Göz alabildiğine uzanan düzlüğe, sonsuza dek bakabileceğim yüzlerce “masalsı” panoramik noktaya sahip bir tepe üzerine kurulu, binlerce yılın kadim kenti Mardin. Dik yamaçlardan aşağı akan ya da yukarı tırmanan sokaklar, sanki yekpare bir kayaya oyulmuş hissini veren sarı kalker taşından yapılmış evler, konaklar, sütunlar, kemerler… Ehhh ama off yaaa… Paket tur gezi rehberi yazısına benzedi bu! Mardin’e gidip böyle kitsch’leşmeden bir şeyler söylemenin yolu yok mu?
Tepenin zirvesindeki Mardin Kalesi’ne kadar tırmanamasam, tırmansam bile hassas bölge olması nedeniyle içine giremesem de, ben de gittim baktım sarıyla mavinin kesiştiği o çizgiye. Orada bitiyor gibi görünse de dünya, biliyorum ki hâlâ sürüyor 2011’den beri milyonlarca insanın hayatını mahveden savaş. Dümdüz güneye doğru bakmayayım deyip de bakışınızı nereye çevirirseniz çevirin, bir başka yıkım ve şiddete bakıyor oluyorsunuz. Ama görüyor musunuz?
Büyülü hava, sihirli kent, masalsı doku falan gibi, açık parfüm dükkânından sokağa üfürülen kokular meşhur Casablanca filminde de var. 1941 yılının sonunda herkesin ama herkesin yolu mutlaka Fas’ın Fransız sömürgesi olan o kentine akar. Tabii ki o sıralar turistik gezi yapmak için değil, Nazi mezaliminden kaçmak için gelirler, çünkü Amerika’ya sığınmak için gidebilecekleri dolambaçlı yolun bekleme salonu burasıdır. Beklerler, beklerler, beklerler… ta ki bir yolunu bulup, o “sihirli anahtar”a sahip olup uzaklara giden o uçağa binene kadar. Hem peşlerindeki zalimden hem işbirlikçi Vichy Hükümeti’nin kolluk kuvvetlerinden hem de birbirlerinden ikrâh etmişlerdir. Gelen her pırpır uçak “Rick’s Café Americain”in üzerinden kente inerken gözlerinden umudun gölgesi geçiverir sığınmacıların.
Yok, yok, filmin ana teması savaş nedeniyle yerinden edilenler, acılar, yıkım falan değil. Şimdiki moda deyimle bunlar hep “arka fon”, Casablanca kenti de öyle. Egzotik kokularla, renklerle bezeli, eğlenceli bir kafede, bazen neşeli bazen hüzünlü müzikler eşliğinde birbirini kovalayan konyaklar, viskiler, kokteyller, karaborsadan bulunmaya çalışılan vize belgesi için pazarlık yapanlarla, mücevherlerini yok pahasına satanlarla, parası yetmeyen sığınmacıların yalvarmaları arasında dolaşır. Tüm bunlar, dediğim gibi, asıl hikâye değil, sadece üzerindeki sos. Asıl dram iki erkek arasında seçim yapmak zorunda olan “esas kız” ile mağrur “esas oğlan”ın seyirciyi ağlatan hâlleridir. Dahası şu soru film boyunca seyircinin yüreğini titretir: Esas oğlanımız Humphrey Bogart (Rick), esas kızımız Ingrid Bergman’a, eski güzel günlerin hatırına, aşkını kalbine gömüp, kötülere karşı savaşan kahraman kocasıyla birlikte kaçmasına yardım edip ulvi bir amaca yardım edecek midir?
Sert dış görünümünün aksine babacan, yufka yürekli biri olan Rick’in meşhur mekânı, bir umudun peşinde ta uzaklardan buraya gelenlerle dolu: Çekoslovakı burada, Fransızı, Rusu, Bulgarı, Norveçlisi, İspanyolu, İngilizi hatta Yahudisi ve Almanı da… Tepelerinde işbirlikçi kayyum Fransız polisi, onların tepesinde Nazilerin SS subayları… E tabii bir de âlicenap, tarafsız, katı fakat sağduyulu Rick var, Amerikalı. Mekânın patronu, gönüllerin fatihi, oyun kurucu, arabulucu, zalimin karşısında, mazlumun yanında. Bir de hemen burunlarının dibinde olmasına rağmen Kuzey Afrikalılar var ama onlar sadece getir götür, çay pişir, kahve köpürt işlerine falan bakıyor. En az bizim kadar seyirciler bu filme.
Tıpkı Mardin’de yıllardır bienal olduğundan habersiz, umarsızca yaşayan Mardinliler gibi. Artan otel rezervasyonu sayısından, satılan menengiç kahve, gümüş takı, yenen Süryani çöreği, genadir çorbası, soğan kebabı miktarından görüyorlar tabii ki her zamankinden daha fazla hareket olduğunu. Ne var ki bunun ticari bir güzellik olması dışında bir önemi yok onlar için. Hisler karşılıklı: Bienal için de Mardin’in ve içinde yaşayanların ancak havadaki egzotizme olan katkıları kadar kıymeti var.
Bugüne kadar yapılan her bienalde Mardin’in ve tüm coğrafyanın yok sayılmasına, tepeden inme kararla kimseye sormadan defalarca kentin dekor olarak kullanılmasına tepki gösteren konuşmalar yapıldı, yazılar yazıldı. Fatih Tan’ın makalesi henüz yeni yayımlandı. Bunlar dikkate alınıp sanatçılarla, yazarlarla, aktivisitlerle diyalog kuruldu mu? Hayır.
6. Mardin Bienali’nin küratörü Ali Akay bienalin kavramsal yazısında Epikür’ün “katastema” kavramını bienalin başlığının hemen altında parantez içinde kullanmış, yazının sonunda da böyle açıklamış: “Katastema Epikür için acının ortadan kalktığı ve böylece beden ve ruhun dinginliğe ulaştığı an olarak adlandırılmaktadır.”
Epikürcü felsefenin etiğinde zevk kavramı ikiye ayrılmış: kinetik zevk ve katastematik zevk. Acının var olmayışı “aponia” ve zihin karışıklığının olmayışı “ataraxia” durumları iki katastematik zevk türü. Kinetik zevkte ise eylem ve aksiyonun yer aldığı, değişimin gerçekleştiği, fiziksel ya da zihinsel zevkler söz konusu. Zihinsel ve bedensel tüm acıların ortadan kalktığı aponia ve ataraxia’ya erişmek Epikürcü etiğin nihai amacı. Epikürcülerin etik anlayışı zevkin peşinde koşmaktansa acıdan kaçınmayı gerektiriyor.
Yolu uzaklara, daha uzaklara, sonsuzluğa uzanırmış illüzyonu oluşturan bir düzlüğe bakarak, engin denizleri hayal etmek midir yapılması gereken? Ali Akay’ın kavramsal yazısında dediği gibi “Doğaya, kültüre (antroposen ve kapitalosen), bitkilere, hayvanlara ve başka insanlara, etnisitelere, milletlere, sınıflara, bölgelere post-kolonyal ve feminist, kesişimsel, de-kolonyal yapıbozum bağlamında ırkçılığa” bakmak için, bu toprakta yaşayan Kürtlere, Süryanilere, Keldanilere, Ezidilere, sözlerine, seslerine aldırmadan, defalarca deşilmiş yaraların üzerinden, aponia ve ataraxia hâlinde, huşu içinde, maviyle sarının kesiştiği ebedi yatay çizgiye doğru yürümek midir mesele? “Daha uzak” daha ne kadar uzağa bakacak? Bienale katılan sanatçılara, sebat eder ve hep Doğu’ya doğru giderlerse en sonunda Batı’daki o muhteşem altın şehir El Dorado’ya varacaklarını mı söyleyecek? Çok daha önemlisi, sanatçılar Mardin Bekleme Tesisleri’nde ne kadar bekleyecek ve “sihirli anahtar”ın bedeli ne?
Bana kalırsa sanat yoluyla insanları o rutin ataletten çıkarmaya çalışmak için, sorular sordurup etraflarındaki her norm ve her kavrama yeniden ve şüpheyle bakmalarını sağlamak için harekete geçirmenin yolu böyle büyük prodüksiyonlar, bienaller, trienaller falan yapmak değil. Eğer gerçekten derdiniz buysa tabii.
Bakın Özgür Uçkan 1995’te, küratörü Ali Akay olan “Küreselleşme: Devlet-Sefalet-Şiddet” sergisi için Express Dergisi’ne yazdığı yazıda neler diyordu: “Toplumsal bilimlerin meşruiyetinin bile sorgulandığı bir zamanda, sanatın sezgisel kavrayışı ve iktidarda olsun olmasın her türlü ideolojinin yörüngesine girmeyi reddeden özünde muhalif bir bilgi üretme çabası, Devlet, Sefalet, Şiddet üçlüsünün girdiği çoğul bağıntılar şebekesi içinde dolaşarak küreselleşme krizini ‘bilimsel’ yaklaşımlardan daha derin bir biçimde sorgulayabilir. Hatta bu kriz ve yan ürünleri karşısında hakiki bir duruş alabilir.”
{fold içindeki imge: Michael Curtiz, Casablanca, 1942, film karesinden detay, kaynak: cornel1801}