Kayıp
Gariptir, babaannemin vefatından sonra düşünmeye başladım ev kavramını. Sekiz yıllık (lisans ve yüksek lisans) mimarlık eğitimim bu konuyu dert edinmem için yeterli bir eleştirel temel sunamadı belli ki. Her hâlükârda, mimarlık eğitimi almamış biri ev kavramını fiziksel bir olgu olarak ele alabilecekken, en azından bu görüşü biraz daha derinleştirebilecek bir düşünce yapısı sağlayabildi bana bu eğitim. Ancak yine de evin “birisi” olabileceği aklıma gelmemişti.
Bana bakmaya başladığı ilk zamanlarda (beş yaşındaydım) çok sıcak bir bağ kuramasam da aradan geçen yirmi altı yılın ardından babaannemin benim için tek başına bir ev olduğunu söyleyebilirim. Belki de bu nedenle ev hissini düşünmeye onun kaybından sonra başladım.
Babaannemin vefatını takiben geçirdiğim üç yıllık yalnız yaşama deneyimim (ki yalnız yaşamayı çok sevdiğimi de belirtmeliyim) Türkiye’deki ekonomik ortamın da hiç azımsanmayacak etkisiyle, ev sahibimin beni evden çıkardığı ve giderek daha da yer altında bulunan dairelere gücümün yetebildiği bir sürece yol açtı ve en sonunda (kuşağım için neredeyse bir norm olduğu üzere) yurtdışında bir iş bulup, çok sevdiğim İstanbul’u terk etmek durumunda kaldım. Ancak tüm bu etmenler bir araya gelince de ev hissim iyiden iyiye çatırdadı.
Yine de son kalem olarak halamların neredeyse otuz yıldır yaşadığı ve tüm anılarımı barındıran evi, ben orada düzenli olarak hiç yaşamamış olsam bile (yine de neredeyse her hafta en az bir kez gittiğim ve çoğu zaman kaldığım bir ev), içimdeki ev hissinin sıcaklığını taşımaya devam etti ve yitip gitmekte olan duygunun varlığını canlı tuttu.
Özellikle Almanya’ya taşınmamdan sonra üç ila altı ay aralıklarla değiştirdiğim barınaklarım ve yabancı bir ülkede olmamın üzerimde oluşturduğu ait olmama hissiyle beraber, halamların evi duygusal olarak daha da büyük bir yer kaplamaya başladı içimde. Ancak uzun yıllar yaşadıkları ve doğduğumdan beri gittiğim, balkonunda kahvaltılar yaptığım, koridorunda kuzenimle oyunlar oynadığım, masasında lise ve üniversite sınavlarına çalıştığım bu evden taşınma kararı almalarıyla birlikte ev diyebileceğim son mekân da yok olmuş oldu…
Anlam
Topos, genius loci, yer [place], mekân [space]… Bunlar tarih boyunca mekânı anlamlandırmak için üretilmiş bazı kavramlar. Mekânı yalnızca fiziksel ya da teknik terimlerle açıklamanın yetersiz kalacağı çok öncelerden fark edilmiş gibi. Mekâna anlam katarak onu sosyal olanın bir parçası hâline getirmek mimarlık disiplinini ele avuca sığmayacak bir konuma yerleştiriyor. Belki de bunun farkında olmak bana her gün farklı karın ağrıları yaşatan mesleğimle bağ kurmak için bir tür motivasyon veriyordur. Mekânı anlamak politik, sosyal ve tarihsel birçok veri sunar. Halamların evi özelinde ise bireysel bir anlatı, kişisel bir tarih söz konusu.
Mekân üç boyutludur ancak yer dört. Zaman ve insan mekâna karışır. Hafızada yer eder, nostaljiye dönüşür. Bu kelimeler de böylece sadece soyut birer kavram olmaktan çok, mekânsal bir değer kazanır. İşte o mekânda, halamın evinde benim otuz yılım, babaannem, halam, kuzenim ile eniştem, çocukluğum ve anılarım vardı. Ve bir gün tüm bunların içine karıştığı bu mekân yok oldu. Geride boş duvarlar, yıllardır hareketsiz kalmış eşyaların ardında güneşten saklanmış duvar izleri, kuzenimle top oynadığım uzun koridorun (ki her geçen yıl daha da kısaldı o bir zamanların uzun koridoru) yankısız boşluğu, oyun oynayarak sabahladığımız salonun masasız genişliği, adalara bakarak kahvaltı yaptığımız balkonun yalnız manzarası ve boş odalar kaldı. Benim “yer”im yeniden mekânlaştı. Mekânın yere dönüşmesi otuz yılımı almıştı ancak tek bir günde yer, mekâna indirgenebilmişti.
Arayış
Ev denen şey bir kişi mi yoksa mekân mı hâlâ karar verebilmiş değilim. Babaannemin yarattığı ev hissinin artık geri gelmeyecek ve çocukluğuma dair bir duygu olduğunun farkındayım. Bu anlamda ev artık tarihsel bir kavrama mı dönüşmüş oluyor, bilmiyorum. İçimdeki bu his, şu ya da bu eve değil de 2000’lerin başında bir pazar akşamına mı ilişkin acaba? Ya da halamlarda kuzenimle oyun oynamak için kaldığım bir hafta sonu mu?
İçinde bulunduğum yurtdışı deneyiminin kalıcı bir ikamete mi dönüşeceğini yoksa geçici bir macera mı olacağını zaman gösterecek. Bu süre zarfında düştüğüm bu “ev”sizlik durumunun ve hissinin ne derece var olacağı merak konusu. Bu süreçte evin insanın gerçekten ihtiyaç duyduğu temel bir kavram mı yoksa alışılmış bir düzenin benimsenmiş bir olgusu mu olduğuna karar vermeye çalışacağım.
Daha iyi bir yaşam peşinde dört bir yana dağılan aile fertlerinin mesken edindiği, ekonomik krizler arasında sahip olunamayan ya da bağ kurulamayan barınaklar, aşina olduğumuzu düşündüğümüz bu “ev”in kökten dönüşümüne sahne oluyor gibi. Benimle benzer yollar izleyen kahramanlarımızın bir ev bulup bulamayacağını ya da artık ona ihtiyaç duyup duymayacaklarını önümüzdeki yıllar gösterecek gibi duruyor. Bu yılları hep beraber yaşayacağım tüm yarışmacılara başarılar ve daha da önemlisi sabırlar dilerim.
