görsel: Erhan Muratoğlu
Matbudan Dijitale
Teratoma*

Su dolu plastik bir torba gibi ama çok daha kalın dokulu. Kaygan yüzeyi çok pütürlü. Ağır olmasına ağır ama sanki her an patlayıp içindekiler akacak, avucumun içinde kıkırdakımsı bir deri parçası kalacakmış gibi. Yumruğumu sıkmaya çalışıyorum, çekinerek, fazla bastırmadan. Parmaklarımın arasında sanki bir şeyler dolaşıyor. Masanın üzerine koyuyorum. İsteksizce yuvarlanıp çöküyor, öylece pelte gibi duruyor. Elimi kâğıda silip bir kalem alıyorum. Kalemin ucuyla dürtüklüyorum. İçinde her ne varsa o kadar da akıcı değil sanki. Masa lambasını yaklaştırıp iyice bakıyorum. Bunun bir iç organ olduğu kesin ama bildiğim hiçbir şeye de benzemiyor. Pembemsi gibi, yer yer koyu sarı, kahverengi, mor renkli bölgeleri var. Işık biraz içine sızıyor mu ne? Üzeri kalın, oldukça sert damarlarla kaplı. Ne var ki bu damarlarda sanki hiç kan akmamış gibi, donuk. Elimi iyice kâğıda silip bisturiyi almak için uzanıyorum, gözüm onda. “Acaba keserken tepki verecek mi? Yoksa uyuyor mu? Üzerime sıçrayacak bir şeyler mi var içinde?” Duraksıyorum. Elimi üzerine koyup bir tepki gelmesini bekliyorum. Soğuk ve cansız. “Peki” diyorum, “öyleyse…” Elimi yavaşça kaldırırken o da sanki rahatlamışçasına nefes alıyor. Bisturiyi ortasından diklemesine batırıyorum, sanki bir doğum günü pastası kesercesine boylu boyunca yarıyorum. Beklediğim gibi içinden koyu renkli bir sıvı, kırmızı-mor, yavaşça masanın üzerine akıyor. Açtığım yarığı iyice genişletip içini görmeye çalışıyorum. Sıvı boşaldıkça bir topak saç, yapış yapış ortaya çıkıyor. Durmalı mıyım, yoksa…?

Mavimsi mor, kırmızı ışıklar şiddetle parlayınca gözlerimi açıyorum. Yanımdan geçip kayboluyorlar. Gözlerimi kocaman açıyorum. Sadece beyaz bir boşluk! Patlayan ışık sönüyor, gözlerim uyum sağlayınca görebiliyorum: Gece… Gözlerimi kapatıp parmaklarımı bastırıyorum, ağrı ve acı alnımda dolaşıyor. Anlıyorum ki hâlâ yoldayım. Bindiğim dolmuş şimdi köprüden geçiyor. Biliyorum ama gene de bakıyorum, tabii ki yolun ilerisi mahşer yeri gibi. Saatime bakıyorum, Taksim’den yola çıkalı bir saat olmuş. Bu gidişle bir saat daha yoldayım. Şoför hâlâ sinirli, yüksek sesle birileriyle konuşuyor. A, tabii ki… Aynı hatta çalışan diğer şoförlere köprüdeki trafiği küfrederek anlatıyor, onlar da yolun ilerisini söylüyor belli ki. Susuyor, kulaklığını sertçe çıkarıp cep telefonunun durduğu ön camın önüne doğru fırlatıyor. “Nedir bu be, her gün çekilir mi!” diye bağırıyor. Yolculardan hiç kimse karşılık vermiyor ama o gene trafiğe, yönetenlere sayıp döküyor hiddetle! Sigara yakıyor. Sigaranın dumanıyla açlığım birbirine karışıyor, midem bulanıyor şimdi. Camı açmaya çabalıyorum boş yere. İçim iyice sıkılıyor, tekrar dönüp dışarıyı seyrediyorum. Karanlıkta, otoyol kenarında bekleyen kalabalık siluetler görüyorum. Yüzlerinde araçların farları. Onlar gibi beklemediğime sevinmeli miyim? Kırmızımsı koyu bir ışığın içinden geçiyoruz, burası kavşaklardan biri olmalı yoksa bu kadar çok yol aydınlatması bir arada olamaz. Gene karanlık ve farlar… Şu arkadaki yerler neresi acaba? Göğe doğru yükselen dev dalgaların üzeri sarı beyaz noktalarla aydınlanmış. Kim bilir hangi gecekondu mahallesi… Gecekondu mahallesi mi? Belki genel seçim öncesi öyleydi. Şimdi pekâlâ imarlı! Zaten neresi değil ki? İstanbul nerede başlıyor nerede bitiyor? Kim söyleyebilir ki?

Durmuyorum. Saç topağını kaleme dolayıp kesenin dışına çıkarıyorum. Sıvı da onunla beraber masanın üzerine akıyor. Bozulmuş et kokusu burnuma doluyor, gözlerim yaşarıyor. Elimin dışıyla gözlerimi silip tekrar bakıyorum içine… Yanılıyor muyum, yoksa içinden bir göz de bana mı bakıyor?! Şu yanında, orada burada duranlar da dişler galiba! Elimdekileri masaya bırakıp hızla ayağa kalkıyorum. Şimdi midem bulanıyor. Nedir bu? Bir tür canlı mı? Ben neyi kurcalıyorum? Kaçırdığım gözlerimi tekrar o şeye çeviriyorum. Yaklaşmaya cesaretim yok. Kime sorsam acaba, kim bilebilir ki?

İstanbul’un hakkında yazılanları belki binlerce kere binlerce farklı ağızdan dinledim, bir o kadar da haberde, makalede, kitapta okudum. Filmlerde izledim. Derslerde tartıştım. Gene de hâlâ nasıl olup da var olduğunu, hayatta kaldığını anlayamıyorum… Katmanlar, parçalar, yığınlar… Kesilip parçalanmış, sonra özensizce bir araya getirilmiş. İç organları dışarıda, gözleri ve ağzı gövdesinin içinde, göremeyen, kendi kendini kemiren, beslendikçe yayılıp etrafına yapışan dev bir ucube! Hani bazı dehşet filmlerinin bir türlü sonu gelmez ya, siz “Hah, öldü işte!” diye rahat bir soluk aldığınız anda iğrenç yaratık yerden kalkar, parça parça olmuş bedenine aldırmadan sarsılarak üzerinize gelir ya, İstanbul da öyle: Bir türlü vazgeçmiyor. Parçalar bir araya gelmiyor, birbirine uymuyor. Sürekli bir yerleri patlak veriyor. Kaynakları eriyor, yeni kaynaklara saldırıyor. Tıkanan, işlemeyen damarları zorlayıp açarken etrafındaki dokuları parçalanıyor. Damar üzerine damarlarla “baypas” yapıyor. Yedikçe büyüyen bu anormal organizma, sürekli deforme olup dönüştükçe eski şeklinin izlerini de siliyor.

Teratoma deniyormuş bu şeyin adına. Hücre gelişiminin anomalisi sonucunda, bir arada olmaması gereken dokular ve organlar bu kistin içinde oluşuyormuş. İçinde barındığı vücut ne kadarını taşıyabilirse o kadar büyüyüp yayılabiliyormuş. Peki, bu şey sömürdüğü bedenin dışında var olabilir mi? Tabii ki hayır…

İstanbul bir şehir mi? Şehir görünümünde bir ucube, belki de içinde taşıdığı teratoma tarafından çoktan yenilip yutulmuş bile.

* Bu metin Kayıtsız/Unrecorded sergisi kapsamında yayımlanan kitapçıktan alınarak yazarın izniyle “Matbudan Dijitale” dizisi kapsamında yayımlanmıştır.

beden, canavar, canavarsılık [monstrosity], Erhan Muratoğlu, İstanbul, kent, Matbudan Dijitale, şehir, teratoma