Carl Spitzweg,
Der arme Poet, 1839,
kaynak: Wikimedia Commons
Ulay’ı Boşu Boşuna Mardin’de Koşturuyorlar

Uzun boylu, uzun saçlı bir siluet, koltuğunun altında çerçeveli bir resimle koşarak binanın dışına çıkıyor, peşinden de üniformalı görevliler. Siluet çok hızlı, çabucak uzaklaşıyor, görevliler aciz kalıyor. Bu anı kaydeden kamera epey öteden baktığı için kovalamacanın ancak kısacık bir kısmını görebiliyor.

Bu sahne Da ist eine Kriminelle Berührung in der Kunst isimli filmden. Filmde 1976 yılında sanatçı Ulay’ın (Frank Uwe Laysiepen) bir performansının kaydı ve basında oluşturduğu yankılar yer alıyor.

16mm film kameralarıyla, sanatçının otuz saat sürdüğünü belirttiği bütün süreç kayda alınmış. Bu iş hakkında yayımlanan gazete haberleri ve yorumlar da final kurgusuna katılmış. Böylece bu otuz dakikalık film ortaya çıkmış. Sanatçının event [etkinlik] olarak tanımladığı performansa verdiği ismin çevirisi “Sanatta suça dair bir şey var”. İşin adı yaratmak istediği etkiye işaret ediyor: Neyin suç neyin sanat, neyin doğru neyin yanlış olduğunu tartışalım! 

Şaşırtmak, sarsmak, toplumun kısırdöngüsünü kırıp, duraklatıp düşündürmek 1960 ve 70’lerin radikal performanslarında, happening’lerinde ortak payda. 68 hareketinin bir parçası olan kişilerin sokaklarda canları pahasına otoriteye ve kemikleşmiş toplum yapısına isyan ettiği yıllarda, aktivist ve isyancı sanatçıların da var olmaması imkânsız. 

Ulay, Batı Almanya’da çöreklenip kalmış bağnaz ve yabancı düşmanı mantaliteyi ve (her ne kadar yakın zamanda yüzleşip günah çıkarmış olsa da) onun içinde beslenen Nazizmi sarsıp herkesin gözüne sokmak istiyor. 

Sadece Ulay’ın performansı ve filmi hakkında yazacak olsaydım şu isimler ve aralarındaki bağlamsal ilişkiden bahsetmem yeterli olacaktı: Carl Spitzweg, Adolf Hitler, Neue Nationalgalerie, Universität der Künste, Kunstraum Kreuzberg/Bethanien, Gastarbeiter.

Şimdi ise bunlara bir isim daha eklemek gerekli: 6. Mardin Bienali.

Tekrar filmdeki resmi kapıp kaçma sahnesinde dönelim. Ulay’ın koşarak uzaklaştığı bina, yaşlı ve savaş malulü Berlin’in içinde ışıl ışıl parlayan bir modernist mücevher, Neue Nationalgalerie. Dünyaca ünlü Mies van der Rohe tarafından tasarlanan, kocaman dört cam cephesiyle içeriden dışarıya bakışı kesintisizleştiren, mümkün olan en geniş iç hacmi yaratan teknolojisiyle gururlanılan bir mimarlık örneği. Batı Almanya’nın geleceğin nurlu ufuklarına bakarken mutluluktan gözleri yaşartan yeni ruhu. Berlin’deki devlet müzelerinin o zamanki en yenisi, en fütüristi. 

Peki, Ulay’ın koltuğunun altına alıp kaçtığı resim ne? O da “Alman olmak" ideasının sembollerinden biri. Üzerine yüklü anlamlar ve kodlarla kendisinden ve anlattıklarından çok daha fazlası. Ressam Spitzweg, 19. yüzyılın ortalarında resimlerinde küçük burjuva yaşantısını betimleyen, mizahi, özellikle biraz alaycı resimler yapmış. Bunda da fakir bir şairin sefil odasını ve zavallı hâlini gösterirken “fakir ama gururlu sanatçı” klişesiyle oynuyor. Yanmayan sobanın içinde bekleyen el yazısı şiirleri ve kar kaplı çatılar görünen ufak pencereden içeriye sızan ışıkla zor aydınlanan soğuk odada, yer döşeğinde, hâlâ inatla divit ve mürekkeple şiir yazmaya çabalayan şairin bit kırmak için kısa bir mola verdiği anı gösteren resim, küçük burjuvanın romantik dönem ideallerine bakışının damıtılmış hâli. Resmin yapıldığı yıldan yüz yıl sonrasına atlarsak 1939’da Adolf Hitler’in Polonya’yı işgal ederek başlattığı İkinci Dünya Savaşı’na geliyoruz. Bu süre içinde “Fakir Şair” resmi Almanların ortak belleğinde baş köşeye yerleşmiş, röprodüksiyonları da rahat ve şık mobilyalı, duvardan duvara pahalı ahşap kaplama burjuva evlerini süsler olmuştu. Hitler’in en sevdiği resim olduğunu söylemesi de üzerine dikilen tüy olmuş.

Bu resmin Yeni Ulusal Galeri’de olması, Ulay’ı rahatsız eden şeylerden biri. 1950’lerin ortasından beri Batı Almanya’ya getirilen ve berbat koşullarda çalıştırılan milyonlarca insanın yaşadığı hak ihlalleri de bir diğeri. Bir kelimeyle tanımlanmış tüm bu insanlar: Gastarbeiter, misafir işçi. Oksimoron bir bileşik.

İşte bu resmi alıyor Ulay, kamyonetine koyup Kreuzberg’e, Gastarbeiter’lerin en yoğun olduğu gettoya götürüyor. Bu resmin büyük bir röprodüksiyonunu UdK’nin (Universität der Künste) kapısını örtecek biçimde asıyor. Daha küçük bir kopyasını da Kunstraum Kreuzberg’in içinde olduğu Bethanien binasının girişindeki panoya yapıştırıyor. Sanatın nasıl, nerede, kim tarafından, kimlere yapılacağını ve daha birçok şeyi belirleyen iki otoriteye bu resmi hatırlatıyor.

Filmde Ulay’ı koltuğunun altında resimle, kar yağışlı aralık ayında Kreuzberg’de epey bir süre koşar adım yürüdüğünü görüyoruz. Savaşın bitiminden yıllar sonra, hâlâ şarapnel ve mermi delikleriyle dolu, bakımsız, karanlık yüzleriyle binaların önünden geçiyoruz.

Resmin varacağı son nokta, Bethanien binasının hemen karşısındaki Muskauer Straße’deki bir “Türk” Gastarbeiter’in evinin salonundaki duvar. Ulay’ın peşinden gelen kameranın gözüyle salona girdiğini, duvarda asılı olan resmi çıkarıp yerine Fakir Şair’i astığını görüyoruz. Bunların yanı sıra kucağında ve etrafında çocuklarıyla biraz şaşkın, gülümseyen bir kadını da görüyoruz. Herhangi bir konuşma ya da aktüel ses duyulmuyor. 

Ulay yıllar sonra kendisiyle yapılan video röportajda, daha önceden aileye bir belgesel çekimi için geldiğini ve resim hırsızlığından kimseye bahsetmediğini söylüyor. Ailenin evine girmeden önce sokaktaki telefon kulübesinden Neue Nationalgalerie’nin müdürünü ve polisi arayıp resmi aldığını, zarar vermediğini ve resmi gelip alacakları adresi ilettiğini dile getiriyor. Bir saat içinde bütün mahallenin anti-terör timleriyle sistematik olarak kuşatıldığını da anlatıyor. Galeri müdürü resmi gelip alıyor, götürüyor. Polisler de Ulay’ı.

Filmin başında ve sonundaki sahnelerde, basından tam da Ulay’ın beklediği biçimde tepkiler içeren haber başlıklarını görüyoruz: “Radikal solcu en güzel resmimizi çaldı”, “Berlin’in müzeleri çok güvenli ama ne yazık ki sadece geceleri”, “Spitzweg hırsızı milyon dolarlık resimle acil çıkıştan kaçtı”, “Sanat hırsızlığı bir ‘eylem’di”, “Deli, Berlin’de dünyaca ünlü Spitzweg tablosunu çaldı”, “Zavallı şair bir Türk’ün evini dekore etmeli”, “Zavallı şair şimdi pleksiglasın altında oturuyor”, “Nationalgalerie için daha fazla güvenlik”.

Buraya kadar olan bitenler Ulay’ın tahmin ettiği gibi. Alman ruhunun incinen gururu, en kıymetli sembollerinden birine yapılan bu saygısızlığı öfkeyle karşılar. Hapis cezası tebliğ edilmeden önce Ulay, Almanya’dan ayrılır, geri geldiğinde kefaleti arkadaşları onun adına öder.

Batı Almanya’da 1955–1973 arasında milyonlarca “misafir işçi”nin ve aileleri ile yakınlarının içinde öğütüldüğü devasa bir sömürü sistemi varlığını sürdürdü. Yüz milyonlarca insanın gözü önünde, açıktan ve doğrudan işlendi suçlar. Temel insan hakları ihlalleri, ölüm ve yaralanmalarla sonuçlanan bireysel ve kitlesel ırkçı saldırılar yıllarca sürüp gitti. Yıllar sonra bu insanlara temel haklarını sağlayabilecek eğitim ve sağlık sistemleri sağlanmaya başlansa da kimse yabancı düşmanlığını söküp atacak bir yol bulamadı.

Ulay’ın sözünü gayet net ve cesurca söylediği bu işinde yine de eksik kalan bir taraf var: Nasıl ki Batı Alman devleti Türkiye’den gelen herkesi “Türk” olarak etiketlediyse, diğer etnik toplulukları, dilleri ve kültürleri yok saydıysa, bu iş de bunu yapıyor. Tam da burada, Mardin Bienali’nden uzanan zamanlar ötesi bir el, bu işi kapıp uçurarak tamamen bağlamsız bir biçimde Mardin’de bir salona yerleştiriyor. 

Ulay’ın bu filmi geçenlerde 6. Mardin Bienali’nde de sergilendi. Çok ilginç bir biçimde, kendi yaşadığı toplumu böyle şiddetle eleştiren bir işi getirip Mardin’de sergi mekânına koymak kimseyi rahatsız etmemiş görünüyor. Küratörün Mardin’in teraslarına çıkıp sonsuz ufka baktığı turistik videolar bence çok daha uygun sergilenmek için. Bulunduğu bölgede, şehirde olanlara bakmayıp hülyalar âlemine dalarak uzaklara bakmak varken, kırk sekiz yıl önce içinde yaşadığı topluma ve sanat sistemine öfkeyle ve alayla bakan bir işi sergilemek nasıl bir zihniyettir, doğrusu anlamak imkânsız. İçinde yaşadığı yerin kangrenleşen sorunlarını görmemek, konuşmamak için gözlerini kısarak hayali coğrafyalara bakmanın Mardin’e bir yararı olmadığını söyleyip daha önce Manifold’da yayımlanmış bir yazımla bu konuyu tartışmaya açmam da bundandı.

Keşke Ulay’ın sanat yoluyla fikirlerini aktarmak için sahip olduğu cesaret şimdi birçok sanatçıda ve sanat âlemindeki aktörde olsa…

çağdaş sanat, Erhan Muratoğlu, happening, ırkçılık, Mardin, Mardin Bienali, performans sanatı, sanat, Ulay