Rezzan Gümgüm,
Dağdaki Keçi, Gökteki Ay, Sudaki Balık,
Depo İstanbul, 27.04.2023–14.07.2023,
fotoğraflar: Zeynep Fırat
“Dağdaki Keçi, Gökteki Ay, Sudaki Balık” Kutsaldır

Tempelhofer Feld’de uzanmış yatıyorum çimlerin üzerine. Burası dünyanın küre değil düz olduğunun bazıları için düpedüz kanıtı. Sağa sola, ileriye geriye, nereye bakarsam bakayım göz alabildiğine uzanıyor bu arazi. Hemen yanımda piknik yapanlar bile seslerini ancak duyabileceğim kadar yakınımda. Ta uzakta, üç koca kulenin tepesinde duran dev beyaz küre bile baş parmağım ile işaret parmağımın arasında bir nohut kadar. Radar kulesiymiş. Hemen yanında hilal şeklinde planıyla, neredeyse bütün ufku kaplayan bina da bizzat Flughafen Tempelhof binası. 1969’da yapılan son uçuştan beri bu kocaman düzlük alanda insanlar, hem de yüzlercesi rahat rahat geziyor, koşuyor, bisiklete biniyor, dans ediyor, parti yapıyor, komünite bahçeciliği yapıyor… Bunun böyle gitmeyeceğini, bu kocaman alanın Berlin’in ortasında boş yatacağına binalarla dolup şenlenmesi gerektiğini söylüyor otoriteler. Otoritesi olmayan ama birlikte hareket eden kritik çoğunluk ise buna karşı çıkıyor, direniyor. Niye versinler ki bu nefes alabildikleri alanı, neden küresel emlak piyasasına yem olsun ki burası? 

Yattığım yerden doğrulup etrafa bakınmaya başlıyorum. Çok insan var, hem de pek çok. Ama bu arazi o kadar geniş ki etrafımda uçuşan arılar bile onlardan daha büyük görünüyor. Biraz ileride, yürüme yolunun yanına dikilmiş monolitik tabelalar dikkatimi çekiyor. İşaretlendirme için olmadıkları belli. Üzerlerinde epey yazı ve görsel var. Merakım beni bunların yanına kadar götürdüğünde fark ediyorum ki Tempelhof’un tarihinden kesitler anlatan, fotoğraf ve şemalar da içeren paneller bunlar. Paslanmaz çelik üzerine asit indirgemeyle işlenmiş yazılar ve görseller var; tasarımına özenilmiş, dış şartlara dayanıklı olmasına dikkat edilmiş. “İnsanlar rahatlamak, eğlenmek için geldikleri bu mekânın tarihi bilgileriyle, o can sıkıcı Deutsches Reich dönemleriyle falan niye ilgilensin ki?” denmemiş. Bu sayede ben de öğrenmiş oldum ki az ötedeki büyük cami ve külliyesi meğer ta Prusya ve Osmanlı’nın birlikte hareket ettiği yıllardan kalan şehitliğin olduğu yere 1999-2004 arasında inşa edilmiş. Prusya İmparatoru Birinci Friedrich Wilhelm ile Osmanlı İmparatoru III. Mustafa arasında bir anlaşma yapılmış. Bu şehitlik önce Osmanlı askerlerinin, daha sonra kentteki tüm Müslümanların genel mezarlığı olarak kullanılmış 1989’a kadar. İmparatorluk’tan Weimar’a, oradan Nazi devletine, oradan da günümüze gelene kadar Alman yönetimlerinin Osmanlı ve Türkiye yönetimleriyle ittifakı, muhabbeti ve samimiyeti hiç azalmamış.

İki pist var bu tarihi havaalanında birbirine paralel. İkisi de doğu-batı aksında. Buradan doğuya doğru havalanıp hiç dümen kırmadan gidilse Doğu Anadolu’ya konulabilir. 1935’te Tunceli’de Alman ve Avusturyalı mimarların tasarladığı bir askeri kışla inşa edilmiş. Şimdi şehir müzesi olan bu koca avlulu bina Dersim bölgesinde epey büyük bir askeri varlık barındırma görevini üstlenmiş. İsmi henüz Tunceli değilken, ilin idari merkezi olmadan önce buradaki köy Mameki’ymiş. Henüz bir köy olduğu dönemde yapılan bu kışlanın önemi o yıllarda Dersim’e gönderilen asker sayısının 25.000 olduğunu öğrenince daha da belirginleşiyor. 

Tempelhofer Feld kocaman bir alan olduğu için, henüz uçabilen bir teknoloji bile yokken, askeri teknolojisinin gövde gösterilerini, resmigeçitlerini burada yaparmış Alman İmparatorluğu. Kim bilir ne komutanlar Feldmarschall olma hayalleri kurmuştur burada. Hani dev bütçeli tarihi filmlerin bazılarında vardır ya, binlerce süvari her iki taraftan birbirine doğru yalın kılıç, doludizgin at sürer, birbirlerine kavuştuklarında destanlar yazılır kanla falan… Bunlara çok müsait burası. Heyhat, şimdi sadece paten kayıyorlar, koşuyorlar, birbirlerine doğru hamle yaptıklarında da düşmanca değil tavırları.

Dersim bölgesi şimdiki Tunceli’nin il sınırlarıyla kısıtlı değil, daha geniş bir coğrafyayı kapsıyor. Berlin’in tam aksine çok dağlık, derin vadilerle, coşkun akan nehirlerle dolu. Pek öyle Feld denebilecek geniş düzlükler yok. Engebeli araziyi bilmeden de hareket etmek çok zor. Ancak belki dağ keçisiyseniz bu dik yamaçlardan kolaylıkla geçebilirsiniz. Ya da doğma büyüme Dersimliyseniz kendinize ait bir izleğiniz vardır. Kendine ait bir iz, bir yol. Rê/Ra yolu: Canlısıyla, cansızıyla, havasıyla, suyuyla, güneşiyle, ayıyla bütün bir coğrafyayı kutsal olarak bilmek, sakınmak, korumak, zarar gelmemesi için çabalamak. Tek tanrılı dinler için ne kadar rahatsız edici.

Osmanlı da Cumhuriyet Türkiye’si de muteber görmemiş Dersimlileri. 1937-38’de “Tertele” olarak adlandırılan bir kırım yapılmış. Toplu mezarlarda hayatı sonlanmayanlar sürgüne gönderilmiş, aileler dağıtılmış, çocuklar başka ailelerin yanına verilmiş. Kültürel ve etnik bir temizlik çalışması yapılmış.

Nefes nefese koşarak yanımdan geçen, dilleri peşlerinden uçuşan köpeklerin ardından gülümseyerek bakıyorum, gün batarken bulutlar aralanıyor, şimdi şeker pembesi Tempelhof. Telefonu açıp sosyal medyaya bakmaya korkuyorum. Her gün bir başka yerden yıkım ve saldırı haberi, videosu patlıyor. Silahlı güçler sivillere saldırıp ormanları parçalıyor. Ama kimin umurunda ki? Yeter ki kapital işkembeler paraya doysun… Gözlerimi kapattığımda sesler de azalıyor, bir nefeste mayıs ayındaki Istanbul’a gidiyorum.

Rezzan Gümgüm’ün 27 Nisan–14 Temmuz 2023’te Depo İstanbul’da düzenlenen sergisi Dağdaki Keçi, Gökteki Ay, Sudaki Balık, Dersim bölgesindeki gittikçe şiddetini artıran eko-kırım ve etno-temizlik faaliyetlerine karşı direnen bir kültürün varlığına işaret ediyor.

Eğer gözleriniz kapalı olarak sergi mekânında buluverseydiniz kendinizi, sizi şu seslerin sarıp sarmaladığını duyardınız: Önce dede sazı adı verilen üç telli sazın sonsuz döngüdeki semahı, hemen yakından gelen “Seni alıyorum, razı mısın?” sözlerinin tekrarı, ardından “bilinmeyen bir dil”de konuşan bir kadının sözleri, biraz ileride coşkuyla akan bir suyun sesi ve dağ keçileri hakkında kendi hikâyelerini anlatanların sesleri. Coşkun akan suyun sesi ve konuşulan o dil Dersim’in tehdit altında olan kültürel ve doğal öğelerinden sadece ikisi. Yürüdüğünüz zemin ayaklarınızın altında hafifçe esneyip eğilirken ahşabın kendine özgün gıcırtısı da mekânın işitsel hacmine katılıyor. Serginin ses manzarası sadece bunlardan oluşmuyor. Kulaklıkla dinlenebilen videolardan birinde bir şifacı kadının bitkilerle ilgili sözlerini, diğerinde de nasıl çerağ yapıldığını adım adım gösterip anlatan bir kadının gene o “bilinmeyen bir dil”deki ifadelerini dinliyoruz.

Tophane’nin birbirinin üzerine binen dar sokaklarından geçerek Depo’ya girdiğinizde epey geniş hacimli, tarihi bir deponun kendine özgü karakteri kucaklıyor sizi. Depo İstanbul’da bir katın zeminini, diğerinin tavanını oluşturan yüz yıllık ahşap zemin kendine özgü yapısıyla sesleri binanın içinde gezdiriyor, serginin olduğu ikinci kata çıkarken sizinle birlikte merdivenleri adımlıyor. Binaya girdiğinizde size eşlik eden kokuyla bu kata geldiğinizde karşınıza merdivenin bitimindeki duvara dikey olarak yerleştirilmiş bir video çıkıyor: Simsiyah bir arka plan önünde sonsuz döngüyle yanan mumlar. Dersim’deki “ziyaret”lerin hepsinde görülen bu olgu hakkında bir bilginiz yoksa bile bunun bir ritüelin parçası olduğunu sezebiliyorsunuz. Zaten sergi mekânında ilerledikçe mum ve çerağ yapmanın ve yakmanın ne olduğunu, buna yerel kültürde neden bu kadar önem verildiğini görüyorsunuz. Bu video yerleştirmenin başlığı Intro; buradan okumaya, izlemeye başlıyorsunuz sergiyi. Ne serginin anlattıkları burada başlıyor ne de serginin dert edindikleri bu mekâna sığıyor.

Merdivenlerin bitiminde sergi mekânına çıktığınızda, görüş alanınızın epey geniş olduğunu fark ediyorsunuz. Karşıdaki, size en uzak duvarda, beyaz zemin üzerinde sarı sarı ışıldayan bir yazı hemen okunuyor: “Immortal”. Bu durduğunuz noktada iki seçeneğiniz var. Ya karşıdaki yazıya doğru ilerleyeceksiniz ya da hemen sağınızıdaki küçük salondan gelen saz sesinin çekimiyle içeri gireceksiniz. Ben olsam ikincisini yapardım, yaptım da. Sağdaki küçük salonda yerde, ahşap zeminin koyu rengiyle kontrast yapan iki dairesel alan bu mekândaki en belirgin öğeler. Beyaz silindirik bir platform yerden yaklaşık yirmi beş santim yükseklikte, etrafında bir sıra hâlinde, çepeçevre yer alan bitkiler Dersim’de bilinen şifalı bitkilerden bazıları. Aralarında kantaron, kanser otu, ölmez otu var. Ölmez otu mu? Bu şimdilik aklımın bir köşesinde dursun. Bu şifalı bitkiler hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak, onları sakınmak, toplarken zarar vermemek, sürekliliklerini sağlayabilmek ancak bölgedeki bilgili kişilerin, özellikle de şifacıların becerisi. Platformun ortasında metalik parıltılı örgülerle kaplı nesneler var. Malzemesinin kromajlı metal şeritler değil de “acil durum battaniyeleri”nin plastiği olduğunu görmek durumu değiştiriyor. Acil durum battaniyeleri kaza geçiren insanların vücut sıcaklığını koruyup şoka girmelerini önlemek için gövdelerine sarılan bir ilkyardım malzemesi. Çok ince ve hafif. Bazılarının her iki tarafı parlak gümüş renkli, bazılarının da bir tarafı altın renginde. Özellikle son yıllarda Akdeniz’i geçmeye çalışırken batan teknelerden kurtulan, karaya varabilen göçmenlerin üzerinde gördük bunları. Sefaletin ve acziyetin yarattığı aciliyetin üzerine seriliveren “mylar” isimli malzemenin, zenginlik alametleri olan gümüş ve altının replikası olması da bir başka ironik durum. Bu malzemeyi şeritler hâlinde kesip tığla örerek bazı nesneleri giydirmiş sanatçı. Avcunuzu dolduracak, kolunuzu aşağı sarkıtacak büyüklükte taşlar var; daha küçükleri de, kurumuş bir ağaç dalı da var aralarında, epey suda sürüklenmiş, neredeyse taşlaşmış, biraz da yanmış… Bir de keçi boynuzu var helezonik döngüsüyle. Hepsi acil durum battaniyeleriyle örülmüş, sarmalanmış. Bu yerleştirmenin adı Ritm Bahçesi. Dersim’de özellikle evlerde, doğadan “rızalık” alarak toplanmış nesneler, taş, toprak, otlar, örülmüş ve evlerdeki ahşap direklere asılmış olarak görülür. Kutsal olanın daha da yakınlaştırılması için eve getirilmesi. Herhangi bir nesneyi almaya karar verdiğinizde ondan rızalık almanız gerekir. Gümgüm videoda taşları toplarken soruyor: “Seni alıyorum, razı mısın?… Aldım.”

Serginin girişinde beni bu küçük salona çeken sesin kaynağına bakıyorum şimdi. Yerde serili daire şeklindeki kumaşa yansıyan bir videoda dairesel döngüde, üç telli sazın ritmiyle uyum içinde yüzen balıkları izliyorum. Yazın, buz gibi akan suda ancak ayak bileklerime kadar girebildiğim Munzur Nehri’nin sığ bir kıyısında rastladığım balıklara baktığım gibi, dışarıdan, yukarıdan. Sonsuz döngüdeki bu animasyon videoda kırmızı benekli alabalıklar cem yapıyor. Bu işin adı Ritm Cemi. Dersim’in endemik türlerinden birisi de bu balık. Her perşembe cem yaptıklarına inanılıyor, zarar verilmiyor bu kültürde. Tabii ki kültüre de doğaya da aldırmıyor kapitalizm. Yaşam alanları olduğu gibi kalmıyor, üzerine dikilen hidroelektrik santralleriyle boğazlanan Munzur ve Pülümür nehirleri kapitale tedavül ediliyor. Suyun miktarı azalıp biyolojik yapısı bozulurken hem toprak hem de su havzaları cılızlaşıyor.

Dersim’in doğasındaki her şey kutsal. Canlı, cansız her şey kendi olağanüstü hikâyesiyle anlatılageliyor. Korunmaları, sakınılmaları gerektiğinin bilgisi kuşaktan kuşağa sözle aktarılıyor. Nesilleri birbirine bağlayan sözün bağı çok kırılgan. Kurmanckî dilinin yeni nesillere aktarılamadığını görüyor Dersimliler, bu da onları müthiş kaygılandırıyor. Anadilinde okuyup yazamamak bu ülkenin ağır sorunlarından biri. Dersim de bundan mustarip. 

Küçük salondan çıkıp tekrar etrafıma bakıyorum. Büyük salonu dolduran bir yaşlı kadın sesinin kaynağını merak ediyorum ama ona doğru yönelemekten beni alıkoyan şeyler var. Önce onlara bakıyorum.

Girişin hemen solunda, duvardaki ekranda bir video röportaj var. Kulaklığı takıp dinlemeye başlıyorum. Röportajda konuşan kişi Saniye İldeniz, bitkilerle, toprakla, suyla insanlar arasında bir elçi. Çocukluğundan beri her gün yapageldiği, doğanın döngüsüyle birlikte devreden yaşamı, güneşi karşılayıp uğurlayan, baharla uyanan, kışla uyuyan canlı, cansız tüm varlıkları saygı ve hayranlıkla sarmalayan benliğini ve algısını anlatıyor Saniye Hanım. Bitkilerin gizil sağaltıcı gücünü insanlara taşırken, insanların yıkıcılığını bitkilerden uzak tutmak için çabalıyor. Doğa ile kadının arasındaki iletişimin kuşaklar boyunca aktarılagelmesini sağlayan bilgi örgüsünü sonrakilere iletmeye çabalıyor. O da biliyor ki yıkımın şiddeti çok yüksek. Bundan en fazla da insanlar zarar görecek. Doğadaki her şeyi kutsal sayan, onlara zarar vermemek için çabalayan, alırken açgözlü olmayan, aksine diğer tüm canlılarla paylaşan kültürü yaşatmaya çabalıyor. Saniye Hanım’ın kollarını kuş gibi açıp her sabah gün doğarken ettiği duayı bu videonun döngüsünün bitiminde Gümgüm’ün performansında da izliyoruz. Munzur’un kıyısında doğan güneşe (sabahın meleğine) sesleniyor o da.

Modern insan dizginlerini elinde tuttuğu tekinsiz bir canavar olarak algılar doğayı. Çok sıkı tutmaya gelmez, çok gevşek bırakmaya da. O canavar sizi daha az zamanda, daha uzağa götürmesi için yakalanmıştır, ehlileştirmeden fakat fazla da kendi hâline bırakmadan güdülmesi gerekir. Devletler şirketlerin güdümüyle saldırıyor, daha çok, daha hızlı, daha fazla yapabilmek, rakip şirketleri alt etmek için her türlü yolu deniyor. Çoğunlukla da yarattıkları mitlerle bu yıkıma milyonlarca taraftar buluyorlar. Son iki yüzyıldır aynı şarkının yeni versiyonlarını dinleye dinleye yürüyoruz sonu şimdiden belli bu yollarda: Tek kudret, tek şirket, tek melanet… 

“Hepsi benim, hepsini ben yerim, bunlar bana bahşedildi” mazeretiyle toprağın canlı olan üst tabakasını parçalayıp, yarıp, içinden çıkanları suya, havaya salıp biyosferi mahvedip biyoçeşitliliği kırarken “gelişme, ilerleme” kelimelerinin bolca etrafa saçıldığı medyanın toksik sıvılarında yıkanıyoruz baştan aşağıya her gün. 

Saniye Hanım’ın videosunun hemen yanında havada asılı duran bir beyaz elbise var spot ışığının altında. Her nedense “karadon” deniyor bölgede bu kıyafete. Bir ceket ve pantolondan oluşan elbisenin beyaz kalın kumaşı üzerine düşen ışığı yansıtıp parıldarken iplikle işlenmiş harfler yukarıdan aşağı iniyor kıyafetin üzerinde. Birçok dilde “su” diyor ipliklerle örülmüş bu kelimeler. Elbisenin ayaklarının altındaki zeminde öbek öbek yeşil bitkiler boy vermiş. Hızır geçtiği yerlerde doğayı canlandıran, yeşerten bir varlık. Hep anlatılageldiği gibi, bu enstelasyondaki yeşil bitkiler, hem de güneş ışığından uzak olmalarına rağmen, serginin ilerleyen günlerinde beyaz çiçekler açtı, tam da Gümgüm’ün bu sergide anlattığı gibi: Doğa hemen yanı başımızda sürprizler yapıp umudu uzaklarda aramamamız gerektiğini söylüyor.

Gümgüm’ü bu sergiye kadar taşıyan araştırmalarının, çalışmalarının oluşturduğu zihin haritasının kâğıda izdüşümü duvarda asılı. Bu haritada birbirine bağlanan, doğadaki her şeyle iç içe geçen inanç sistemi ve doğanın anahtar kelimeleri bir arada görülebiliyor. Haritanın yanındaki duvar ve masa yüzeyi somut bilgi, belge ve istatistiklere ayrılmış. Ekrandaki videoda Dersim bölgesinin coğrafi haritası üzerinde gezinen kameranın uğraklarında, belli başlı yerleşimleri ve bölgenin yaklaşık son yüz yıl boyunca içinden geçtiği idari süreçleri görüyoruz. Masanın üzerinde de birçok belge ve tutanak var. Devlet eliyle gerçekleşecek yıkım projelerine karşı açılan kamu davalarının tutanakları bunlar. Avukat Barış Yıldırım inatla ve ısrarla ekolojik yıkım projelerini durdurmak için dava üstüne dava açıyor, kazanıyor da. Masanın üzerinde kitaplar da var. Kapağında “Kutsal-doğa” yazan, diğerlerinden farklı görünümü ve boyutuyla kendini ayırıyor; serginin kavramsal yapısını açıklayan yazılar barındırıyor, ayrıca tüm sürecin görsel belgeseli niteliğindeki bir dokümanı. Kitapta yer alan Çiçek İlengiz’in yazısı sosyolojik ve politik olarak Dersim’e bakarken bu çalışmanın değerlendirmesini Dağdaki Keçi videosunu odağına alarak yapıyor. Gümgüm’ün giriş yazısı da kavramsal oluşum sürecini ve sanatçıyı bu çalışmaya yönlendiren, motive eden olguları gösteriyor. Masanın üzerinde yer alan diğer kitapların kapakları beyaz kâğıtla kaplanmış. Tıpkı 1980’lerde sakıncalı görülüp yasaklanan ya da bu potansiyeli taşıdığı düşünülen kitaplarını dışarıya çıkarmak, yanında taşımak isteyenlerin yaptığı gibi. Bu kitaplar Dersim’in kültürü ve inanç sistemi hakkında araştırmalardan oluşuyor. Her ne kadar henüz toplatılıp imha edilmedilerse de bu onları sisteme karşı bir tehdit oluşturmaktan alıkoymuyor.

Masanın yanından kıvrılıp karanlık salona doğru yönelince yukarıdan sarkan renkli ve alacalı kumaşlar dikkatimi çekiyor. Üzerlerinde iplikle işlenmiş figürler bazı sembolleri ve betimlemeleri yansıtıyor. Balıklar, yalın geometrik şekillere indirgenmiş bir güneş ve Tanrıça Anahita’yla keçileri birer kumaş yüzeyde yer alıyor. Bu güneş sembolünün sergi mekânındaki ahşap direklerin üst kısımlarında da tekrar ettiğini görmek mümkün. Tıpkı Dersim’deki eski evlerdeki taşıyıcı direklerin tepesinde oyulmuş olduğu gibi, kutsal ocakların üstündeki taşlarda da. Anahita ya da şimdi evrildiği adıyla Ana Fatma dağdaki keçilerin sahibi, su kaynaklarının ve diğer tüm yaşamsal öğenin sağlayıcısı. Elinde bereketin sembolü tahıl başakları var, üzerinde akar suların izleri olan kıyafeti ve altın takılarıyla Urartulardan bu yana doğada geziniyor ve döngüyü sürdürüyor.

Karanlık salona girince duvarı kaplayan video ve mekândan dışarı taşan ses sizi içine alıyor. Çağlayarak akan nehrin kıyısından, uzunca bir süre kıpırdamadan, karşı kıyıdaki sarp yamacı kamerayla birlikte izliyoruz. Sonra “Dağdaki Keçi” yazısı ekranda belirdiğinde buranın Halbori Gözeleri oluğunu da öğreniyoruz. Munzur Suyu bütün haşmetiyle akıyor, anlatıcı bir kadın sesi dağdaki keçilerin kutsal olduğunu söylüyor siyah ekranda. Daha sonra dik yamaçta yerçekimine meydan okuyan bir dağ keçisini izlemeye başlıyoruz. Kimi zaman iki çıkıntı arasında asılı kalıyor, kimi zaman hoplayıp bir çıkıntıdan diğerine atlıyor. Bir erkek anlatıcıdan bir hikâye dinliyoruz. Bu kutsal hayvanı yıllar önce öldürmeye yeltenen bir kişinin, mucize eseri bu hatadan dönüşünü ve pişmanlığını anlatıyor. “Hızır’ın davarı” olan bu hayvanlara zarar vermeye yeltenenlerin nasıl ilahi cezalara maruz kaldığı en çok anlatılan şeylerden biri bu bölgede. Görkemli boynuzlarıyla, asi ruhlarıyla insanların bazıları için bir obsesyona dönüşen dağ keçilerini avlama hırsı dünyanın her tarafından gelen avcıların ağzının suyunu akıtıyor. Hâl böyleyken, yasal olarak koruma altında olan dağ keçilerinin, devlet tarafından ihaleyle avlanmasına izni verilmesi ise Dersim’in başına daha önce gelenlerin ve bundan sonra gelebileceklerin sadece küçük bir parçası.

Dağ keçilerini ve çağıldayan Munzur’u arkada bırakıp yine büyük salona çıkınca soldaki geniş duvardaki sapsarı ışık saçan “Immortal” kelimesi beni kendisine çekiyor. Sarı ışığın kaynağı minik taç yapraklarıyla ve kendine has kokusuyla altın otu ya da ölmez otu adı verilen çiçeklerden yüzlercesinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş harfler. Bold harfler tıklım tıkış çiçeklerle dolu olduğu için bu kadar dikkat çekici bir tipografik öğe oluşturarak daha merdivenlerin başından dikkati üzerine çekiyor. “Efsanelerde bir türlü yok edilemeyen bir ot olarak geçer ölmez otu. Ayrık otuna benzermiş. Kökünü kazımaya, kurutmaya asla imkân yokmuş. Yok ettiğinizi sandığınız yerde, bir kuyu kazsanız, gene çıkarmış karşınıza, ölmez otu bu işte. Dedim ya, bu efsane otu” diyor Yaşar Kemal Ölmez Otu: Dağın Öteki Yüzü adlı romanında. Dersim’in kültürünün ve doğasının direngenliğini de imliyor bu cümleler.

Dersim’in ihtişamlı doğasını, dağlarını ve suyunu hayranlıkla seyrediyor büyük salonun kesişen iki duvarında, epey büyük bir alan kaplayan, üç kanallı video. Dağ, Süt, Beden isimli bu videoda drone’larla çekilmiş, kuşların erişebildiği bakış açılarıyla Dersim’in üzerinde süzülüyoruz. Doğanın ihtişamını seyrederken kendimizi küçülmüş, ufalmış hissetmemizle çelişiyor bu devi alt etmek için hırslanıyor oluşumuz. Oysa tıpkı diğer canlılar gibi, hayatta kalması gereken bir bedeni ve beslemesi, gözetmesi gereken yavruları var doğanın da. Dağlardan sızan su, besleyici süt gibi yayılıyor toprağın altına ve üstüne. Tüm canlılara yeter ama insanlar kendine yetenle doymak bilmiyor. Dünyanın bağrını kazıp çıkarmaya çalıştığı şey kendisi için daha fazla besin değil, onu besleyip büyüten anasının kalbi ne yazık ki.

Salondaki turumun sonuna doğru yaklaşıyorum. Şimdi salonun en geniş duvarı ile ona yakın duran bir kolon arasında gerili beyaz şerit bezlere bağlanmış, üçer üçer birbirine düğümlenmiş, birçok bezin olduğu bir gergi yolumu kesiyor. Ama bakışı tümüyle kesmiyor, arkasındaki alana çağırıyor. Yanından dolaşıp, duvarda asılı olan ekrana yaklaşıp, kulaklığı takıp videodaki ritüeli izliyorum. Bu ritüelde, yanımdaki Beyaz Duvar isimli işteki, duvar ile kolon arasını kesen beyaz bez parçalarıyla nasıl çerağ yapıldığını adım adım anlatarak gösteren bir kadını izliyoruz. Köydeki evinde konuk olduğu Zarife Hanım ile Gümgüm’ün önce beyaz bezleri yırtarak eşit uzunluklarda şeritler yapışını, sonra bunları üçer üçer birbirine dolamalarını izliyoruz. Tıpkı hemen yanında durduğum işte olduğu gibi. Daha sonra bir kabın içinde balmumu ve tereyağını eritiyor, bezleri içine daldırıyor ve karıştırıp bezlerin sıvıyı iyice emmesini sağlıyor. Ateşten kaldırıp biraz ılınmasını bekleyip burarak bezleri birer çerağ hâline getiriyor. İşte tüm Dersim’de her kutsal mekânda gördüğümüz canlı ateşin ve arkasında bıraktığı is karasının kaynağı bunlar.

Artık en son yerleştirmeye geldim. Üç kanallı video iki büyük ekranda sürekli döngüde akan, yakın plan Munzur Suyu ve içindeki kayalarla meditatif bir izlence oluşturuyor. Sergide yer alan en büyük video neredeyse tüm duvarı kaplıyor. Videoda epey yaşlı bir kadın konuşuyor. Yüzünden geçen ifadeler, hemen yanında onu dinleyen komşu kadının bakışları, anlattıklarının nasıl acı ve hüzün verdiğinin göstergesi. Eğer siz de benim gibi bu “bilinmeyen bir dil”i bilmiyorsanız, ancak bu kadar okuyabiliyorsunuz bu işi. Hâlbuki Kurmanckî, Anadolu’da konuşulan dillerden biri. Fakat devlet tanımıyor. Bu nedenle de çok kısıtlı olanaklarla, ancak kişisel çabalarla yazılı üretimler yapılabiliyor. Yine de, ölmez otu gibi tam da söküp attığınız yerden yeniden fışkırıyor. Bu videodaki yaşlı hanımın adı da Zarife. Gözünüzün içine bakarak konuşurken anlattıklarına ve bunların ona hissettirdiklerine kayıtsız kalmanız mümkün değil. Zarife Hanım’ın sesi merdivenleri tırmanırken karşılamıştı beni. Bu güçlü sesin etkisi altında sergi mekânından çıkıyorum. 

Serginin ilerleyen günlerinde antropologlar Dilşa Deniz ve Ahmet Kerim Gültekin’in konuşmacı olduğu, araştırmacı Çiçek İlengiz moderatörlüğünde, kutsal coğrafya ve mitolojinin toplumsal cinsiyeti, kolektif hafızanın mekânları ve sözlü kültürün kutsallık deneyimindeki yeri üzerine bir söyleşi gerçekleştiriliyor Depo İstanbul’da. Böylelikle, Dağdaki Keçi, Gökteki Ay, Sudaki Balık sergisinin bizi odaklanmaya çağırdığı, Dersim’in kendine özgü kültürü ve doğası arasındaki organik iletişime bir de akademik bakışla eğilenlerin ışığında bakıyoruz. 

Gözlerimi açtığımda Tempelhofer’dayım. Bir dahaki sefere zihnimde yeniden Dersim’e uçacağım. Kim bilir belki bu sefer Avrupa’nın en iyi müzeleri arasına seçilen Tunceli Müzesi’nin Alman yapımı bir askeri kışladan memur lojmanlarına, oradan da müzeye dönüşen hikâyesini anlatırım size.

{tüm fotoğraflar: Zeynep Fırat}

çağdaş sanat, Depo İstanbul, doğa, enstalasyon (yerleştirme), Erhan Muratoğlu, kapitalizm, Rezzan Gümgüm, sanat, sergi, sergi tasarımı, sermaye, tarih, video, video sanatı, yerleştirme sanatı