandıkları ifadelerin küçümseyici ve alaycı tonunda sezilebilir. Yine de Eldem bu seyahat anlatısının Bağdat’a kıyasla daha az agresif bir tonda yazıldığını belirtir; yerel âdetlerden bahseden pasajlar elbette alaycı bir ton içerebilir, hatta nadiren de olsa hakaretamiz söylemler devreye girer ama bunlar genel hatlarıyla yumuşak bir nitelik gösteren bir tavrın istisnalarıdır. Bu, ifadesini antropolojik ve etnografik bir boyutta bulan, politik kaygılardan uzak ve özcü yargılardan azade bir oryantalizmdir. Osman Hamdi’de Doğu’yu ıslah etmeye çalışan aktif hatta agresif bir tutumdan, bir gözlemcinin meraklı ve estetiğe duyarlı tavrına geçiş görülür.13 Nadir’in oryantalizminin ise estetik öğeler içerdiği söylenemez; onun Doğu’suna bilgi peşinde veya sosyokültürel amaçlarla gidilmez, batıl inançlar, mantık dışı olaylar, doğaüstü güçlerin kol gezdiği, Batılıyı bir girdap gibi içine çeken bu bölgeye seyahatin amacı ya ekonomik –Ruzihayâl’den para almaya giden Cengiz’i düşünelim– ya da içerdiği tüm sömürgeci anlamlarla turistik olabilir.
Bunlara ek olarak, Nadir’in Doğu’sunda, Transilvanya’nın kont vampirinde de görüldüğü gibi hâlen aristokrasi kuralları geçerlidir; romanın başkahramanları bir vampir prenses ve bir Iraklı kraldır. Drakula’nın kont titri taşıması onun arkaik, geleneksel, dekadan yönlerini vurgular. Yarı-ölümsüz bu yaratık ilericilik karşıtıdır; teknoloji, bilim veya yeni ekonomik modeller onun dünyasında yer bulamaz;14 o toprak soylusudur, toprağa bağı o denli kuvvetlidir ki Transilvanya toprağını fiziksel olarak sandıklar içinde Londra’ya taşıtır. O aynı zamanda tam bir tekelcidir; yalnız hareket eden, rekabet kabul etmeyen bir despottur. Onu alt etmeye çalışan “centilmenler” (Van Helsing, Arthur Holmwood, John Seward, Quincey Morris) ise kâğıt parayla iş gören, hareketliliğe, dinamizme inanan, yeni ekonomik modelin temsilcileridir. Drakula hayat, para, toprak, altın istifler; Jonathan, Kont’un evinin bir köşesinde muazzam bir altın yığını bulur. Drakula maddi ve ruhsal kapitalin –insan ruhu– hareketini engellerken orta sınıf İngiliz erkeği ise serbest piyasayı savunur; tüketicidir, hareketlidir, kullanım değerindense değişim değerine önem verir.15 Drakula bu bağlamda bir antikapitalist kahraman olarak adlandırılabilir. Ruzihayâl’e bakarsak, ekonomik anlamda bu portreye neredeyse tamamen ters düşen bir vampir figürü görürüz. Elbette onda da bir geleneğe bağlılık, devamlılık, yaşam istifi durumu mevcuttur; romanın sonunda Mümtaz’a “Tam iki yüzyıldan beri senin gibi gençlerin âşığıyım. Onların hiçbiri benim aşkımı reddedemedi. […] Artık benim malımsın” der. Bu “malımsın” sözcüğünün barındırdığı ekonomik çağrışımlar Ruzihayâl’in petrol ve kapital bağlantısı düşünüldüğünde daha anlamlı hâle gelir. Ruzihayâl, Drakula’nın aksine çağın ekonomik gerekliliklerine tam anlamıyla uyum sağlamış bir figürdür. 1958 senesinde yayımlanan Dehşet Gecesi’nin vampiri, Türk toplumunun yabancı sermaye ile tanıştığı ellili yılların anksiyetelerini yansıtmakla beraber “Yeter! Söz milletindir” sloganıyla bürokratik elitlerin hegemonyasını kıracağını iddia eden Demokrat Parti’nin iktidar yıllarının izlerini taşır.16 Öncelikle yarı ölümsüzlüğüne ve gaddarlığına rağmen yapayalnız bir despot değildir; Hakkâri’de turistik, lüks bir otel açma projesi bulunan, hakkında “Bu dağların sahibidir” ifadesi kullanılan Iraklı petrol şeyhi/kral El-Hüdaî ile doğası müphem bir ilişkisi vardır. Drakula’da serbest piyasanın palazlandırdığı yeni güçlenmiş orta sınıflar kana susamış aristokrasinin temsilcisini ortadan kaldırırken Nadir’de bu gerçekleşmez; romanın sonunda Ruzihayâl öldürülemez, toplumdan dahi uzaklaştırılamaz. Son sayfalarda tüm olan bitenin bir rüya olduğu izlenimi verilmeye çalışılsa da hikâyenin Ruzihayâl ile alakalı kısmı Mümtaz’ın kendini vampire teslim etmesi ile son bulur. Ruzihayâl, Drakula gibi bertaraf edilemez çünkü o yeni ekonominin temsilcisidir; 1951 yılında tohumları atılıp 1954’te “Yabancı Sermaye Yatırım Teşvik Kanunu” aracılığıyla perçinlenen ve yabancı sermaye sahiplerine verilen haklarının öne çıktığı bir ekonomik düzende17 Ruzihayâl fırsatlardan faydalanmış, yıllardır hüküm sürdüğü topraklara dönemin şartlarının gerektirdiği şekilde yabancı sermayeyi kabul etmiş, hatta “kendi topraklarını” Iraklı Kral El-Hüdaî’ye teslim etmiştir. Drakula’nın eski usul altın istifine karşılık Ruzihayâl yeni dünya düzeninin altınıyla, yani petrolle ilgilenir. El-Hüdaî’nin Hakkâri’de inşa ettirdiği otelin finansmanı bölgede çıkan petrol tarafından karşılanmaktadır; El-Hüdaî Hakkâri’de sayısız miktarda kuyu satın almış, mecralarını bir kanala bağlamış ve Cilo Dağı’nın altında bir depo inşa ettirmiştir. Hakkında “Öyle bir depo ki kazara infilakı Cilo Dağı’nı yerle beraber edebilir” ifadesi kullanılan bu sistem elbette Kral’a bölge üzerinde muazzam bir güç kazandırır. Bunun yanı sıra laboratuvar olarak adlandırdığı bir petrol rafinerisi, içinde tekinsiz hayvanlar bulunan bir akvaryum ve bitki koleksiyonlarını sergilediği bir pavyona da sahip Kral, Ruzihayâl ile ortak çalışmaktadır. Kerime Nadir bir kadına Drakula gibi bir erkeğin sahip olduğu mutlak gücü vermeyi hayal edememiş ve ona erkek bir “suç ortağı” bulmak istemiş olabilir fakat nihayetinde, Ruzihayâl El-Hüdaî aracılığıyla ekonomik sisteme ayak uydurmuş, hatta onun merkezine yerleşmiştir; kurbanlarını El-Hüdaî’nin otelinde yakalar ve orada hapis tutar. El-Hüdaî karakterinin tahayyülünde bir yabancı korkusu da sezilir; Şeyh/Kral –her ne kadar suçlu kategorisinde olsalar da– yöre halkından kişileri petrol havuzunda boğdururken bir yandan kahkahalar atan, ölümlerini izledikten sonra otel misafirlerini “(E)bedi zevkler hakkımızdır. Haydi sabaha kadar yedi halvetin yedi tılsımı bizim!” sözleriyle, “bu iğrenç dünyayı unutmak” için bir seks âlemine davet edebilecek kadar eksantrik ve gaddar bir karakterdir. Batılı Mümtaz, Drakula’nın savaşçı karakterlerinin aksine, ülkesinde sadece pasif bir seyirci kategorisinde kalır.18 Kraliçe Victoria’nın tahta çıkışının altmışını senesini simgeleyen Elmas Jübile yılında yayımlanan ve ekonomik, politik ve kültürel gücünü yitirmekte olan İngiltere’nin “ters sömürgecilik” kaygılarının tamamını yansıtan Drakula’nın aksine Dehşet Gecesi’nde bu korkulara rastlanmaz, Ruzihayâl bastırılmış bir ayaklanma güdüsü ya da intikam peşinde Batı’ya gelmeyi düşlemez; o ülkenin yeni düzeninden memnundur, korkulan yabancı figürüyle beraber ülkenin geri kalmış ve unutulmuş kısımlarını ele geçirerek orada hükümdarlığını kurmuştur.
Ruzihayâl’in karargâhının Cilo Dağı’nda bulunması, ondan neredeyse bir tanrıça gibi bahsedilmesi, sürekli kusursuz güzelliğinden, cazibesinden, çekim gücünden, iki yüz yıldır erkeklerin ona karşı koyamayışından dem vurulması bir miti daha akla getirir: Ortaçağ Avrupa’sında yaratılmış pek çok efsane ve epik şiirde karşılaşılan Venusberg. Özellikle, Wagner’in aynı isimli operasına da esin kaynağı olan âşık-şövalye Tannhäuser versiyonu ile bilinen bu mit, bir ölümlünün bir peri kraliçesine tapınmak için “öbür dünyaya” yolculuk etmesini konu alır. Farklı çeşitlemeleri bulunan hikâyede ölümlü, saplantılı biçimde pagan bir tanrıçaya taparken tanrıça da genellikle bir dağın içinde konuşlanmış tapınağında,19 ölümlü için tensel zevke adanmış bir ortam yaratarak onu şehvet yolunda baştan çıkarır ve ruhunun lanetlenmesine sebebiyet verir. Öyle ki Venusberg sözcüğü, esas amacı tensel zevk sağlamak olan herhangi bir mekân için de kullanılır hâle gelmiştir. Ruzihayâl’in karargâhının, özellikle ikinci bölümde Mümtaz Evren tarafından ortaya koyulan anlatısı, Venusberg kavramını kuvvetle düşündürür. Mümtaz, öncelikle Ruzihayâl’in mesken tuttuğu dağa ulaşmak için mitlerin öbür dünyaya yolculuk anlatılarını anımsatan gerçeküstü bir seyahat gerçekleştirir; bir ejderhanın saçlarına tutunur, onun nefesiyle savrulduğu yerden dev bir yırtıcı kuşun pençesine düşer. Buna ek olarak Mümtaz, genç bir kadın suretine bürünmüş Ruzihayâl’e sonsuz bir tapınma duygusu besler; ona “Siz tapınılmaya layık bir aşk ilahesisiniz. Sizi sevmeme izin verin. Bunun günahını ne şekilde olsun çekmeye razıyım”20 derken, günaha girdiğinin bilinci Venusberg’in ruhu lanetlenen ve sonrasında bundan pişman olan Tannhäuser’ini hatırlatır. “Dünyanın en güzel kadını” olarak nitelediği Ruzihayâl de ona “Bu âlem başka âlem […] burada dünya zevklerinin bin bir çeşidini göreceksiniz. O zevklerden siz de tadacaksınız” diyerek ortaya koyulan zevk tapınağı fikrini tamamlar. Burada dikkati çeken bir husus da Ruzihayâl’in Mümtaz’ı ısrarla davet ettiği âlemin Coleridge’in “Kubilây Han” şiirinde anlatılan fantastik atmosferi hatırlatmasıdır. Bu benzerlik Kerime Nadir’in ilk sayfalarda verdiği bir ipucundan yola çıkarak bulunabilir; romanın başında Mümtaz Evren’e Kızıl Puhu romanını okumasını ısrarla öneren arkadaşı, anlatının Coleridge’in “Kubilây Han”ını aratmayacak türde bir fantezi eseri olduğunu söyler. Ruzihayâl’in Cilo Dağı’nda inşa ettirdiği sefahat mekânı, Coleridge’in “zevk kubbesi”ne benzer.21 Orada da Kubilay Han’ın sarayındaki gibi ucu bucağı olmayan türden mağaralar, dehlizler bulunur. Şiirde, ay ışığı altında şeytan sevgilisi için yas tutan hayalet kadın Ruzihayâl’i düşündürür, Xanadu’nun vahşi nehri ise burada El-Hüdaî’nin petrol nehrine dönüşmüştür. Fakat Coleridge’in asıl etkisi, zevk âleminin düzenleniş şeklinde görülür; Coleridge, şiirini bir afyon seansı esnasında, egzotik Doğu’yu hayal ederken yazmıştır. Dehşet Gecesi’nde Ruzihayâl’in Mümtaz’ı sürüklediği sefahat âlemi tam da bir afyonhaneyi hatırlatır; Mümtaz “buhurdanlarda tüten acayip tütsülerle sislenmiş göz alabildiğine geniş ve iç içe geçilen mermer salonlardan kurulu” mekânı şöyle tanımlar: “İpekli sedirler üzerinde yarı çıplak insanlar gelişigüzel uzanmışlardı. Bunların yanlarında gümüş veya kristal kaplar içinde parlayan acayip nesneler vardı. Sızdırıcı bir sıcaklıkla ve baygın kokularla teneffüsü zorlaştıran hava, aynı zamanda insana baş döndürücü bir haz veriyordu. Üzerimde inip kalkan kocaman bir yelpaze, o sızdırıcı nefis havanın dalgalarıyla bizi okşuyordu. Selmin, yanındaki alçak masa üzerinden aldığı uzun bir sigarayı yaktı ve iki nefes çektikten sonra onu benim dudaklarımın arasına verdi.”22 Afyon kullanımının hemen sonrasında Mümtaz halüsinasyonlar görmeye başlar, etrafında dans eden renklerin kızıldan mora, mordan yeşile döndüğünü ve etraflarına serilmiş çiftlerin çıplak vücutları üzerinde kıvrıldığını söyler. Bu Oryantalist rüyanın ortasında Mümtaz ve Ruzihayâl beraber olur. Esasında bu da yazının başında belirtilen fetih hülyasının zirve noktasıdır; Mümtaz hem Doğu’ya hem Ruzihayâl’in bedenine girmeyi başarmıştır. Üstelik aynı Stoker’da olduğu gibi, hem Drakula hem Ruzihayâl “topraklarına” girmiş Batılıya kendi geldikleri yerde yaşayamayacakları türden, “Oryantal” bir cinsellik vaadi veya olanağı sunar. Mümtaz, Ruzihayâl’i de fethederek keşfini tamamladığını düşünür oysa fetih tersine işlemiş, romanın sonunda Ruzihayâl ona “artık kendisinin malı” olduğunu ilan etmiş, Batılı kâşif, iki yüz yıldır o dağlarda yaşayan yerliyi alt edememiştir.
Romandaki bu dağlar ve kadimlik fikri, içine kötülük de katılınca, H.P. Lovecraft’a uzanır; Deliliğin Dağlarında romanında Lovecraft dağlardaki kötücül gizemin izlerinin “kelimesi kelimesine açıklanamayacak, çok girift ve nazik bir konu”, “daha çok belirsiz bir psikolojik sembolizm ve estetik çağrışım meselesi” olduğunu, “egzotik şiirler ve resimlerle, hatta sakınılan ve yasaklanmış ciltlerde gizlenen arkaik mitlerle karışmış” biçimde bulunduğunu söyler. Ruzihayâl benliğinde tüm bunları birleştirir; onun dağındaki kötücül gizem tam açıklanamayacak, girift bir konudur; Ruzihayâl safî bir kötülük abidesi midir, yoksa âşık olduğu kocası öldürülünce hayata küsmüş hassas bir kadın mıdır ya da gençlerin peşinde koşup onlara başkalarıyla tadamayacakları türden zevkleri ebediyete dek sunan bir kahraman mı? Zira Mümtaz Evren romanın sonunda başından darbe aldığı için tüm bu tuhaflıkları hayal etmiş olduğunu kabul etmez ve son sözlerinde “Bir hortlak da olsa tekrar vuslatına erebilmek için yeni baştan o dehlet gecesini yaşamaya hazırım. Bana yaşattığı emsalsiz aşk ruhumu bir zemzem gibi yıkıyor. Mutlu olmak için yeniden o rüyaya dalmak istiyorum” der. Demek ki Ruzihayâl kötülük değil mutluluk kaynağı, vadettikleri günah değil cömertlik olarak yorumlanabilir. Ya da romanın kendisi “ciltlerde gizlenen arkaik mitlerle karışmış” bir anlatı mıdır veya Kerime Nadir kötülüğün bu çok girift ve nazik doğasını yansıtabilmiş midir? Herhalde bu konuda Lovecraft’a kulak vermek gerekir: “İnsanın bu gölgeli delilik dağlarının eteklerinde kendi hayal gücüne mukayyet olması lazım.”
1. Kerime Nadir, Dehşet Gecesi (İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 2019), 23.
2. Bir insanı diğeriyle karıştırma. Fr.
3. Bram Stoker, Dracula (New York: Pocket Books), 29.
4. Carmen Maria Andras, “The Image of Transylvania in English Literature”, Journal of Dracula Studies: Vol.1, Article 7.
6. B.S., 56.
7. Cemal Kafadar, “Vampire Trouble Is More Serious Than the Mighty Plague”, The Land between Two Seas: Art on the Move in the Mediterranean and the Black Sea 1300–1700 (Brill: 2022), 132.
8. Florent Montaclair, Le Vampire dans la Littérature Romantique Française, 1820-1869 (Besançon: Presses universitaires de Franche-Comté, 2010), 19-29.
9. Bianconi, La Question d'Orient dévoilée, ou la Vérité sur la Turquie (Paris: Libraire Générale,1876), 128.
10. K.N., 54.
11. Edhem Eldem. “Le voyage à Nemrud Dağı d'Osman Hamdi Bey et Osgan Efendi (1883)” (Istanbul: Institut Français d'Études Anatoliennes-Georges Dumézil, 2010) Varia Anatolica, 23, 31.
12. Agm, 31-32.
13. Agm, 33.
14. J. Jeffrey Franklin, “The Economics of Immortality: The Demi-Immortal Oriental, Enlightenment Vitalism, and Political Economy in Dracula”, Believing in Victorian Times, 2012. 127-148.
15. Agm.
16. Özge Yücesoy, “Korku Edebiyatı (Gotik Edebiyat) ve Türk Romanındaki Örnekleri”, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2007.
17. Age.
18. Age.
19. Antoine de la Sale. La Salade (Paris: 1527).
20. K.N., 168.
21. Şiirin tamamı için: Kubla Khan.
22. K.N., 172.