Kapı Birden Vuruldu*

Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de
küçücük bir gönülden içeri giremezsin.

—Hz. Ali

Hayatımızdan rastgele bir 24 saatlik kesit alsak, bu süre içinde en sık etkileşime girdiğimiz “şey” nedir acaba? Üzerimizde taşıdığımız şeyleri, mesela akıllı telefon veya tesbihleri, saymazsak eğer. Bu metnin iddiasına göre bu sorunun yanıtı kapılardır. Hem sayıca hem de çeşit olarak en fazla karşımıza çıkan şeyler şüphesiz kapılardır. Gün boyunca en sık tekrarlanan eylemimiz kapılardan girmek veya çıkmaktır. “Şüphesiz” diye özellikle vurguladım; zira her ne kadar en çok onları kullanıyor olsak da, kapılar gündelik hayatın küçük küçük hedeflere odaklı hareketliliği içinde hep arada kalır, araya gider, görmezden gelinir. Sonuçta her nereye girmek ya da her nereden çıkmak istiyorsak, bu hedefe yönelik aksiyonlar içerisinde kapılar hep ara bölgeler, eşikler veya geçiş noktaları olarak kullanılır ve arkamızda kalır. Girdiğimiz veya çıktığımız kapıya eğer özel bir önem atfedilmemişse, eylemlerimizin öyküsü içinde yer alacak bir unsur hâline asla gelmez kapılar.

Ama onlar oradadır. Önümüzde, arkamızda. Her yerde. Mekânlar arasında hareket etmeye başladığımız anda mutlaka bizi bekleyen kapılar vardır. Bu yazının amacı şeyler dünyasının müstakil bir üyesi olarak kapıya hakkını vermek. Ama bunu yapabilmek için kapılarla ilgili iki köklü anlayıştan kendimizi sıyırmamız gerekiyor. Kapılar birer mimari öğe olarak teknik, felsefi, görsel, biçimsel açılardan yoğun olarak ele alınıp incelenmiş, belli bir literatürün konusu hâline gelmiştir. Ben kapıları bu çerçevede konu etmiyorum. İkincisi, kapılar birer nesne olarak ve bilhassa estetik açıdan görsel sanatların ve fotoğrafçılığın da popüler konularından birisi olagelmiştir. Instagram’da tamamen kapı fotoğraflarından oluşan profiller bulunur ve buralarda izleyici kapıların formlarını, üzerlerindeki işlemeleri, ahşap oyma veya metal işçiliğini, dövme demirden detayları, dökme pirinçten figürlü tokmakları bir beğeni duygusuyla seyredip takdir etmeye davet edilir. Çerçeveleri içinde birer sanat yapıtı gibi muamele gören bu kapılar, girip-çıkmalık değil, adeta “bakmalık” kapılardır. Ben kapıları bu açıdan da konu etmiyorum. O zaman geriye ne kaldı diye sorarsanız, bu iki zengin “disiplin”den çok daha zengin, ama belki edebiyat dışında pek az keşfedilmeye çalışılmış, haritası çıkarılmamış uçsuz bucaksız bir mıntıkaya adım atacağım ve kapıları gündelik birer “şey” olarak ele alacağım.

Herhangi bir şeyi bir “şey” olarak düşünmenin, onu nesneleşmekten, dolayısıyla da donuk, durağan bir obje olmaktan kurtaran büyük bir artısı var. Kapıyı bir “şey” olarak düşündüğümüzde onun dinamizmine, onunla etkileşime girdiğimizde ortaya çıkan deneyim yaşatıcı, ruh hâli kurucu işlevine ve bunlara dair anlatılabilecek her şeye “kapı açmış” oluruz.1

Kapıları bu yazının ruhu açısından biraz zorlama bir tabirle “fenomenolojik” ve varoluşsal açıdan ele alan çalışmalar özellikle felsefe alanında az sayıda da olsa yapılmıştır. Örneğin Georg Simmel “Köprü ve Kapı” başlıklı kısa makalesinde yalnızca insana mahsus olduğunu öne sürdüğü ayırma ve birleştirme düşüncesinin köprü ve kapıda cisimleştiğini yazar. Kapıda, birleştirme ve ayırma aynı eylemin iki yüzünü oluşturur. İnsan, gerçekliğin kesintisiz yapısı ve uzamın sınırsızlığı içinden bir porsiyon almış, bir yapı inşa etmiş, böylece dünyanın geri kalanından ayrılmış bir mekân bütünlüğü oluşturmuştur. İnsanın kendine ayırdığı mekânla onun dışında kalan her şey arasında bağlantı kuran kapılar, içeri ve dışarı ayrımının da aşıldığı noktalardır. “İstendiğinde açılabildiği için, kapının kapatılması, basit, dümdüz duvara nazaran dışarida kalan her şey karşısında insana daha güçlü bir izolasyon duygusu verir. Duvarlar sessizdir, kapılar konuşur.”2 İnsanlar kapılar yoluyla çizmiş oldukları sınırları aşabilme özgürlüğünü de muhafaza eder. Sonluluk ve sonsuzluk, sınırlanmış ve sınırsızlık arasında sürekli geçişkenlik imkânı sağlayan sınırlardır kapılar: “Yaşam, izole edilmiş, ayrılmış bir varoluşun sınırlılığından olası her yöne gidebilen bir sınırsızlığa doğru dışarı akar kapıdan.”3

Gaston Bachelard’ın poetik bakışında da başrol oynar kapılar. Basit bir nesne olan kapının sahip olduğu metaforik derinlik tinsel dünyadaki her şeyi somutlaştırır. Yol açtığı imgelem zenginliği tereddütten cazibeye, arzudan güvenliğe, hoş karşılanmadan saygıya mümkün olan en geniş yelpazeyi sunar. “Eğer kapadığımız ve açtığımız tüm kapıların, yeniden açmak istediğimiz tüm kapıların hesabını çıkaracak olsaydık,” der Bachelard, “bütün yaşam öykümüzü anlatmamız gerekirdi”.4 Bu imgelem zenginliğine yol açan temel faktör kapının bir “gündüz düşü” tetikleyicisi olmasıdır. Bachelard’a göre kapı “yarı açık (aralık)” olanın temel imgesi, tüm evrenidir. “Varlığın nihai derinliklerini açığa kavuşturmanın cezbediciliği ve sır saklayan varlıkları fethetme arzusu” yarı açıklık imgesinin demlediği bir gündüz düşü değil midir?5 Bir yanda kapalı, sürgülenmiş, kilitlenmiş kapılar, diğer yanda açık, ardına kadar açık kapılar bambaşka iki gündüz düşü evrenine de kapı açar:

Mayıs gecelerinde kapıların çoğu kapalıyken bir tanesi hafifçe aralıktır. Onu usulca ittirmemiz yeter. Menteşeleri güzelce yağlanmıştır. Ve kaderimiz görünür hâle gelir.6

Simmel’in metninde kapı temel bir antropolojik veri olan ayırma-birleştirme fikrinin somutlaşmış hâli iken, Bachelard’ın fenomenolojisinde kümülatif olarak hayat öykümüzü oluşturan, kaderimizi göz önüne seren dramatik bir işlev kazanmıştır. Benzer bir anlam yoğunluğunu Martin Heidegger kapılara değindiğinde de hissederiz. Ona göre kapı salt içeriyi ve dışarıyı tanımlayan mimari bir öğe olmayıp, mesken tutan, ikamet eden Dasein’in mekânsallığının göstergesidir.7

Fakat her üç düşünürün kısaca değindiğimiz kapı nosyonlarına baktığımızda, kapının “gündelik” karşısında “aşkın” bir konum içerisinde anlamlandırıldığını görürüz. Antropolojik ve varoluşsal anlamlar kazanmıştır kapı. Belirli bir an içerisinde tek bir kapı karşısında su yüzüne çıkan imgelemi poetik merceğe alan Bachelard bile, günün sonunda ömür boyu açıp kapattığımız kapıların toplamının yaşam öykümüze denk geldiğini, aralık bir kapının ardında kaderimizin bizi beklediğini söyleyecek kadar yükseklere çıkar. Buna karşılık, yazının devamında bizi bekleyen uğraşı kapıya tam da gündelik bir şey olarak odaklanmak olmalıdır. Nihai ve büyük sonuçlar çıkarmadan, her gün açıp kapattığımız, girip çıktığımız kapılarla yaşadığımız o küçük hassasiyet anlarını yazıya dökme çabası…

fotoğraf: Atakan Ayşakar

Gıcırdayan Kapılar

Madem Bachelard’ın ilgi alanına “menteşeleri güzelce yağlanmış” kapılar giriyor, biz bunun diğer ucundaki gıcırdayan kapılarla başlayalım. Herkesin hayatında gıcırdayan kapılar olmuştur. Her ne kadar yeni inşaat teknolojileri sayesinde kasalarına şaşmaz bir kesinlikle oturan, belli belirsiz bir “klik” sesiyle kapanan “modern” kapılar yaygınlaşıyor olsa da o eski kuşak gıcırdayan kapılar sahneyi tamamen terk etmiş değil. Evde veya işyerinde olsun, umumi tuvaletlerde olsun mutlaka gıcırdayan bir kapı girer hayatımıza. Ve eğer her tür olumsuz dışsal faktörden etkilenen hassas bir ruha sahip değilsek, bu kapıları yağlamayı da uzun süre ihmal ederiz veya ihmal edilmiş olduğunu görürüz. “İhmal edilen şeyler” diye bir kategori açsaydık, kapılar bu açıdan belki de en önde gelen şeylerden olurdu.

Peki kapı gıcırdadığında ne olur? Kapıyı gıcırdatanın kim olduğuna göre değişen farklı senaryolar ortaya çıkar. Örneğin biz mekân içerisinde otururken, başka birileri (ev sakinleri de olabilir) girip çıktıkları kapıları gıcırdatıyorsa bir romanda okuyabileceğimiz şu cümle gündelik hayatımızda da gerçeklik kazanıverir: “Kapının gıcırtısı duyuldu önce. Sonra yaklaşan ayak sesleri.” Böyle anlarda, kapının gıcırtısı can sıkıcı bir ses olmanın ötesinde, bize mekân içinde nerelere girip çıkıldığını anons eden bir bilgi kaynağına dönüşür. Her kapının gıcırtısının kendine has, biricik bir ses tonu olduğunu da unutmayalım. Böylece, çok kişinin kullandığı bir mekândaki tüm sirkülasyonu işitsel yollarla haritalama imkânı elde ederiz. Eğer mekânı kullanan kişilerin ve gıcırdayan kapının belirli ve sürekli olduğu bir denklem içindeysek, kapının gıcırtısı bir süre sonra kapının kabahati olmaktan çıkar ve öfkemiz onu gıcırdatan kişiye de yönelebilir. Ancak, bazen gıcırdayan kapının anons ettiği haber yanıltıcı da olabilir. Kimsenin açıp kapamadığı, yalnızca hava akımıyla gıcırdayan ve “ben buradayım” diyen kapılar da vardır. Senaryonun diğer versiyonunda kapıyı gıcırdatan bizim açıp kapayışımız da olabilir. Sessiz bir çalışma ortamında böyle bir kapıyı açmak zorunda kaldığımızı düşünelim. Ya da bizden başka sakinlerin de bulunduğu bir evde gece yarısı tuvalete kalktığımızı ve gıcırdayan bir kapıyı açacak oluşumuzu. Böyle durumlarda yaşadığımız mahcubiyet duygusunu, kapıyı gıcırdatmadan açmak veya kapamak için gösterdiğimiz azami dikkati, ürkek çabayı, “Acaba tek seferde hızla mı açsam, yoksa usul usul, yavaşça mı itsem daha az gıcırdar?” sorusuyla iki seçenek arasında gidip gelişimizi kim yaşamamıştır ki?

Zor Açılan Kapılar

Normal görünen bazı kapıları açmak çeşitli mekanik kusurlar sebebiyle çok büyük güç ve çaba harcamanızı gerektirir. Bu kapı ailesine kısaca “zor açılan kapılar” diyoruz. En bilinen versiyonu “itme yayı” veya “yaylı kapı kapatıcı” diye anılan donanıma sahip kapılardır. Menteşelere belli bir güç uygulayan bu donanım sayesinde, açıp girdikten veya çıktıktan sonra kapımız yavaş yavaş ve otomatik olarak kapanır. Başta apartman kapıları olmak üzere bu tür kapıları işyerlerinde, okullarda, hastanelerde, dükkân girişlerinde ve birçok başka mekânda görür ve kullanırız. Fakat bu mekanizmanın ayarları bozulduğunda veya yaylar eskiyip ağırlaştığında çok nahoş bir durumla karşılaşırız. Bu tür kapıları itmek veya çekmek için bedenimize kayıtlı belirli bir hareket ve uygulanacak belirli bir güç vardır. Ama bunlar zor açılan kapılara sökmez. Kapının gösterdiği dirençten, onu açmak için elinizle itmenin yetmeyeceğini hemen anlarsınız. Bu durumda tüm bedeninizi devreye sokmanız icap edecektir. Kalçamız, omzumuz, göğsümüz, hatta bazen tüm vücudumuzla kapıya yükleniriz ve hareketlenen kapıyla adeta yekvücut olmuş hâlde içeri gireriz. İşin acı tarafı, bu kapıları açmak için sarfettiğiniz eforu ve bedeninizi soktuğunuz tuhaf şekilleri ödüllendirmek için içeride bekleyen bir şey de yoktur genellikle. Sıradan bir kapıdan sıradan bir giriş yapmışsınızdır. Oranızı buranızı çürüttüğünüzle kalırsınız. Daha kötü senaryo, böyle bir kapının önünde eliniz kolunuz eşyalarla, torbalarla dolu olarak bulunmanızdır. Böyle bir durumda arkamızı dönüp, geri geri yaklaşarak kaba etlerimizi devreye sokmamız kaçınılmazdır.

Zor açılan kapıların bir alt türü daha vardır. Bunlara “zor başlayıp kolay açılan kapılar” desek yeridir. Yine mekanik nedenlerle yayı ağırlaşmış kapımız can havliyle itildikten bir süre sonra fikir değiştirir ve boşalmış bir zemberek gibi ileri atılıverir. Yarı yolda kolay açılmaya karar veren bu kapılar, şakacı kapılardır ve tek dertleri bize tuzak kurmaktır. Tüm gücümüzü, tüm ağırlığımızı vermişken, kapı bir noktada boşa gelir ve hızla ardına kadar açılırken bizi de yanında götürür. Dengemiz bozulur ve itme gücümüzün ivmesiyle içeriye paldır küldür gireriz; tabii yerlere düşmezsek. Kapı da bazen o hızla “daaan” diye duvara vurur. Bunun bir başka versiyonu kasasına sıkışmış kapılardır, bunların itme yayına sahip olması gerekmez. Herhangi bir kapı bu durumu yaşayabilir ve yaşatabilir. Kapıyı olağan gücümüzle ittirdiğimizde yerinden oynamadığını görürüz. Daha fazla güç verdiğimizde ise aniden kasasından kurtulan kapı bir önceki örnekteki gibi kanatlanmaya başlar. İçeriye paldır küldür girerken bizi gören kimse olup olmadığını daha bir dikkatle kontrol ederiz.

Sürgülü kapılar da zor açılan kapılar sınıfına dahildir. Buradaki zorluk kapının yayından veya kasasından kaynaklanmaz ama. Kapının sürgüsü illaki sıkışır; açarken de kapatırken de. Yağ gibi kayanı pek görülmüş değildir. Örneğin bir umumi tuvalet kabininden çıkarken, kapatmış olduğumuz sürgüyü açmak minik bir bilek güreşine dönüşebilir. Acaba burada kapalı mı kalacağız diye bir endişe de kaplar içimizi. O hâlde sürgüyü açmak için zorlarken, bir anda engelinden kurtulup hareketlenen sürgü elimizi yaralayabilir. Bu travma tanıdığım birçok kişinin kapıyı sürgülemeyi bırakmasına yol açmıştır.

Hep Açılmak İsteyen Kapılar

Bazı kapılar siz ne kadar kapatmaya çalışsanız da kapanmamakta ısrar eder. Bunları genel olarak “vazifesini ihmal eden kapılar” diye de niteleyebiliriz. Dairenizin, ofisinizin kapısı mesela, azıcık aralık dursun istersiniz, yetmez. İllaki yavaş yavaş hareketlenip ardına kadar açılır. Hele ki böyle kapılarla ilk defa girdiğiniz bir mekânda karşılaşırsanız başınız belada demektir. Kapı belki zaten açıktır veya her nasılsa sizden önce birileri kapatmayı başarmıştır. Kapıyı açıp içeri girersiniz. Hadi, sahneye başkalarını da koyalım. İçerde de çalışan, oturan insanlar vardır. İçeri girince kapıyı arkanızdan kapatıp oradakilere derdinizi anlatacaksınız, işinizi göreceksiniz. Fakat, hayır, tam ağzınızı açıp konuşmaya başlarken, kapının gıcır diye tekrar açıldığını duyarsınız veya göz ucuyla görürsünüz. Ortama girişiniz kesintiye uğramış, ertelenmiştir. İçerdekilere karşı duruşunuzda bir sendeleme meydana gelmiştir. Dönüp kapıyı tekrar kapatmayı denersiniz ve belki tekrar. Siz bu şekilde çabalarken, içeridekilerin bakışları artık sizin üzerinizdedir. Havada sessiz bir bekleyiş vardır, “Şu kapıyı kapatmayı becerse de ne istiyor onu söylese” der gibilerdir. İçerdekilerden vicdanlı ve kapının huyuna aşina birisi, “Bırakın öyle kalsın” diyecektir. Ama o andan itibaren ve orada geçirdiğiniz kısa süre boyunca “kapıyı kapatamayan kişi” kimliği üzerinize yapışacaktır.

Hep açılmak isteyen kapıların bir versiyonu daha vardır ki artık onlara “kifayetsiz kapılar” demek gerekir. Doğru düzgün kapanmayı bilmeyen bu kapılar, sürekli açılmak istemekle kalmaz, cereyana kapılıp durmadan bir oraya bir buraya çarparlar. Huzur kalmamıştır.

İtelim mi, Çekelim mi?

Özellikle kamusal mekânlarda bulunan yaylı kapılar karşısında günaşırı yaşadığımız ikileme “itelim mi, çekelim mi” başlığını vermek yerinde olur. İtilmesi gerekirken çekilecek gibi görünen, çekilmesi gerekirken itilecek gibi görünen kapılar, tasarım camiasının yıllardır nihai çözüme kavuşturamadığı bir sorundur. Bilişsel bilimci Donald A. Norman, 1990’larda bu ve benzeri tasarım problemlerine el atmış, James J. Gibson’un affordance8 kavramı ışığında çözümler önermiştir.9 İtilecek kapılar, yatay eksende ve uzunlamasına itme çubuklarıyla, çekilecek olanlar ise dikey yönlü kısa çekme kollarıyla donatılmalıdır. Ancak, kullanıcı dünyasında kafalar bunca yıldır öylesine karışmıştır ki, bu kadar saf ve dolaysız algısallığa dayanan bir prensibin kapı tasarımına bire bir uygulandığı durumlarda bile, itme-çekme ikilemi yaşanmakta, hatalar yapılmaya devam etmektedir. “İtiniz” veya “çekiniz” ibareli etiket veya plakalar, en doğru tasarıma sahip kapılara bile takılmakta, itme-çekme kargaşasına yazılı açıklık da getirilmektedir. Bunların mevcut olmadığı yerde, meşhur A4 kâğıdımız ve poşet dosyamız devreye girmekte, elde hazırlanan yönergeler kapılara yapıştırılmaktadır. 

Temassız Kapılar

Teknoloji geliştikçe temassız bir kültüre geçiş yaptığımız aşikâr. Fotosel ve sensörler sayesinde kapılar da uygarlığın bu nimetinden nasiplerini almakta. Böyle kapılarda öngörülen senaryo şudur: Biz kapıya doğru yaklaşırken, belli bir mesafede kapı bizi algılar ve açılır. Fakat gündelik hayat türlü çeşitli azizlikleriyle öngörülen senaryoları boşa çıkarmaya azmetmiş gibidir.

Kullanılan fotosel veya sensörün menzili, hassasiyeti, görüş açısı gibi unsurların ayarı doğru yapılmamış olabilir. Bu, tahmin ettiğinizden de sık karşılaşılan bir durumdur. Ayarlar zaman içinde bozulmuş da olabilir. Böyle durumlarda, girmek-çıkmak istediğimiz kapılarla aramızda bir saklambaç oyunu başlayacaktır. En sık rastlanan durum tam karşıdan yaklaşmazsak bizi algılamayan fotosel nedeniyle kapının açılmamasıdır. Farkında olmadan kapıya çapraz bir açıdan yaklaşmış olabiliriz; kapı da camlı bir kapı olsun diyelim. Açılmayan kapının önünde feci bir beceriksizlik ve çaresizlik hissiyle baş başa kalırız. “Ama” deriz, “önümden gidenler rahat rahat girmişti, kapı açılmıştı.” İçerden durumumuzu görenler –ki, onlar yaşanan o anın otoriteleri kesiliverir– bize işaret edip, doğru açıya yönlendirmeye çalışır; o anın sersemliğiyle bize ne anlatmak istediklerini de tam anlayamayız. Ne söylemeye çalışıyorlar acaba? İşte tam o sırada elini kolunu sallayarak birisi gelir, kapı “tıss” diye açılır (doğru açıdan kapıya yaklaşmıştır o). Tabii biz de hemen fırsatı değerlendirip içeri dalarız. Ama girer girmez hemencecik “Çevreden bana bakan var mı?” diye mahcubiyet dolu gözlerle ortamı tararız. Hatta kapıyı açan ve sayesinde benim de içeri girdiğim kişi bana küçümseyen bir bakış attı mı diye birkaç dakika içimiz içimizi yer. Sıradan bir mekâna giriş eylemi, özgüvenimizin yerle bir olduğu bir ana dönüşür.

Bugün yaygınlaşan başka bir temassız kapı türü de, elimizi bir sensöre gösterdiğimiz zaman açılan kapılardır. Bu küçük ritüel adeta bizden bir nezaket gösterisi yapmamızı talep etmektedir. Elimizle kapıyı selamlayıp gireriz içeri.

Hevesli fotosel diye adlandırılabilecek bir tür daha vardır. Bu kapılarda fotoselin menzili çok uzundur ve geniş bir açıya ayarlanmıştır. Bir mağazaya girdiniz örneğin. Mağaza içerisinde geziniyor, etrafa, ürünlere bakıyorsunuz. Kapının “tıss” diye açıldığını duyarsınız. İlk önce üstünüze alınmazsınız, belki başka bir müşteri girmiş veya çıkmıştır. Ama devam ettikçe, kimsenin girip çıkmadığını fark edersiniz. Kapı sizin mağaza içindeki hareketlerinizi algılamakta, sizin için açılıp kapanmaktadır. Böyle durumlarda mağazanın diplerine doğru ilerleyip fotoselin menzilinden çıkmaya çalışırsınız. Tabii, böylece belki de bakmayı istediğiniz ürünlerden de uzaklaşmış olursunuz.

Son olarak iki kanadı tıslayarak açılan asansör kapılarının bize oynadığı oyunlardan söz etmemiz gerek. Normal durumda, asansör kapısı açılınca kabine gireriz. Sensörler başka kimsenin geçtiğini algılamayınca kapının kanatları kapanır ve asansör yolculuğu devam eder. Fakat içerisi oldukça dolu bir asansöre bindiğimiz durumları anımsayalım. Kapı açılır, içeri gireriz, ama çok fazla da ilerleyemeyiz. Zaten kısa sürecek bir yolculuktur diyerek kalabalığa tahammül etmeye hazırızdır. Ama kabindeki kalabalık bize tahammül edecek midir? Nitekim, kapı ağzına çok yakın durduğumuz için bedenimiz sensörün o keskin bakışından kurtulmuş olsa da, sırtımızdaki çanta radara takılıverir. Ve tam kapanacakken kapı yeniden açılır. Asansör yolculuğu başlayamamıştır. Daha aşağı katlardan binmiş olanlar zaten sıkılmıştır ve sizin çantanız yüzünden bir türlü kapanmayan o kapı için sizi suçlayan gözlerle bakmaya başlarlar. Bir tanesi, “çantanız” der, sizi biraz daha içeri doğru çekerler. Ama gecikmelerine neden olduğunuz için asansör ahalisiyle aranızda doğacak o 10-15 saniyelik medeni ilişki en baştan zarar görmüştür.

Süzgeç Kapılar

Bu kapıların özelliği bazı şeyleri içeri alırken, diğerlerini dışarıda tutmasıdır. Bir diğer versiyonu da bilhassa içeri giriş anlarında kalabalık ve düzensiz hareket eden insan gruplarını belirli bir intizam içerisinde mekâna almasıdır.

İlk gruba telli kapıları örnek verebiliriz. Bu kapılar havayı ve ışığı geçirir, ama sinek ve diğer haşaratı dışarıda tutmayı amaçlar. Bahçe kapıları da benzer bir işlev görebilir. Giren veya çıkan insanların bu kapıyı açması kolaydır; zaten boyları yüksek olmadığından içeriye veya dışarıya görsel erişim de sağlarlar. Bu tür bahçe kapılarının esas işlevi köpek, domuz gibi hayvan fertlerinin içeri girmesini önlemek, onları süzmektir. Ayrıca, bu kapılar hakiki bir koruma sağlamasa da, gelene geçene bir mülkiyet bildirgesi deklare eder, adeta “destursuz girme” demek isterler.

Süzgeç kapının bir diğer örneği işyerleri gibi yarı-kamusal binalarda bulunan, tamamı veya büyük bölümü camlı kapılardır. Bunlar karşımıza en sık akvaryum diye tabir edilen ofis mekânlarında çıkar. Biz içeridekini, içerideki bizi görür. Mahremiyet sağlamak değildir bu kapıların amacı, hatta tersine, özellikle içeride birisi varsa girilir bu kapılardan. Görüntüyü de mahremiyeti de süzmeyen bu kapılar, sadece sesleri (o da kısmen) ve bedenleri süzer. Eskiden kalma bir alışkanlıkla, girerken bu kapıları yine de tıklarız.

Alışveriş merkezlerinin ve birçok kamusal binanın girişinde bulunan süzgeç kapıların işlevi ise hem dışarıdan soğuk hava girmesini önlemek, hem de kalabalık grupların içeriye giriş trafiğini düzenlemektir. Bunlar, çokluk ve düzensizliği süzerek, tekillik ve düzen üreten kapılardır. Bu amaç için çoğunlukla üç veya dört kanatlı döner kapılar kullanılır. Kanatların ayırdığı bölmelere birer ikişer giren insanlar önce yavaşlatılmış, sonra da teker teker içeri alınmış olur. Böylece, içeride bir kontrol yapılacaksa, girenlerin güvenlik görevlisinin ve x-ray cihazının önünde düzgünce sıralanması, elini kolunu sallayarak içeri girmek isteyenlerin durdurulması ve trafikte tıkanıklık oluşmaması sağlanır. Bu kapıların işlevi turnikelere de benzer biraz. Ancak, bu tür döner kapıların bir de otomatik olanları vardır ki yeri geldiğinde büyük stres kaynağı olabilir. Kapı sürekli olarak belli bir hızda dönmektedir. Girmek için bekleşenler açıklığa denk gelen bölmeye kendilerini bölük bölük atarlar ve kanadın dönüş hızına göre adımlarını ayarlayarak ilerlemeye başlarlar. Fakat herkesin yürüyüş temposu farklıdır; yaşlısı vardır, çocuklusu vardır; bedenler oraya gelirken tutturdukları tempoyu aksiyon olarak muhafaza etmektedir. Sonuçta birileri ya geri kalacak ya da fazla hızlı ilerleyecektir. Otomatik döner kapı ise böyle durumlara karşı tavizsizdir. Önden veya arkadan temas ettiğiniz anda kanatlar durur. İçerdekiler üst üste binmeye başlar ve o anda başlar dönerek girişi sekteye uğratan o sersemi bulmaya çalışır. Bu tür kapıların hareketi biraz montaj hattının işleyişine benzer. İnsanlardan makinenin ritmine uyması ve hareketlerini standardize etmesi beklenmektedir. Özgür ruhları en çok bunaltan kapılardan biridir otomatik döner kapılar.

Apartman Dış Kapıları

Eskiden bir tanıdığımızı ziyarete gittiğimizde, apartman dış kapısının yanında bulunan bir dizi kapı zilini görürdük. Hatta bu zillerin yanlarında daire sakinlerinin isimleri yazardı. Aradığımız dairenin zilini bulur, basardık. Onlar da yukardan otomatiğe basıp kapıyı açardı. Her şey bu kadar basitti. Bugün artık bir apartmana geldiğimizde türlü türlü arayüze sahip, çeşitli işlemler yapılması gereken kapılar çıkıyor karşımıza. Şifre girilenler, daire numarası girip x, y, z tuşlarına basılması gerekenler… Maalesef bunların belirli bir standardı da yoktur. Bazı kapılarda yapılması gereken işlem sıralaması diğerlerinden farklıdır, numarayı girdikten önce ve sonra basılması gereken tuşlar da. Bu kapıların en kötü tarafı, içerideki arkadaşınızı telefonla arayıp kapıyı açtıramıyor oluşunuzdur. İllaki o tuhaf ve kapıdan kapıya değişen algoritmalı işlemleri yapmanız gerekir. Eğer sık gittiğiniz bir apartman değilse, bunları ezberleyip, öğrenmeniz de bir işe yaramaz. Başka bir kapı karşınıza bambaşka bir bilmece çıkaracaktır.

Bir apartman kapısı önünde kafası karışık ve çaresiz hâlde çırpınırken apartman sakinlerinden birilerinin dışarıdan gelip kapıyı açmaları ve sizi de içeri almaları rahat bir nefes aldırır. Fakat yerine göre, “kime geldiniz” diye sorguya çekilmeniz de olasıdır. Bu esnada ziyaretine gideceğiniz arkadaşınız yaşadığınız bu müşkül durumdan habersiz huzur içinde ev hayatını sürmektedir.

Adorno’nun Kapıları

Şimdi tali bir yola girelim ve Theodor Adorno’nun Minima Moralia adlı eserinde kısaca değindiği kapılarla ilgili görüşlerine göz atalım. Bunu yazının bu noktasında yapmak anlamlı geliyor çünkü Adorno’nun örneklediği kapılar tam da şu ana dek incelediğimiz türde kapılara denk geliyor.

“Kapıyı Vurmadan Girin” başlıklı fragmanda, Adorno 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan teknolojik atılımın gündelik hayattaki ve insan ruhundaki yansımalarını kritik eder.10 Teknoloji sayesinde ortaya çıkan ve yaşama çevresini kuşatan yeni nesneler dünyası, insandan talep ettiği jestler aracılığıyla onu yeni bir çehreye büründürmektedir. Bu talepler karşısında insanın hareketleri duraksama, düşüncelilik ve incelik gibi unsurlardan arınmakta, böylece insanın kendisi de daha dakik ve kaba bir varlık hâline gelmektedir. Diğer bir deyişle, bazı usuller kaybolurken, yeni davranış biçimleri ortaya çıkmaktadır:

Böylece, sözgelimi bir kapıyı yavaşça, sessizce ama sıkıca kapatma yeteneği de yitiriliyor. Arabaların ve buzdolaplarınınkiler çarpılarak kapatılmak zorunda; kimi kapılarsa kendiliklerinden kapanıyor, içeri girenleri arkalarına bakmama ve kendilerini kabul eden evi korumama gibi nezaketsizliklere mahkûm ederek.11

Yumuşak kapı mandallarının yerini çevrilen tokmakların almasını da ekleyip, kapıdan farklı bazı örnekleri de saydıktan sonra Adorno argümanını şöyle neticelendirir: Teknolojik dönüşümün yarattığı şeyler dünyasının biz kullanıcılardan talep ettiği davranışlar Faşist zorbalıkta görülen sert, kaba, durmak bilmez savrukluğa fena hâlde benzemektedir. Adorno’ya göre bunun altında yatan temel neden, modern teknoloji çağında nesnelerin katıksız biçimde işlevsellik yasasının hükmüne girmiş ve bu yasa uyarınca tasarlanıyor ve üretiliyor oluşudur. Salt işlevsel nesne ile kullanıcıyı onunla operasyonel düzlemde bir etkileşime davet eder, diğer olasılıklara ket vurur. Deneyimin solup gitmesinin sorumlularından biri de insanlar kadar nesneleri de özgürlükten yoksun bırakan işlevsellik yasasıdır Adorno’ya göre. Şimdi bunları yukarda tartıştığımız kapı örnekleriyle birlikte bir kez daha düşünün bakalım. Çok tanıdık gelmiyor mu?

fotoğraf: Atakan Ayşakar

Taşıt Araçlarının Kapıları

Kapılardan her günkü giriş çıkışlarımız arasında indiğimiz bindiğimiz taşıt araçlarının kapıları da büyük bir yer tutar. Hareketli mekânlara ait bu kapılar, sabit, mimari yapılarınkine göre bazı farklılıklar gösterir. Teknolojik donanım, malzeme gibi unsurlar açısından diğerlerinden ayrılan bu kapılardan girmek ve çıkmak için de farklı jestler ve beden pozisyonları gerekir.

Otomobil kapılarından girerken ayakta durur hâlden oturur bir pozisyona geçeriz. Hatta, alçak kasalı, yere yakın bir spor otomobile biniyorsak, tersine bir evrim geçirip dik durmaktan emeklemeye geçiş yaparız. Minibüs-dolmuş kapılarından araca giriş yapmak bedensel kinestetik becerimize bir meydan okuma gibidir adeta. Kapıdan girip daha basamağa adımımızı atmadan aniden, hızla hareket eden aracın içinde henüz bir yere tutunmaya bile fırsat bulamadan dengemizi bulmamız gerekir. Böyle anlarda can havliyle içeridekilerin kollarına, omuzlarına tutunarak destek aldığımız vakidir.

Son yıllarda otomobil kapıları muazzam bir gelişim göstermiştir. Bugün artık özel olarak kapanma sesi bile tasarlanan bu kapılar karmaşık konturlarına rağmen ufak bir itme hareketiyle kapatıldığında yumuşacık bir sesle yerlerine muntazam biçimde oturur. Bu kapılar kapandığında kendinizi emniyette hissedersiniz. Öyle sallapati şeyler değillerdir. Kısık, ufak bir sesle bile olsa, kapının her yere oturduğunu mekân içinde sarmalandığınızı, hiçbir şeyin içeri sızamayacağını hissettirir size. Ezkaza eski model bir otomobil kullanıyorsanız ve kapıların ancak çarpılarak kapanmasına alıştıysanız, yeni model bir otomobilden inerken vay hâlinize. Beden hafızanıza kaydolmuş o sert kapatma hareketini yeni model bir otomobile uygularsanız, aracın sahibinden zılgıt yemeniz an meselesidir. Hele ki bu araç bir taksiyse.

Otobüs kapıları bambaşka bir alemdir, hele ki metrobüs kapıları. Çok sert ve hızlı bir hareketle kapanır. Ama kimsenin ayağına dolanmaz, itip kakmaz içeride eşikte bekleşenleri. Tam tersine, eşikteki herkesi, şöyle sert ama güvenilir bir bodyguard’ın tartaklamasıyla içeri doğru süpürerek kapanır. Haşin bir kapıdır, ama insanlar kapı tarafından itilip kakılmaya pek aldırış etmez böyle anlarda. Maksat hasıl olmuş, metrobüse binilmiştir.

“Cabin crew slides armed and cross check” anonsunu duyduğumuzda ise, uçağın kapılarının kapatılacağını anlarız. Bu kapılar bana hep düdüklü tencere kapağını hatırlatır. Biraz düşünürsek uçak kapılarının aslında düdüklü tencere kapaklarıyla aynı işlevi gördüğünü fark ederiz. İkisi de basınç farkını korumayı amaçlayan izolasyon kapılarıdır. Fakat düdüklü tencere örneği bir uçak yolculuğunun başında aklınıza gelirse, kaygı seviyenizin yükselmesine engel olamazsınız.

Giyotin Kapılar

Giyotin kapılar aslında bir taraftan taşıt aracı kapılarına, diğer taraftan iki kanatlı otomatik kapılar ailesine mensuptur. Bu kapıların kanatları sağdan ve soldan birbirine doğru kayarak kapanır. Ancak, duyarlı asansör kapılarının aksine, bedeninizin bir parçası veya tümü araya girdiğinde durup tekrar açılmaz, kapanmaya devam eder ve arada ne varsa haşin bir biçimde sıkıştırır. Bu tür “tavizsiz” kapıları genellikle metrolarda görürüz. Metro vagonlarının tüm kapıları aynı anda açılır, belli bir süre açık kalır ve aynı anda kapanır. Bu kapıların, arada birisi kaldığında durmayıp kapanmaya devam etmesinin bir mantığı vardır aslında. Metro işletmek bir dakiklik işidir ve her durakta ne kadar durulacağı, kapıların kaç saniye açık kalması gerektiği hesaplanmıştır. Bu yüzden, metroya bindiniz bindiniz. Kapılar kapanırken vagona binmeye çalışmazsınız genellikle. Eğer binmeye çalışıp kapının kanatları arasında sıkışırsanız, ancak merkezden müdahale edilerek tekrar açılır kapılar. Böyle bir durumda kalırsanız, sizi kurtarmak için kapılar tekrar açılır ve hemen ardından anons gelir ve sizi iyiden iyiye afişe eder.

Saniyelerle geç kalmışsınız ve hayal kırıklığı içinde kayarak kapanan kapıya bakmaktasınız. İşte o anda vagonun içindeki yolcularla göz göze gelirsiniz. Kapı ağır ağır kapanırken sizin çaresiz bakışlarınıza içeridekilerden muhakkak “ne yapalım, kısmet değilmiş” diyen bir bakış yanıt verir. Metro kapıları bazen epik ritüellere sahne olabilir. Kapılar tam kapanmak üzereyken koşarak yetişirsiniz ve daracık kalan aralıktan bedeninizi kıvrak bir hareketle bükerek içeri süzülürsünüz, ardınızdan saniyenin onda biri kadar bir sürede kapılar kapanır. Günün kahramanı gibi hissedersiniz kendinizi. Metroya yetişmişsinizdir. Vagona böyle girdiğinizde içeridekilere muzaffer bir edayla bakmak raconun gereğidir.

Üzerinize Kapanan Kapılar

Kapalı kapılar ardında kendimizi emin ve güvende hissederiz. Fakat bu önerme ancak içeriye girip kapımızı biz kendimiz kapattıysak geçerli olabilir. Bir yere kendi isteğimiz dışında kapatıldıysak, bir yere atılıp üzerimize kapılar kapatıldıysa, selamet ve güven duygusu yaşamamız pek olası değildir.

Bizi hapsetmek için kapatılan kapıları düşünelim. Bunlar mutlaka ağır ve demirden yapılmış kapılar olmalıdır. İçeriye atıldıktan sonra üzerimize kapatıldığında “daaaan” diye haşin bir ses çıkmalı, bu ses kapı kapandıktan sonra bile mekân içinde yankılanmayı sürdürmelidir. Buna, art arda birkaç farklı kilitte dönen anahtar şakırtıları da eşlik etmelidir ki kodese kapatıldığımızı daha iyi idrak edelim.

Keza, suratınıza kapatılan kapılar da öyle kibar ve usulca kapanan kapılardan olmayacaktır. Kapatan taraf, kapıyı böyle durumlarda hızla ve çarparak kapatmayı ihmal etmemelidir. Dışarıda bırakıldığınızı, refüze edildiğinizi iliklerinize kadar hissetmeniz için bu kapıların kapanma sesi ve titreşimi bedeninize sirayet etmeli ve orada uzun süre kalmalıdır. Yüzünüze çarpılan kapılar, böyle teatral bir jesti dışa vurmalıdır.

Jean-Paul Sartre’ın Gizli Oturum12 adlı tiyatro oyununda ölmüş üç karakter öteki dünyada cezalarını sonsuza dek bir odaya birlikte kapatılarak çekmektedir. Inez, Garcin ve Estelle’in kapatıldığı bu odada pencere bulunmadığı gibi, ayna da yoktur. Dışarıdan sürgülenmiş kapı içeriden açılmamaktadır.13 Kapıyı ancak cehennemin oda hizmetlilerinden Garson açabilmektedir. Hizmetliyi çağırmak için kapının yanında bulunan zil, bazen çalışır, çalışsa da kapı her seferinde açılmaz. Görünen odur ki, cehennem azabı, kendini ötekinin bakışı altında nesneleşmiş hâlde görmeye yazgılı bireyin varoluşsal bunalımını üç karakterlik bir denkleme içkinleştiren, dünyaya dönük aşkınlık imkânını ortadan kaldıran bir kurguyu odanın hayata geçirmesi sayesinde yaşanacaktır.14 Nitekim, kefaretin yalnızca ötekinin kanaatinin kazanılmasıyla mümkün oluşu, üç kişilik kurguyla yaratılan asimetrinin her tür karşılıklı pazarlık imkânını ortadan kaldırışı ve kanaatlerin sonsuz manipüle edilebilirliği nedeniyle, her bir karakter bir diğerinin celladı hâline gelecektir çok kısa bir sürede. Çatışmanın doruğa çıktığı bir noktada, her nasılsa kapı açılıverir. Ama karakterlerin hiçbirisi dışarı çıkmaz. Kefarete erişmek için ikna edecek kimse yoktur dışarıda. Birbirlerinin yargısına mahkûm olmuşlardır. Cehennem, kişi için aşkınlığın ontolojik bir imkân olmaktan çıkmasıdır. Cehennem ötekilerdir.

Çarpılan Kapılar

Bir kapının çarpılması bizi yerimizden sıçratır; tepkimizi göstermek için bir kapıyı çarptığımız da olmuştur. Her iki olayın da maruz kalanlar üzerinde sarsıcı etkisi olur. Bunlara az sonra değineceğim. Ama ilk önce salt teknik sebeplerle çarpmamız icap eden kapılara bakalım. Kapının kolunda, dilinde bir bozukluk meydana gelmiştir. Ya da kapı sarkmış, kasasına düzgünce oturmamaya başlamıştır. Böyle kapıları düzgünce kapatmak imkânsızdır. Yerine oturması, tam olarak kapanması için onları sertçe kapatmamız, hatta çarpmamız gerekir. Sakin bir günün dingin ruh hâli içinde böyle bir kapıyı kapatmamız gerekirse, hiç hazır olmadığımız bir şiddet eylemine girişmemiz gerekecektir. Böyle bir eylemle kapıyı çarparak kapattıktan sonra da içimizde bir şeyler ayağa kalkmış olur, dinginlikten ve sükunetten eser kalmaz.

Öte yandan, çıkarken arkada bıraktıklarımıza tepkimizi, öfkemizi sergilemek istediğimiz, dramatik bir çıkış yapmak istediğimiz anlar da olur. Mekânı öyle bir terk edelim ki, biz çıktıktan çok sonra bile kalan(lar) üzerinde öfkemizin etkisi sürsün. Havada asılı kalsın. Böyle durumlarda kapıyı çarparak çıkarız ve kapıyı duygusal bir iletişim aracına dönüştürürüz. “Kapısını çarpıp çıkarak sizi hapsettiğim yerde öfkemle baş başa kalın” demek isteriz. Tam tersine, üstümüze çarpılan kapılar da olur. O zamanlarda odada durup havada asılı o öfkenin titreşimleriyle baş başa kalmak yerine bizim de o odayı bir süreliğine terk etmemiz haleti ruhiyemiz açısından en doğrusu olacaktır. Tabii biz çıkarken kapıyı aralık bırakalım ki havada birikmiş öfke havalanıp dağılsın.

Sevecen Kapılar

Sevecen kapılar, “bir an önce açsalar da girsek” diye can attığımız, mutlulukla karşılanacağımızı bildiğimiz, bize bu mesajı veren kapılardır. Örneğin, bir kapıya yaklaşırız, içeriden neşeli insan sesleri gelmektedir. Bazen güzel kokular da eşlik eder bu seslere kapının ardından. Fırından gelen bir kek kokusu ya da yeni demlenmiş bir kahve kokusu… Yemek kokuları çoğunlukla iticidir (başkalarının pişirdiği yemeğin kokusu her zaman hitap etmez bize). Ama ender olarak iştahımızı kabartan nefis bir yemek kokusu da olabilir. Kapıyı çalarız ve bir an önce içerideki neşeden payımızı almak için bekleriz.

Sevecen kapıların bir başka versiyonu, yukarda bahsedilen özelliklere ek olarak, çaldığımız, hatta daha yeni yaklaştığımız sırada ardından köpek havlaması gelen kapılardır. Köpek yeni birinin geldiğini hissetmiş, hatta kokumuzu aldığı için bizi tanımıştır. Heyecan içinde havlayarak sahiplerine gelişimizi anons etmektedir. Belki daire sakinleri arasında gelişimize en çok sevinen odur. Ama böylesine heyecanlı bir karşılama içimizi sevinçle doldurmaya yeter. Tabii, eğer köpeklerden korkmuyorsak.

Bir diğer sevecen kapı versiyonu, bir davete gittiğimizde çaldığımız kapılardır. İçerden yüksek volümlü bir müzik, birbirine karışan konuşma sesleri ve çınlayan kahkahalar duyulur. Geç kalmışızdır, bir an önce o cümbüşe dahil olmak isteriz. Tabii kapının çaldığını duyan birisi olursa.

Sevecen kapılar, duvar gibi ve ses geçirmez “soğuk kapılar”ın antitezidir.

Tereddüt Kapıları

Bir kapı ve bir insan ikilisini ele alalım. Duruma biraz daha odaklanalım: Kapalı bir kapının önünde birisi var; dışarıda. Belki bir süredir orada durmuş bekliyor, belki kapının önüne daha yeni varmış ya da son birkaç adımda kapıya ulaşacak. Kapıya dair nasıl bir imgelem vardır acaba zihninde? Kapının nasıl bir kapı olduğu, neye benzediği de önemli, ama, bir anlığına bunu bir yana bırakalım. Kapının ardında kim veya kimler var? Neler bekliyor onu? Bununla ilgili muhayyilesi nedir dışarıdakinin? Sıcaklık mı sarmıştır içini? Hasret, özlem, sabırsızlık, neşe, vuslat? Eve dönüş mü söz konusudur yoksa? Peki ya pişmanlık (şimdiden), şüphe, tereddüt, korku, kaygı? Bu bir husumet ve reddediliş kapısı mıdır yoksa?

Bir zamanlar tanıdık, bildik olan bu kapı artık yabancıdır. İçerideki dünyaya ait yaşantılar ve hatıralar kapının ardında kilitlidir artık. Evvelce onun için hep “kullanıma hazır” olan bu kapı artık ancak “el altında” durmaktadır.15 O artık bir el kapısıdır. Mütereddit durur bir süre, sonra kapıyı çalmadan oradan ayrılır. 

Beklenti Kapıları

Dışında yahut önünde durduğumuz tereddüt kapıları kadar, içeride oturup kulak kesildiğimiz beklenti kapıları da vardır. İçerideyizdir; ama, eksiğimizle içeride. Kapımız kapalıdır. Onun gelmesini bekleriz veya bir haberin. Gözümüz kapıda, kulağımız çalacak zilde. Kapılar işgüzardır ama. Biz isteriz ki başka kimse gelmesin. Kapı çalacaksa, sadece o geldiğinde çalsın. Kapılar ise bizi avutmayı adeta görev bilir. Beklenen gelmese de beklenmeyenler mutlaka kapıyı çalacaktır.

Kapı açılacak gireceğiz kapıdan çıkacağız çarparak kapıyı vuracağız açılmayan kapıyı kapatıp gireceğiz kapıdan içeri kapatıp kapıyı, kendimizi kapının ardına ardında duracağız kapıda kulağımız.

Ve, kapı birden vurulur.

_
{01.05.2025}
fotoğraf: Atakan Ayşakar

* Bu metnin fikri altyapısı ve genel ruhu Elif Büyükkeçeci ile yaptığımız “Şeyler” başlıklı yayımlanmamış çalışmadan filizlenmiştir. Okuduğunuz bu metne doğrudan ve dolaylı katkıları için yazar arkadaşıma teşekkürü borç bilirim. O çalışma yapılmış olmasaydı, bu yazı da olmazdı. Tuğba Özer, Simmel bağlantısına dikkatimi çekti ve ilgili makaleyi bulup bana yolladı. Ayrıca, yazının ön okumasını yapıp düzenlemeye dair çok yerinde önerilerde bulundu. Ne kadar teşekkür etsem azdır. Fotoğrafları Atakan Ayşakar çekti. Ona yazının çok erken, yarım yamalak bir taslağını verebilmiştim. Buna rağmen, aklımdan geçenleri ve yazının ruhunu yakalamayı başardı. Gönül dolusu teşekkür ederim. Yazının başlığını, Etgar Keret’in aynı adı taşıyan öykü kitabından ödünç aldım.

1. Duncan P. R. Patterson, fenomenolojik bir bakışla “pencereleri” ele aldığı makalesinde benzer bir yol tutmuştur. Normalde incelendiği şekliyle bizim için araçsal değerine göre değil, “kurucu güçleri” açısından ele almayı önerir pencereyi. Gündelik olanın, kullanım perspektifinden bize sağladığı faydadan ziyade, dünyayla karşılaşma ve müzakeremize, günbegün “oluşumuza” [becoming] nasıl katkıda bulunduğunu, iştirak ettiğini incelemektir amaç. Bkz., Patterson, Duncan P. R., “‘There’s Glass between Us’: A critical examination of ‘the window’ in art and architecture from Ancient Greece to the present day”, FORUM Ejournal 10 (June 2011): 1-21.

2. Simmel, Georg, “Bridge and Door”, Theory, Culture & Society. 1994. 11:5., s. 7.

3. Age, s. 8.

4. Bachelard, Gaston. The Poetics of Space. Boston: Beacon Press, 1994. s. 224.

5. Age, s. 222.

6. Age, s. 222.

7. Chan-Fai, Cheung, “Separation and Connection: Phenomenology of Door and Window”, Space, Time, and Culture içinde. Carr, David and Cheung Chan-Fai (eds). Dordrecht: Springer, 2004. s. 257

8. Norman, Donald A. The Design of Everyday Things. New York: Basic Books, 2013.

9. Gibson’un affordance kavramını Türkçede tam olarak karşılayan bir terim bulmak zordur. Benim tercihim “elverme” olmuştur.

10. Adorno, Theodor W. Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar. Çev. Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan. İstanbul: Metis Yayınları, 2000.

11. Age, s. 41.

12. Sartre, Jean-Paul. Gizli Oturum. Çev. Oktay Akbal. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı, 1964.

13. Eserin Fransızca orijinal başlığı Huis Clos, kapalı kapı veya kapalı oturum anlamına gelmektedir.

14. Chan-Fai. age, s. 260.

15. Age, s. 258.

Aren Kurtgözü, gündelik hayat, kapı, mekân, nesne (obje), şey, tasarım, ürün tasarımı