Sanki simülasyon içinde yaşıyoruz. O kadar koptum ki insanlardan. Arada bir, bir empati dalgası geliyor, ama o da çok kısa sürüyor. Sürekli şunu soruyorum kendime: “Ben ne yapıyorum? Ben ne için uğraşıyorum? Şu an bunu mu yapmalıyım yoksa başka bir şey mi?” Sanki tüm gün bir soru havuzunun içinde yüzüyorum. “Hayatım hangi yöne gidiyor? Ders mi çalışmalıyım yoksa arkadaşlarımla mı olmalıyım?” Hiçbir şey benim kontrolümde değil gibi.
(17 yaş)
Arzu etmek. Bir şeye arzu duyabilmek. Arzulama kapasitesi, bir sonraki amacımızı oluşturmamız için en önemli itkilerden biridir. Lacan’a göre arzu, bireyin tümgüçlülük ya da her şeye yetebilme illüzyonu hasar gördüğü zaman, yani çocuğun annenin tüm ihtiyaçlarını karşılayamadığını anladığı andan itibaren oluşmaya başlar.1 Arzu, oluşmuş olan eksiklik hissinin tamamlanma arzusudur. Tam da bu nedenden ötürü arzunun tanımlı bir nesnesi olamaz; hiçbir nesne arzuyu doyurmaya yetmez. Lacan talep ve ihtiyaç kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiğinden de bahseder. Talep kavramının içinde ihtiyaç ve arzu bulunur, dolayısıyla ihtiyaç karşılansa bile arzu bitmez. Örneğin bir kitap okuyup mutlu olduktan sonra da kitap okuma arzumuz devam eder, güzel bir seyahate gittikten sonra bir seyahate daha gitmek isteriz, o gün arkadaşlarımızla çok güzel bir gün geçirmiş olsak da akşam bir film seyretmek isteyebiliriz. Arzu demek biraz da umut demek. Arzu nesnesi oluşturabilme umudu. Arzu nesnesine ulaşabilme umudu. Bu sefer ulaşamadıysan bir sonraki sefer ulaşabilme umudu. Arzunla nesnesi arasına bildiğin yolları döşeyebilme inanışı: “Çalışırsam olur! Sabredersem olur!”
Görmek. Görülmek. Göstermek. Bir bebeğin annenin gözlerindeki yansımasını kendilik algısı için bir ayna kılmasından başlayarak “Beni görüyor musun anne? Bak nasıl yapıyorum anne!” evresine geçmesi. Birey her yaşında karşısındaki kişinin gözünde bir pırıltı yaratmayı ister. Bu pırıltı için neler yapılmaz ki? Sosyal medyaya en şen şakrak, en güneş ışıklı fotoğraflar konur, başarı hikâyeleri aile WhatsApp gruplarına atılır, zaman zaman beyaz yalanlar söylenir. Görülme arzusu da umudu barındırır. Görülme umudu. Kendi hayal ettiği gibi görülme umudu. Lacan’ın “ayna evresi”nde2 tanımladığı gibi, aynada kendini tüm görme, tam olduğuna inanma illüzyonunu yeniden yaşayabilme umududur görülme umudu.
Kucaklanmak. Tutulmak. Sarmalanmak. Winnicott tek başına bir bebekten bahsedilemeyeceğini söyler. Bebek her zaman annesi/bakımvereniyle birlikte var olur. Annenin bebeği hem fiziksel hem de ruhsal olarak tutuşu, bebeğin kendisini bir bütün olarak algılamasını sağlar, ona kendisini dış dünyaya karşı güçlü hissettirir. Bu gücün içselleşmesi gerekir ki daha sonra dış dünyaya karşı güçlü durulabilsin.
Geçmiş. Şimdi. Gelecek. “Şimdi”nin hem geçmişi hem geleceği barındırması. Her anın sayısız olasılık barındırması. Bu olasılıklardan en iyi olanını ortaya çıkarma beklentisi, hayali, planı. Kendini ortaya çıkarmak, kendini tanımlamak, kendini var etmek için hummalı bir çalışmaya girmek de içinde derin bir umudu barındırır.
Gençlik, arzunun, görülme isteğinin ve hayallerin belki de en yoğun yaşandığı dönemdir. En azından yakın zamana kadar böyleydi. Coşku, heyecan, dürtüsellik, hayal kurmak, saçmalamak, denemek, yanılmak, yürekten inanmak, sonra vazgeçmek, tutunmak, bırakmak, aşk, merak, gizem, biraz gösterip biraz içinde tutmak, peşinde koşmak, kovalanmak istemek, yasakları delmek, otoriteyle köşe kapmaca oynamak, çılgınlık, meydan okumak, gizli-açık rekabetler. Hepsi gençliğe dair. Arzular tavan. Hep bir sorgulama, hep bir şüphe, hep bir eyleme geçmeye hazır olma hâli.
Birkaç zamandır gençlik sallanmaya başladı. Friedrich-Ebert-Stiftung’un yaptığı araştırma, Türk gençlerinin %96’sının Türk insanının mutsuz olduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor.3 Gençlerin %64’ü ilk fırsatta yurtdışına gitmek istiyor. Belli ki bir şeyler yolunda gitmiyor.
Son yıllarda gençler neler neler yaşamadı ki? Pandemi. Pandemi, yüzünü yaşama, canlılığa, geleceğe dönmeyi arzulayan gençleri ölümle, hastalıkla, yetersizlikle, kısıtlılıklarla, en kaçmak, duymak, bilmek istemedikleri meselelerle karşı karşıya getirdi. Özel alanları yok oldu. Birbirlerinden mahrum kaldılar. Referansları yok oldu. Zaten kendi değerleri ile otoritenin değerleri giderek ayrışmaya başlamıştı. Gençler, toplumsal cinsiyet rolleri başta olmak üzere her türlü varsayımı sorgulayıp doğayı koruma, özgür olma, küresel iklim krizi, kadın-çocuk-hayvan-azınlık hakları, mülk edinme yerine gezip tozma gibi anlayışlara sahipken baskıyı, sorgulamadan kabullenme beklentisini kavrayamaz oldular. Pandemi arası İzmir depremi. “Bu labirentin bir çıkışı var mı gerçekten?” Bir de fiyatlar uçup gitmeye başlayınca, en basit hayaller bile iyice ulaşılmaz hâle geldi. Gençlerden hayallerini bir kenara koyup plan yapmaları beklendi, oysa ancak gelecek hayali olan kişi genç olabilirdi.
Düşler kırıldı, düş kurulamadı, kanatlar kırıldı, düşünceler kırıldı. Coşkular kırgındı. Duygular artık öfke, korku, dehşet, üzüntü, can sıkıntısı, umutsuzluk, karamsarlık, boşluk, yabancılaşma, umursamazlık olarak coşmaya başladı. “Sağım solum önüm arkam” kaygı. Korunmama hissi. Her yerde feri kaçmış gözler. “Yapsam n’olucak ki?” Her şey belirsizdi.
Tüm bunların üzerine 06.02.2023 depremi… Travma üstüne travma. Hayat aniden hızlı çekimde seyredilen bir filme dönüştü. Film o kadar hızlı akıyordu ki sahneleri tek tek algılamak olanaksızdı. Evler, sokaklar, tarlalar, ibadethaneler iskambil kâğıtları gibi yıkılmıştı. Parman,4 travma sözcüğünün kökenini eski Yunanca “titrosko” sözcüğünden aldığını belirtir. Anlamı “yara, bir dış şiddet tarafından oluşturulan zedelenme”. Bu deprem herkesin ruhuna battı.
İnsanın doğayla olan mücadelesi insanlık tarihi kadar eskidir. Hep zaferler kazandığına inanmıştır insan, her yere bayrak direklerini saplayabildiğine. Dünyaya bir yular takabildiğine ve dünyanın tüm sırlarını çözebildiğine inandıkça da kibri sınır tanımamaya başlamıştır. “Anthropocentrism/insanmerkezcilik” anlayışı dünya üzerindeki tüm yaşamdaşlarını kölesi gibi görmeye, her varlık onun emrine amadeymiş gibi algılamaya itmiştir onu. Konfor ihtirası her yeri yatayda ve dikeyde kaplamasıyla sonlanmıştır. Ancak içinde bir yerde dünyanın ve doğanın onsuz da var olmaya devam edeceğini bilir ve bu bilgi onu derinden yaralar. Kendi varlığının nedenini sorgulamak ise onda narsisistik bir incinme ve sonrasında da büyük bir öfke yaratır. Gençler, biraz da kendi tümgüçlülüklerini kanıtlamaya çalışan anne-babaların projelerini simgelerler.
Yaşamı geri dönülmez olarak değiştiren her büyük olay, her birey tarafından farklı algılanır ve dolayısıyla etkileme derecesi de farklı olur. Bu aslında her bireyin ölüm olgusuyla meselesinin ne olduğuyla da çok ilintilidir. Her travmatik yaşantı kişiye ölümlü olduğunu hatırlatır. Ehrlich,5 ölüm dürtüsü arttıkça haz ilkesinin gerilemeye başladığından bahseder. Ölümcül uyaranlar kişiyi ele geçirmeye başlar; kişinin kendini canlı hissetme, bağ kurma, arzu peşinde koşma, gözlerde pırıltı arama isteği giderek azalır. Artık bireyin meselesi en ilkel meseleye gerilemiştir: “Hayatta kalacak mıyım?” Göklere çevrilmesi gereken gözler, ayakların yerle temas ettiği yerdedir: “Sağlam mıyım?”
Depremden doğrudan etkilensin ya da etkilenmesin birçok genç tam da bu anı, bir bilgisayar oyunundaki “game over” olarak yaşadı. Artık oyun bitmişti onlar için. Sandalyelerinde geriye yaslanıp kahkahalarla gülmeye, bir gülüp bir ağlamaya başladılar. Kimisi ekrana boş gözlerle bakakaldı, kimisi bilgisayarın kapağını taak diye kapattı, kimisi bilgisayara bir yumruk attı, kimisi arkadaşını arayıp ağzına geleni söyledi, kimisi oyunun yapımcılarını dövmeyi planladı, kimisi oyunun hileli olduğunu savundu, kimisi annesinin kucağına yattı, kimisi kendi oyununu yaratmaya karar verdi, kimisi oyun oynamaya tövbe etti, kimisi başka bir oyuna transfer olmayı düşündü, kimisi de yorganı kafasına çekip uyudu.
Umut, biraz da olsa kendi oyununu yaratmaya karar verendeydi. Onun da işi çok zordu. Diğer “game over” mağdurlarıyla dayanışmaya mı girseydi, bir oyun yapım şirketinden yeni bir oyun mu alsaydı yoksa nasıl oyun tasarlanacağını mı öğrenseydi? Her arzusu bir engele çarpıyordu! Oyun oynamayı bırakmak yaşamdan vazgeçmek demekti. Kime yüzünü dönse içi daha da solgunlaşıyordu. Eldeki güç hiçbir şeye yetmiyordu. Sesini çıkarsa değerbilmezlikle, çabasızlıkla, hazırcılıkla, kolaycılıkla, suçlanıyordu. Kendisi “game over” yaşamıştı, ama bilgisayarı patlayanlar ya da bilgisayarını tümüyle kaybedenler de vardı. Şımarık ve değerbilmez miydi? Nankör? Sonuçta bilgisayarı vardı. Hayatta kalmanın suçluluğunu ve utancını duymaya başladı. Gerçekten ayıptı yaptığı. Galiba her girdiği sokak çıkmaz sokaktı. Derdi değersizleştirilen, acısını acımaya dönüştürmesi istenen biriydi. Doğru neydi? Yanlış neydi? Keşke bir yol göstereni olsaydı.
Jung’un “Kahraman” arketipini tam da bu noktada hatırlamakta yarar var.6 Kahraman, hiçbir zaman bir anda kahraman olmaz. Hikâyeler sıradan bir hayatla başlar, daha sonra Kahraman’ın başına türlü olaylar gelir ve Kahraman başarısızlık üstüne başarısızlık yaşar. Ancak yolculuğuna devam eder. Amacı Karanlık’ı alt etmektir. Artık annesinden ayrışmış, engelleri aşan, ergenlikten yetişkinliğe doğru geçmekte olan bir bireydir. Her Kahraman’ın, yolculuğunda destek aldığı kişiler vardır. Onlar Kahraman’ın yolculuğunu ciddiye alır ve ona destek olurlar, ona yol gösterirler. Onun dönüşümüne katkıda bulunurlar. Onun arzusuna saygı gösterir, ona hayranlıkla bakar, onu sarmalar, geçmişten geleceğe gitmesinde ona rehberlik ederler.
Abbas Kiyarüstemi’nin 1987 yılında çekmiş olduğu Arkadaşın Evi Nerede? [Where is the Friend’s House?], 8 yaşındaki Ahmet’in, defterini okulda unutmuş olan arkadaşının yan köydeki evini bulmak üzere tek başına çıktığı yolculuğu anlatır. Küçük ölçekli bir “Kahramanın Yolculuğu” hikâyesidir bu. Ahmet, bu sorumluluğu o kadar ciddiye almıştır ki yetişkinlerin umursamazlığı, öfkesi, eleştirisi onu yolundan çeviremez. Ahmet’in arzusu canlıdır, niye vazgeçmesi gerektiğini kavrayamaz bir türlü.
“Game over” belki de zarların yeniden atıldığı andır. Binlerce parçadan yapılan devasa lego yapı yıkıldı, parçalarına ayrıldı. Şimdi kalan, toplanabilen parçalardan yeniden, muhtemelen daha küçük bir lego yapı oluşturulacak. Nasıl bir yapı tasarlanacak? Bu inşaatın içinde herkesin bir görevinin olması, herkesin kendini işe yarar hissetmesi, o bütüne bir katkıda bulunduğunu görmesi ne kadar besleyici olurdu. Katkının görülmesi ve takdir edilmesi, arzuların hep biraz eksik kalarak gelecek hayallerini canlı tutması da…
Kozanın içindeki tırtıl. Tırtıl önce bir yumurtanın içindedir, sonra o yumurtanın içinden çıkar. Uzun bir süre tırtıl olarak kalır. Sonra krizalit aşamasına geçer. İpekten ipliklerle kendine bir koza örer. Bu koza dışarıdan çok sakin gözükür. Oysa içinde hummalı bir çalışma devam eder. Tırtıl, o zamana kadar yediklerini sindirmek için kullandığı sıvıları şimdi kendi bedenini yok etmek için kullanır. Sonra bedenindeki tüm hücreler “hayali” hücrelere dönüşür. Artık her bir hücre bir diğeriyle aynı olasılıkları taşır, her hücre bedendeki herhangi bir bölümün hücresi olabilir. Hangi hücrenin kelebeğin kanadı hangisinin anteni olacağı belirsizdir. Kozanın içindeki bu mucizevi dönüşüm tamamlandıktan sonra kelebek kozasından çıkar. Neden var olduğunu sorgulamaz bile. Uçmaya başlar. Koca bir bütünün parçası olduğu zaten bilmesine gerek olmayan bir bilgidir onun için.
Bu büyük depremden sonra, darmadağınık olan ruhlar, arzular, hayaller de belki bir kozanın içinde mucizevi bir dönüşüm geçirip uçmaya hazır kanatlar olarak çıkar dışarı.
1. S. Halefioğlu, “J. Lacan: Ayna Evresi, Yabancılaşma, Ayrılma, Fallus, Baba’nın Adı, Cinsiyetlenme”, Çocuk ve Ergen Psikanalizi: Kuramlar ve Kavramlar, ed. N. Zabcı ve Ş. Postacı, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002).
2. Agy.
3. SOMDER Gençlik Araştırması, “Gençlerin yüzde 96,3’ü Türkiye’nin mutsuz olduğunu düşünüyor”, Bianet, 27 Kasım 2022
4. T. Parman, “Travma ve Yaratıcılık”, Psikanaliz Yazıları: Bireysel ve Toplumsal Travmalar-2 (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2017), 73-79.
5. S. Ehrlich, “Bu Kimin Travması? Muğlak Bir Kavrama Yeni Bir Bakış”, Psikanaliz Yazıları: Bireysel ve Toplumsal Travmalar-2 (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2017), 57-72.
6. Scott Jeffrey, “The Hero Archetype: Friend or Foe?”
