İstanbul ile Ankara ve Taşkent arası mesafe,
illüstrasyon: Eren Can Altay ve Merve Nur Ocaklı
Konu İstanbul
Kayıp İstanbul

İstanbul onu yaşayanların ve oraya göç edenlerin olduğu kadar ondan gidenlerin de şehri bir yerde. Bu şehirde anılar yaşamış, kente katmış ve katılmış olanların… Romantik bir söylemden ziyade, bu gidişler kentin çalkantılı politik ve ekonomik durumları hakkında da birçok veri sağlar. Rus Devriminden sonra kente gelmiş ama kitlesel olarak kalmamış Ruslar, 6-7 Eylül’den sonra gitmek zorunda kalan Rumlar, Yahudiler, 1960’lı yıllarda işçi anlaşmasıyla kenti bırakıp Almanya’ya işçi olarak göç eden Türkler ve daha sayamadığımız niceleri… Bu gidişlerden her biri kendi hikâyelerini, altlıklarını ve o dönemin kenti ve o kentte yaşayanların düşünce durumları hakkındaki bilgileri saklar.

Konu İstanbul serisinin İstanbul’dan göç edenlerin duyguları, düşünceleri ve sebeplerine odaklandığımız ikinci röportajında, taze göçmen Çağda Türkmen sorularımızı yanıtladı.* Ancak onun hikâyesi alışageldiğimiz göç hikâyelerinin aksine Batı’ya değil. Kendisi Özbekistan’ın Taşkent şehrine 2023 senesinde akademisyen olarak gitti. Türkmen, ODTÜ’de mimarlık alanında aldığı lisans eğitimi sonrasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Mimarlık Tarihi, Teorisi ve Eleştirisi bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Bundan sonraki dönemde İstanbul ve Ankara’da çeşitli üniversitelerde akademisyenlik ve mimarlık dergilerinde editörlük yaptı, tüm bunlara ek olarak da Osmanlı Siyasal Düşünce Tarihi adlı kitabın çevirmenliğini üstlendi.

Öncelikle İstanbul’da geçirdiğin zamandan söz edecek olursak: Kaç yıl İstanbul’da yaşadın?

On sekiz yıl yaşadım. Sonra Ankara’da üniversite okudum yedi yıl. Sonra beş yıl daha İstanbul’da yaşadım. Yani totalde yirmi üç yıl oluyor.

Üniversiteden sonra İstanbul’a gelme kararını nasıl aldın?

Ailem zaten İstanbul’da yaşıyordu. Benim de o sırada bir işim yoktu. Aklımda yüksek lisans yapmak vardı. Ailem İstanbul’da olduğu için gittim ama hazır gitmişken yüksek lisansımı da orada yaptım. Çalışmaya da İstanbul’da başladım.

İstanbul’da nerede yaşıyordun? İstanbul’da sevdiğin ya da sevmediğin neler vardı?

Beylikdüzü taraflarında. Üniversiteye gitmeden önce Bakırköy-Bahçelievler merkezli bir hayatım oldu diyebilirim. 2009’da Ankara’ya taşındım. O süreye kadar metrobüs yoktu. Yani aslında Beylikdüzü’nde yaşam da farklıydı.

76 numaralı Beylikdüzü-Bakırköy otobüsü hayatımızın büyük bir kısmında yer etti. İstanbul’un her yerine açılan kapı Bakırköy’dü, Avcılar değildi. Metrobüs yapılınca Avcılar bir merkez oldu. Daha sonra Beylikdüzü’ne metrobüs geldi, orası da bir merkez oldu.

Beylikdüzü dendiğinde insanların aklına gelen yerler henüz yoktu benim çocukluğumda. Şimdi Yaşam Vadisi vesaire var. Aslında liseye kadar yaşanabilecek güzel bir yerdi Beylikdüzü; sakin, herkesin herkesi bildiği.

Ne zamandan beri “Artık İstanbullu değilim” demeye başladın? İkinci İstanbul yaşantından sonra neler yaşandı? Sonrasında nereye gittin, ne kadar süreliğine gittin?

Üniversite için 2009’da İstanbul’dan ayrıldıktan sonra bir daha İstanbullu olmadım. Döndüm, İstanbul’da tekrar yaşadım ama İstanbullu olarak yaşadığımdan çok emin değilim.

Biraz Ankaralı hissediyordum kendimi. İstanbul’dan Ankara’ya gittiğin zaman biraz İstanbullu kalıyorsun ama Ankara’dan İstanbul’a dönünce de hep biraz Ankaralı gibi kalıyorsun. Ankara’da yaşayıp dönünce fark ediyorsun. Bir farkındalık oluşuyor. Uzaktan bakabilmeye başlıyorsun. Uzaktan bakınca da artık İstanbullu olmuyorsun.

Bu, çevrendekilerin seninle ilgili düşünceleri mi yoksa senin kendi düşüncen mi?

Toplumsal olan bir yönü var ama aslında içsel de bir yönü var. Bir şeyim farklı benim burada yaşayan insanlardan. “Neyim farklı?” diye kendi kendine sorguladığın zaman fark ediyorsun. Ankara’dayken İstanbullu, İstanbul’dayken Ankaralı kalıyorum. İnsanların yürüyüş hızı bile değişiyor. Yani İstanbul’da “Yavaş yürü” diyen bir insana dönüştüm Ankara’da yaşadıktan sonra. Ama Ankara’ya göre de hızlı yürüyorum. Bunu fark ettiğim zaman bana çok ilginç gelmişti. New York’a gittiğimde de fark ettim. Çünkü New York’ta insanlar koşuyor.

İstanbul’u neden terk ettin?

İstanbul bir şeye dönüştü. Ve bu dönüştüğü şey, eskiden kucakladığı bizleri artık kucaklamayan bir şey oldu bence. Eğer bir ürün sizin için fazla pahalıysa o sizin için değildir. Artık İstanbul bizim için olmamaya başladı.

Pandemide sokağa çıkma yasakları bittikten hemen sonra koşarak gittiğim yer İstiklal Caddesi’ydi. Çok sevdiğim eski bir arkadaşı özler gibi özlemiştim. Evet, tramvay aynı, yol taşı, döşemeler aynı ama orası aynı yer değil artık. Yani orası artık benim İstiklal’im değildi. Beşiktaş’a gidiyorum, orası artık benim Beşiktaş’ım değil. Kadıköy’e gidiyorum, orası artık benim Kadıköy’üm değil. Moda’ya gidiyorum, değil. Benden alınıp verildiği kesim aynı değil. Artık benim İstanbul’um değildi. Biraz üzücü geliyor ama öyle.

Ben aidiyet konusunda biraz uzaklaşmış olabilirim. İstanbul’un olmayı bırakmış olabilirim ama İstanbul hep benimdi o zamana dek. Ama sonra, özellikle pandemiden sonra…

Burada ekonomik durumlar dolayısıyla çok başvuru yapmak gerekiyor. Mezun oldum. Defalarca iş başvurusu yaptım, birçok yerle görüştüm. Tüm bu yerlerle görüşürken aklımda hep şu vardı: İstanbul kocaman bir şehir, hepimizin de yuvası, bana da uygun bir yer çıkar. Türkiye’de bana uygun bir yerin çıkma ihtimalinin en yüksek olduğu yerin İstanbul olduğuna inanıyordum.

Ben kendini burjuva zanneden işçi sınıfına mensup biri olduğum için, durum bununla da alakalı. Haftada bir sergilere gitmek isteyen, haftada bir arkadaşlarıyla dışarıya çıkıp yemek yiyip bir şeyler içmek isteyen, tiyatrosuna sinemasına gitmek isteyen bir insan olarak fark ettim ki artık oralara gidecek ekonomik güce sahip değilim. Hemen hemen benimle aynı kafa yapısında ve yaşam tarzında olan, bir tık daha iyi kazanan arkadaşlarımla Bomonti, Zorlu gibi beyaz yaka merkezlerinde etkinliklere gittim. Ama olay bu mu gerçekten? Mecidiyeköy-Zorlu altgeçidinin hayatımıza girişi… Buna değiyor mu gerçekten?

İş için iki yıl Ankara’ya gittim. Orada bir iş bulmuştum, iyi de bir iş teklifiydi. Yaşam masrafları da İstanbul’daki kadar yüksek değildi. Yerleştim, ev kurdum, çalışmaya başladım ama oradaki işim de sonlandı. O zaman şunu sorgulamaya başladım: Ben galiba bu ülkede ekmek kazanamayacağım.

Her şeye saldıran, her yere başvuran bir insan olarak kısmet buradaymış. Orta Asya’ya, Özbekistan’a yerleştim. Taşkent’te yaşıyorum. Yaklaşık altı aydır buradayım. Geriye dönüp düşündüğüm zaman daha iyi anlamlandırabiliyorum. Bir şey geçti. Şarkısı var:

“Ne zaman gitti tren?
Bir ben kaldım, bir de gölgem.”

Maziye dair, illüstrasyon: Eren Can Altay ve Merve Nur Ocaklı

Bir tren vardı ve o tren kaçtı gibi. Tekrar gelir, o konuda şüphem yok ama tutunamadım. Ekonomik olarak tutunamadım, değer olarak tutunamadım. Hassasiyetleri olan bir insandım. Politik olarak Geziciydim. Hâlâ da öyleyim ama işte ben bile tükürüldüm. Bu bana çok ilginç geliyor. Türkiye öne çıkan isimleri dışarıya tükürdü zaten. Ama beni bile tükürdü. Beni tükürmesinin politik yanı bir yana (tabii her şey politiktir ama) temelde asıl yatan şey ekonomik durumdu. Ev kiraları inanılmaz. Ben İstanbul’da hiç kendi evimi kuramadım. Ailem iyi ki oradaydı, iyi ki onların yanında yaşayabildim. Artık ekonomik olarak barınamadım. İstanbul’da barınamadım. Türkiye’de de barınamadım. Buraya geldim.

Sosyal açıdan çok büyük ya da derin farklar hissediyor musun? Türkiye’deki yaygın pratiğin aksine, Avrupa’da değil Orta Asya’nın nadide bir bozkırında ikamet ediyorsun. Milliyetçi söylemde yine benzer bir ülke olduğu düşüncesi yaygın olsa da en azından bana göre kültürel olarak çok da farkında olmadığımız ya da bize yakın olduğunu düşünmediğimiz bir coğrafyada, Taşkent’te yaşıyorsun. Taşkent ve İstanbul’daki sosyal hayatını karşılaştırınca şehrin sana verdiği ve vermediği neler var?

Bunu birkaç katmanda incelemem lazım. Birinci katman, burada arkadaşlarımın olmaması. İstanbul’daki, Ankara’daki sosyal çevremi bırakarak geldim. Bunu göz önünde bulundurmak gerekiyor.

İkinci katmanda tabii ki dil bariyeri var. Rusça öğreniyorum ama çok iyi değilim. Dolayısıyla İstanbul’da çok rahat bir şekilde (ekonomik durumları göz ardı ediyorum) gidebildiğim tiyatro oyunları vardı, burada ise fazla tiyatro oyunu olmasına rağmen benim için gidilebilir değiller. Sinemalar var ama sadece bir tanesi İngilizce film gösteriyor, o da haftada bir yeni film gösteriyor. Geri kalanların tamamı Rusça dublajlı.

Üçüncüsü katman da aslında ekonomik. Evet, ekonomik durumum burada Türkiye’dekine göre daha iyi. Ama şöyle de bir şey var: Ben bir Özbekin Taşkent’te yaşadığı gibi yaşamıyorum. Yani onların alışveriş yaptıkları yerlerden alışveriş yapmıyorum. Çoğunluğun yaptığı yerlerden yapmıyorum diyeyim. Onların gittiği etkinliklere gitmiyorum. Bunu göz önünde bulundurmak lazım.

Açıkçası burası çok farklı. Türkiye’de yaşarken kafamdaki Taşkent imajı doğru değilmiş. Her çeşit eğlenceyi bulabiliyorsun. Opera, bale vesaire… Taşkent eski bir Sovyet şehri olduğu için aslında güzel sanatlar konusunda bir yatırımı var.

Şehirler arası imgelem, illüstrasyon: Eren Can Altay ve Merve Nur Ocaklı

Onun dışında, ulaşıma bakıldığında da Orta Asya’da metrosu olan tek şehir galiba. Araştırmadım ama iyi bir metrosu var. Şu an İstanbul’da taksi bulmak diye bir şey söz konusu değil hâlâ. Ama burada çok rahat.

Hatta şöyle söyleyeyim, aslında buranın yerlileri benim kullandığım uygulamaları da kullanmıyor. Yolda el kaldırıyorlar. Biri duruyor. “Şuraya gideceğim kaça bırakırsın” deyip anlaşıyorlar. Herkes taksicilik yapıyor yani. Çok uyguna gidebiliyorsun. Benzin, doğalgaz, her neyse artık kullandıkları, o uygun.

Ulaşım anlamında aslında daha iyi ve geniş yolları olmasına rağmen benzinin, gazın ucuz olmasından dolayı araç sahipliği çok yüksek. O yüzden trafik burada da bir problem. Şu an ben evimden işyerime, iyi bir tempoyla yürüyerek bir saatte gidebiliyorum. Bu süre, otobüsle gittiğimde bu yarım saat oluyor. Taksiyle gittiğimde 15 dakika oluyor.

İstanbul’da bu dakikalar ne seviyedeydi?

Aa, çok korkunç! Benim şu anda yaşadığım yer aslında bu şehrin Avcılar’ı ya da Bakırköy’ü gibi bir yer. Avcılar’dan okula (Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü) gitmem, bir saat metrobüs sonrasında, eğer ucu ucuna yakaladıysam, okul servisiyle on beş dakika daha. Ama çoğunlukla o servisi yakalayamıyordum. Bir de trafik saatinde huzursuz bir ulaşım yapıyordum metrobüsle. Gidiş geliş üç saatim yolda geçiyordu. Çok mantıklı bir şey değildi ve ben şişme yatağımı stüdyoya taşıyıp okulda kalmaya başlamıştım. Bu da çok mantıklı olmayabilir ama insanlar her gün yapıyor diğerini. Her gün üç saat ulaşım İstanbul’da normal.

Ücret skalası da çok ilginç. Otobüs 1.700 Som, yaklaşık 4 TL. Şu an İstanbul’da durum nedir bilmiyorum. Taksiyle de 10.000 Som filan veriyorum. O da yaklaşık 25 TL. Alternatifinin olması, yürüyebiliyor olmak inanılmaz güzel bir şey. Gece üçte bile yürüyebiliyorsun. Güvenli bir yer. Bu, İstanbul’da söz konusu bile değil.

Kültürel bir farkı sormuştun. Evlenme yaşı çok erken. Kültürel olarak inanılmaz farklı. Çok fazla Türk dizisi takip ediliyor. Türkiye’ye yönelik beğeni hayranlık seviyesinde. O nedenle onlar bizim dilimizi daha iyi anlayabiliyor ve bizim de onları anladığımızı zannediyor. O bir problem, çünkü anlamıyoruz… Benimle en çok konuşmaya çalışanlar taksiciler ve esnaf. Dilim yettiğince konuşmaya çalışıyorum ben de. Önce yaşımı soruyorlar, sonra “Çocukların nerede?” diye soruyorlar. Çünkü onlar için 32 yaşında evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamış olmak inanılmaz bir şey. Akıl alan bir şey değil. Hatta bunu açık açık soran da oldu. “Evlenmedin mi? Ne sorunun var?” şeklinde.

Nasıl bir sıklıkta İstanbul’a gelip gidiyorsun, eğer gelip gidiyorsan? Ya da neden gelip gidiyorsun?

İstanbul’a bu sene biraz gidip geldim. Ankara’dayken daha sık gidip geliyordum. İki ayda bir gidiyordum arkadaş görmeye, aile görmeye. Gitmişken de tabii aklımda olan bazı sergiler ve etkinlikler oluyor, onlara denk getirmeye çalışıyordum gelişimi, kalışımı. Akademik çalışma alanıma uygun, SALT’ta bazı şeyler oluyor ya da İstanbul Modern’de.

Şu an İstanbulla bağım, ailemin ve bazı arkadaşlarımın orada olması. Ailem orada olmasaydı da giderdim diye düşünüyorum, çünkü dediğim gibi, takip etmek istediğim etkinlikler oluyor. Bazı konserler oluyor, sadece İstanbul’da gerçekleşiyor. Türkiye’deyken öyle yapıyordum ama şu an yurtdışındayım ve herhangi bir etkinlik için İstanbul’a gidebilecek durumda değilim. Uçak biletleri de malum. Anormal bir durum olmazsa, kardeşim evlenmezse falan, yılda bir ya da iki defa gibi duruyor.

İstanbul’da mekân olarak özlediğin ya da “Ah, şurada olsam” dediğin yerler oluyor mu?

Çok! Bu defa İstanbul’a gittiğimde yapacağım, daha önce Ankara’dan İstanbul’a gittiğimde yapmadığım şeyler var. Adaya gideceğim mesela, mutlaka gideceğim. Burnumda tütüyor.

Bunlar senin İstanbul’daki rutinlerin miydi? İstanbul’dan gidince turist olarak mı geri dönüyorsun?

Yurtdışına çıktığımda burnumda tütmeye başladığı için yapacağım şeyler bunlar. Kesinlikle İstanbul rutinlerim değildi. İstanbul rutinlerimde şunlar vardı… Bir kere Beşiktaş’a muhakkak giderdim, o da arkadaşlarımı görmeye. Bir kere mutlaka İstiklal Caddesi’ne giderdim, onu kendim için yapardım. SALT’tı, Arter’di… Hani bu tür sanat mekânlarına gitmek rutinimde vardı. Ancak şu anda çok daha romantik bir yerden yaklaşıyorum meseleye. Muhtemelen Gülhane Parkı’na gideceğim. Sarayburnu’nda bir çay içeceğim. Çünkü bunlar benim İstanbul’a dair özlediğim şeyler.

Jenerik şeyler mi olmaya başlıyor İstanbul’a dair özlediğin şeyler?

İstanbul’da yaşarken yapmayı sevdiğim şeyler vardı. Sahaf gezmeyi seviyordum ve sahaf gezeceğim diye kaybolmayı da seviyordum. Herhalde İstanbul’a döndüğümde beni en mutlu edecek olan şey, Google Maps ya da Yandex Maps’i hiç kullanmamak olacak. “Bu yeri biliyorum” hissimi, kaybolsam da ne olacak ki hissini özledim. Sora sora yer bulmayı çok özledim. Muhtemelen Beykoz tarafına giderim. Beykoz Kundura’ya giderim. Galiba İstanbul böyle bir şey hâline geldi buraya geldiğimden beri. Çok kısa bir süre oldu ama öyle sanki. İstanbul haccının gerekleri oluşmaya başladı. Biraz jenerik şeyler. Yabancı oldum, turist oldum İstanbul’a.

Taşkent'te sana İstanbul’u anımsatan ya da o nedenle sevdiğin bir şey oluyor mu? Yoksa Taşkent’i başka bir sayfa, İstanbul’u başka bir sayfa olarak mı algılıyorsun?

Açıkçası buraya taşındığımda, üç ay boyunca her gün ağladım. Sonra geçti. Özlemden ağladım, yalnızlıktan ağladım. Ama tek bir an ve yer oldu bana İstanbul’u anımsatan. Bir keresinde yaşadığım bir şey. Bir daha da deneyimlemedim. Burası çok yeşil bir kent, çok iyi parkları, bahçeleri var. Ülkenin denize kıyısı yok zaten ve sıfır yokuş, dümdüz bir şehir. Yedi tepeli bir şehri andıracak pek fazla şey yok. Ama işte bir gün işten çıktım ve hafif bir yağmur başladı. O yağmurda, o parkın içinden yürürken bir İstanbul hissi geldi. Fethipaşa Korusu olabilir, Maçka olabilir ama spesifik olarak neresi olduğunu söyleyememiştim. Ağaç türleri benziyordu belki de bunu analiz etmedim. Sadece o an o hissi yaşadım.

Nasıl hissettirdi?

Nostaljik ve çok tatlı. Çok romantik bir his. Ne kadar uzaklaşırsan negatif şeyler o kadar kayboluyor İstanbul hakkında. Buranın trafiği de İstanbul’u andırıyor. Ama trafikte aklıma İstanbul gelmiyor. Artık İstanbul benim için trafikle kodlanmış bir şehir değil. İstanbul deyince güzel şeyler geliyor aklıma. Aslında şu da komik: İstanbul denince akla kentleşme ve beton ormanı falan gelmeli ama benim için o parkta yürürken damlayan suymuş demek ki İstanbul.

Dönmeyi düşünüyor musun?

İstanbul’a dönmeyi tabii ki düşünüyorum ve tabii ki istiyorum. Ama İstanbul’u aşmam lazım. İstanbul’da yaşamak istiyorum. Bir noktada döneceğimi de biliyorum açıkçası ama “İlla İstanbul olsun da ne olursa olsun” diye bir düşüncem yok artık. Çünkü İstanbul’un “Ne olursa olsun” dendiğinde iyi davranmadığını deneyimledim ben. Dolayısıyla elim güçlü dönmem lazım. Bu kesin. Mümkünse ekonomik olarak kendimi toparlayacağım.

İstanbul’da yaşamak istiyorum ama bunun için en az beş yılım var gibi duruyor. İşler ters gitmezse tabii. Buradan kovulursam tabii ki yine döneceğim yer İstanbul. Ailem orada. İstanbul’da evimde gibi değil de annemin evinde gibi hissediyorum kendimi. İstanbul’u bir anne yerine koymuştum ve döneceğim. Ama ne zaman döneceğim, nasıl döneceğim, nasıl bir koşulda döneceğim, bunlar önemli. Artık İstanbul’a gidip iş bulacağıma dair bir düşüncem yok, çünkü o düşünce pek çalışmadı. O yüzden İstanbul’un taşı da toprağı da kesinlikle kanalizasyon. Ben uzun zamandır altından bir yanını görmedim. Yıllardır görmedim. Keşke görebilsek…

* Bu söyleşi 01.06.2024 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Çağda Türkmen, Eren Can Altay, gündelik hayat, İstanbul, kent, Merve Nur Ocaklı, Özbekistan, şehir