Biz İstanbul’u hep fatihlerden, seyyahlardan, yazarlardan, Batılılardan dinledik. Aklımızdan buradan gelip geçenlerin anıları, dışarıdan bakanların hayalleri, yazarların romantik sözleri hiç silinmedi. Şehri aklımıza kazıyan bunca eser ve bunca sözün ardında, şehri gündelik yaşayan insanlar çoğu zaman sessiz birer çoğunluk oldu. 100 yıl önce yaşamış bir kürekçinin, 50 yıl önce bu yolları arşınlamış bir öğrencinin, 20 yıl önce dükkânını açmış bir eczacının neler yaptığını bilmeyiz ne yazık ki. Çünkü bu gibi durumlar o an için o kadar olağan ve değersiz rutinlerdir ki bahsetmeye bile değmez. Çünkü tüm gerçeklik o durumdan ibarettir o an. Ancak geriye dönüp baktığımızda bu gibi rutinlerin nasıl da değiştiğini ve o güne mahsus olduğunu anlayabiliriz.
Bu sebeple, İstanbul’u anlamak için barizin analizini yapacak ve Rumeysa Boz’la bir söyleşi gerçekleştireceğiz. 32 yaşında olan Boz mimarlık eğitimi görmüş olmakla birlikte bugün mimarlık yapmıyor. Çeşitli kültür kurumlarında yönetici konumunda işler yürüten Boz, evi, işi ve kişisel zamanlarında İstanbul’u yaşıyor.
Kaç yıldır İstanbul’da yaşıyorsun?
On dört yıl kadar oluyor.
İstanbul’da nerede ikamet ediyorsun?
Şu an Üsküdar’da, Salacak ile Doğancılar arasında. 2014 yılından beri hep Üsküdar’da oturdum. Kendimi Üsküdarlı hissediyorum. Ancak bir yandan şöyle bir durumum da var: Üsküdar’da çok sevdiğim kafeler yok. Arkadaşlarımı, Üsküdar’da bir yerde buluşacağımıza evime davet etmeyi daha çok tercih ederim. Çünkü ne bileyim, benim istediğim nitelikte bazı mekânlar var haksızlık yapmayayım ama, sürekli gitmeyi isteyeceğim, arkadaşımla kahvaltıya gideyim dediğim bir yerim yok. O yüzden, beni bu anlamda besleyemiyor ama yine de Üsküdar’ı seviyorum.
İstanbul dışında uzun süre yaşadığın bir yer oldu mu?
Tabii ki, Samsun’da doğdum. On sekiz yaşıma kadar Samsun’da yaşadım. Ailem hâlâ orada yaşıyor. Sonrasında da İstanbul’a üniversite sebebiyle geldim.
Samsun’da lisede okurken bazı arkadaşlarım “Kesinlikle İstanbul’da yaşamalısın” falan diyordu ama benim hiç öyle bir derdim yoktu. Çocukken de böyle bir fikrimin olmaması, böyle bir hayalimin olmaması da bana bir yandan garip geliyor. Üniversite konusunda da İstanbul’a yönelik bir düşüncem yoktu. Şu anda mesela İstanbul dışında bir yerde yaşamak garip geliyor. İstanbul dışında bir yerde olsaydım kötü hissederdim kendimi. Hatta üniversite sınavına girecek bir kuzenim var, ona kesinlikle İstanbul’a gelmesi gerektiğini söylüyorum. Çünkü gerçekten burası insanın kendini besleyebileceği kaynaklar anlamında çok zengin bir şehir.
On senedir Üsküdar’da yaşıyorsun. Senden Üsküdar’ı tanımlamanı istesek?
Bir mahallede oturduğumu düşünüyorum ve bunu çok önemsiyorum. Ben yürüyerek yaşayamayacağım hiçbir yerde yaşamak istemiyorum. Hatta bazen büyük sitelere bakıyoruz. Ben diyorum ki “Buraya yürüyerek gidemem”. Şimdiki evimden hemen beş dakikada Boğaz’da olabilme fikri bana çok güzel geliyor; yani yürüyemediğin bir sistem bana hiç cazip gelmiyor.
Bir apartmanda oturuyoruz ama apartman bir mahallenin içinde ve bu durum bana iyi hissettiriyor kendimi. Bir önceki evimiz çok büyük bir caddenin üzerindeydi ve orada insanları tanıman çok kolay değildi, özellikle komşularını. Bu mahallemizde herkes birbirine selam veriyor. Tanımadığın insanlara, yani sonuçta o çevrede oturan ya da köpeğini gezdiren birilerine selam veriyorsun. O yüzden bu mahallemizin sessizliğini, sakinliğini seviyorum.
Mahallene dair rutinlerinden bahseder misin biraz? Var mı öyle rutinlerin? Alışverişi mutlaka şuradan yaparım ya da şuraya mutlaka uğrarım eve giderken dediğin yerler var mı?
Kendimi çok güvende hissettiğim bir marketimiz var; çünkü o marketten hiç eskimiş, bayat bir ürün almadım, her şeyin tazesini, en iyisi bulabiliyorum. Hurma alacaksam en güzel hurmanın orada olduğunu biliyorum ya da bazen çeşitli kuruyemişler getiriyorlar, onların güzel olduğunu biliyorum, meyvelerin iyi olduğunu biliyorum, sebzeler yine aynı şekilde.
Markete gitmem için birazcık yokuş çıkmam gerekiyor. Gelirken uğrayıp eve gitmek çok kolay değil ama yine de o markette kendimi iyi hissediyorum, güvende hissediyorum yani. Aslında eve de servis yapıyorlar ama ben genelde kendim gidip alıyorum.
Eskiden çalışırken online alışverişi çok tercih ediyordum, çünkü hiçbir zaman markete gidebilecek zamanım olmuyordu. Online alışverişi o zaman çok seviyordum, çünkü bir yerde otururken ya da bir şey beklerken hop diye sepetimi doldurup “Şu saatlerde evde olacağım, o zaman getirin” demek bana çok konforlu geliyordu ve bazı marketlerin sebzeleri falan da güzeldi, onun için tercih ediyordum ama geçen ay bir pazar arabası aldım. Pazara gitmeyi de istiyorum.
Yakın mı pazar?
Çok uzak değil. Birkaç pazar var. Selimiye pazarı var, bir de Üsküdar’ın merkezinde bir pazar. Üsküdar’ın merkezindeki pazarın ürün kalitesini çok iyi bulmuyorum. Selimiye’nin pazarını seviyorum. Ürün çeşidi çok fazla, düzgün bir pazar. Orayı daha çok tercih ediyorum açıkçası. Çok kalabalık da olmuyor, o yüzden orayı seviyorum. Sakin ve geniş bir sokakta ve çok fazla kalabalık olmuyor.
Alışveriş yaptığın yerlerde tanışma dürtün oluyor mu? Pazarda tezgâhtaki adamı tanır mısın mesela? O kadar semtli misin yani?
İnsanlarla ilişki kurmayı seviyorum ama mesafeyi koruyarak; “O bey, o hanım” gibi. Pazara bir iki hafta gittim, hep aynı yerden meyve alıyorum, o olayı sevdim ama onların isimlerini bilmiyorum. Bir tane bakkalımız var bu arada, evimizin hemen yanındaki binada, Hacı Bey. Onun adını biliyorum ve onunla daha samimiyim.
Bu mahalle kültürü insanı besliyor galiba…
Çok besliyor ve çok rahat. Komşularını az buçuk tanımak da önemli geliyor bana. Hatta biz apartman toplantısı yapmadık hiç ama ben insanları tanımayı çok istiyorum.
Mesela hayvanları olanları daha çok tanıyabiliyoruz çünkü onların hepsi yürüyüşe çıkıyor. Bir kadın var, sürekli köpeğini gezdiriyor ve sürekli selamlaşıyoruz, sabah akşam. Onu mesela artık daha iyi tanıyorsun ama sadece eve gelip giden birisini o kadar çok tanıman kolay olmuyor.
Bundan biraz bahsettin gerçi ancak, Üsküdar’da çok da vakit geçirmediğini söyledin…
Evet ama insanlarla buluşacaksam ve Üsküdar’da buluşacaksak Salacak’ta bir çay bahçesi var kamp sandalyelerinin olduğu. Genelde insanları oraya davet ediyorum, çünkü hem açık hava hem de güzel bir manzarası var. Orada insanlarla vakit geçirmek hoşuma gidiyor.
On beş senelik İstanbul hayatında bir de profesyonel sürecin var öğrenciliğin yanı sıra. O süreçlerde nerelerde çalıştın?
Stajlar yaptım, onları söyleyebilirim. Superpool’da staj yapmıştım Karaköy’de, Mumhane Caddesi’nde. Sonra Studio-X’de staj yapmıştım, o da Meclis-i Mebusan’da. Sonra bir de Han Tümertekin’de yaptım staj, o da Kuruçeşme’deydi. İki üç haftalık stajlardı bunlar ama Stüdyo-X’te bütün bir yaz yapmıştım.
Bir de Kutluğ Ataman’la çalıştım, gazeteci Erol Dernek Sokak’ta. Sonra da Türkiye Tasarım Vakfı’nda çalıştım. Türkiye Tasarım Vakfı’nda ilk önce Levent’teydik, Mor Karanfil Sokak’ta. Sonra da Kuzguncuk’taydık, Kuzguncuk İskelesi’nde. Böyle bir kariyer yolculuğum oldu. Şimdi de daha bağımsız işler yapıyorum, evden çalışıyorum, bir de bunu deneyimliyorum.
Birden fazla iş lokasyonun olmuş hayatında. Onlara gidiş yolların diyelim…
Yürümeyi çok seviyorum ve ortalama on iki bin, on beş bin adım atıyordum eskiden. Bu sıralar o kadar çok olmuyor evden çalıştığım için ama eskiden genelde günlük ortalama adım sayılarım öyleydi. Yürümeyi çok seviyorum. Yürüyerek gidemeyeceğim bir evim olsun istemiyorum.
Her zaman yürüyerek gidebileceğim işlerim olsun istiyorum. Genelde Üsküdar’da oturduğum ve bahsettiğim işlerden sadece Kuzguncuk’taki Anadolu’da olduğu için hep vapurla gidip geliyordum. Marmaray, bazılarında daha açılmamıştı ama Metro… Marmaray gibi yeraltı ulaşımlarını tercih eden biri değilim. Genelde vapurla hemen karşıya geçmek benim için daha iyi. Rotalarım için de daha kolay. Karaköy’e, Kabataş’a vapurla geçip genelde okula, işlerime oralardan gidiyordum. Taksim’e çıkarken vapur ve fünikülerle gidiyordum. Yukarı çıkarken genelde füniküleri kullanıyordum, aşağı inerken genelde yürüyordum.
Kabataş-İstiklal arası kişisel güzergâh, illüstrasyon: Eren Can Altay ve Merve Nur Ocaklı
Biz Gazeteci Erol Dernek Sokak’taydık o zamanlar. Oradan Sıraselviler’e çıkıp, Sıraselviler’den Kazancı Yokuşu’na gelip, Kazancı Yokuşu’ndan aşağı inip okula gittiğim zamanlar oluyordu. O zamanlar okulum devam ediyordu. Onun dışında bazen de Gümüşsuyu’na doğru yürüyüp Gümüşsuyu’ndan aşağı sallanıp stadın yanından Kabataş’a gidebiliyordum ya da hâlâ yürüme kotamı doldurmadıysam Beşiktaş’a yürüyüp oradan da gittiğim günler oluyordu. Bunları hep bahar günleri gibi hatırlıyorum nedense. Bazen de Cihangir’e inerdim. Cihangir’den de Akarsu Yokuşu’ndan aşağı doğru sallanırdım ya da arada bazı merdivenli küçük geçitler var, onları kullanırdım.
Yürüme eylemi bazen zorlayıcı olabiliyor, dik yokuşlar vesaire. Bazısı sevmez, mesela ben sevmem. Yokuş çıkacaksam ben yokum noktasındayım. Var mı senin öyle kriterlerin?
Geniş kaldırım çok seviyorum. Özellikle Harbiye’den Taksim’e kadar olanları. Oranın kaldırım genişliği, kaldırım yüksekliği bana kendimi çok iyi hissettiriyor ve eğim anlamında da gerçekten iyi. Eskiden çok yokuş çıkmazdım ama artık yokuş çıkmaya da tamamım. Birazcık kilo verdim, onunla da alakalı olabilir.
Deniz yolunda var mı kriterlerin, “Belli bir süreden fazla gidemem” gibi?
Karaköy-Üsküdar on beş dakika falan sürüyor. Beşiktaş-Üsküdar beş dakika sürüyor. Ben de Beşiktaş’tan gitmeyi tercih ediyorum. Beşiktaş vapurunun ya da motorunun sıklığı beş dakikada bir ama Kabataş yirmi dakikada bir ya da daha uzun süreli olabiliyor ve vapurun yeriyle motorun yeri farklı. Onları takip etmek kolay olmuyor. Beşiktaş’a gittiğimde beş dakika sonra kalkacak bir motor olduğunu bildiğim için orası bana daha iyi geliyor.
Gelelim Anadolu yakasına…
Vakıfta (Türkiye Tasarım Vakfı) altı yıl çalıştım. Beş yıla yakın Kuzguncuk’a gidip geldim Üsküdar’dan. Eskiden Sultantepe’de oturuyorduk. Şimdi Doğancılar-Salacak tarafında, İmrahor’dayız. O rotayı (Kuzguncuk-Üsküdar) sonsuz kez yürüdüm.
Bana en güzel gelen kısmı şuydu… Bir gün çantam işyerimde kalmıştı; yani anahtar, cüzdan, her şey. Her şey. Sadece telefonum yanımdaydı. İşyerine döndüm, işyeri kapanmış.
Ama işte, böyle bir durumda kaldığım zaman bile yürüyerek evime gidebildim. Bu yakınlık fikri o kadar güzel geldi ki gerçekten çok iyi bir hayat yaşadığımı düşündüm. Çünkü İstanbul’da herkes üç vasıta değiştirerek işine gidiyor ve ben evden işe yürüyerek gidebiliyordum. Ara sıra otobüse de biniyordum tabii ki ama genelde Boğaz kenarında yürüyerek işime gidiyordum. O yakınlık meselesi benim için inanılmaz güzel bir şanstı.
Rumeysa Boz’un İstanbul kesiti, illüstrasyon: Eren Can Altay ve Merve Nur Ocaklı
Üsküdar iskelesi ile Kuzguncuk iskelesi arasındaki bütün yolu avucumun içi gibi biliyorum diyebilirim. Açan ağaçlarla, duvarlarla, her bir kaldırımla ilgili farklı hatıralarım, hislerim olabiliyor. Benim için o yol çok güzel bir yol. Dönem dönem açan çiçekler, erguvanlar var. Mor salkımlar var, yaseminler var. Bir de hepsi İstanbul’da sırayla açıyor.
Bir de okuldaki mimari projemde, Paşalimanı’ndaki un fabrikalarını çalışmıştım. O rotayı da çok severim. Bazı sabahlar çimler kesilmiş olabiliyor Paşalimanı’na varmadan. Orası çok güzel kokuyor ya da baharda oradaki ağaçlar aşırı yeşilleniyor, başka bir güzel oluyor.
O rotada favori yapın ya da herhangi bir başka şey var mı? Bir kaldırım taşı, bir duvar, bir ağaç…
Favori yapım var. Üsküdar’dan Kuzguncuk’a doğru giderken, Fethi Paşa’ya gelmeden yeşil kepenkli bir yapı var, İtalya hissi veriyor. Hep gün batımı saatinde oradan geçiyorum ve Üsküdar’dan gün batımı çok güzel oluyor. Gün batımıyla onu görmek bana kendimi çok iyi hissettiriyordu.
Aynı soruyu Kazancı Yokuşuna gittiğin dönem için de soralım… Orada var mı, bu yapıyı ya da şu ağacı ya da şu köşeyi çok severim dediğin noktalar? Olumsuz bir şey de olabilir… Şunu görmekten nefret ediyorum, bunu görünce sinirleniyorum dediğin bir şey?
Çok zaman olduğu için hatırlamam kolay olmuyor ama daha kuytu ve sakin yerleri seviyorum. Mesela Akarsu Yokuşu’ndan aşağı inerken bir sağa dönüp merdivenlere bağlanıyorsun. Orası seni Meclis-i Mebusan’a bağlıyor. O geçiti mesela çok seviyorum, oranın sakinliğini, kalabalık olmayışını… Güzel bence. Cihangir’de bir sürü yer var. Arif Paşa Apartmanı, Eski Amerikan Kız Lisesi… Zaten Beyoğlu’nda her köşe başka bir güzel.
Eğer rota konusunu kapatmadan önce bir şeyler ekleyeceksem, bir de evimde yürüme rotam var. Ben kafamı boşaltmak için de yürüyorum ve bütün projelerimi yürürken çözerim, kafam orada açılır. Kafama takılan bir şeyler olduğu zaman yürürüm.
Biz bu eve taşınmadan önce, pandemi zamanında, sokağa çıkma yasakları vardı ve sadece ekmek almaya çıkabiliyorduk. O zaman da bazen sahile yürüyüşe çıkıyordum ve bir keresinde polis uyarmıştı. Sahilde ekmek alma fikri pek inandırıcı gelmemişti ona. Sonra alternatifler aradım.
O dönemde de şu anda oturduğumuz mahalleyi çok gezdim; buralarda evimiz olsa ne iyi olur diye de düşünüyordum. Buraya taşınınca da bu rotaya anlamlar yüklemeye başladım. Dedim ki kendi kendime: “Ben bu rotayı sadece çok sevdiğim insanlara göstereceğim, başkalarıyla bu rotaya yürümeyeceğim.” Sonra gerçekten de çok sevdiğim insanlarla yürüdüm. Ama sonra bu rotaya böyle bir anlam vermeye de sinir oldum. Dedim ki ben bu rotayı başka insanlarla da yürüyebilirim.
Bestekar Selahattin Pınar Caddesi var Üsküdar’da. Tam sahil hattının paralelindeki sokak oluyor. Oradan başlıyorum, Harem’in üst tarafındaki merdivenlere kadar. Sonra merdivenlerden aşağı iniyorum, oradan da sahilden geriye dönüyorum. Bunu bazen de şunun için yapıyorum: Sahil aşırı kalabalık oluyor. Ben de alternatif bir rota oluşturmuş oluyorum. Genelde de yine Salacak’taki o çay bahçesinden yukarı doğru yürüyüp eve varıyorum.
Birazcık da sosyal hayat diyelim… Hafta içi ya da hafta sonu rutinlerin var mı? Hafta sonu arkadaşlarımla dışarı çıkacaksam şuralara giderim ya da şu saatlerde gezerim gibi birtakım “rutin” diyebileceğimiz şeyler var mı senin için?
Üsküdar’da yemek yediğimiz bir esnaf lokantası var. Hatta çok mutlu oluyor oradaki eski tanıdığımız garsonlar, eski müşterileri gördükleri için. Biz eskiden her akşam oradaydık. Hep gittiğimiz çaycılar vardı ama artık öyle rutinlerimiz çok yok gibi. Şimdi yaşımız ilerlediği için evde daha çok vakit geçiriyoruz galiba. Eskiden her akşam yemeğe oraya git, her akşam çaya oraya git, hiç eve girmiyorduk. Ama artık arkadaşlarımın da kimisinin çocuğu oldu, kimisinin başka sorumlulukları var. O yüzden daha da eve döndük gibi.
İstanbul’da eğlence… Var mı ya da var mıydı böyle bir kültürün öğrencilik zamanlarında? Konser, tiyatro, kültür sanat etkinliği… Rutinin var mı?
Müzikle ilişkim çok yok açıkçası. Bazen arkadaşlarım davet ettiği zaman giderim ama kendim bir konser organizasyonu yapmışlığım pek yok ne yazık ki. Sergileri takip ederim ama o birazcık da iş gerekçesiyle. Bütün sergileri takip ederim genelde. Söyleşileri takip ederim. Etkinlikleri takip etmeyi severim. Müzikli mekân arayışım yok ama güzel lezzetli yemekler yiyebileceğimiz restoranları severim.
Farklı yemekleri denemek de hoşuma gidiyor. Onlara da çok açığım, çok seviyorum ama açık havada vakit geçirmek bana çok güzel geliyor. Hatta o sevdiğim kafenin de en önem verdiğim kısmı açık mekân olması. Açık havayla ilişkili şeyler yapmak bana her zaman daha hoş geliyor. Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki açık hava film gösterimlerini seviyorum. Oranın bahçesine bayılıyorum. Orada saatlerce oturabilirim gibi geliyor.
Üsküdar-Aşiyan vapurunu da çok severim. Emirgan’a ya da o tarafa bir yere gideceksem genellikle onunla gidiyorum. Bazen evden yürüyüşe diye çıkıp Aşiyan vapuruna binip sonra onunla geri dönmek gibi şeyler de yapıyorum, Aşiyan’da hiç vakit geçirmeden. Bir boğaz turu yapmış oluyorsun. Çok hoşuma gidiyor.
Boğazda vakit geçirmek, açık havada vakit geçirmek, bunlar galiba benim kendimi daha rahat hissettiğim şeyler.
Peki kültür sanat mekânlarıyla ilgilendiğini söyledin diye soruyorum: Sende özel yeri olan müze ya da sanat mekânı gibi bir yer var mı?
Açık havayla ilişkili şeyler yapmak bana her zaman daha hoş geliyor. Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde vakit geçirmeyi, Sakıp Sabancı Müzesi terasındaki gösterimleri takip etmeyi seviyorum.
Peki çay mı kahve mi?
Kahve…
Favori kahvecin var mı?
Petra’yı seviyorum genel olarak, tüm şubeleri diyebiliriz. Topağacı’ndakini seviyorum. Şimdi Tünel’deki de güzel. Bebek şubesini de beğendim. Petra’nın Petra olduğunu bilmediğim zamanlarda Kanyon’daki yerine gidip sürekli kurabiye alıyordum. Oraya benim kurabiyecim diye gidiyordum.
Favori lezzetin var mı peki? “Şuraya şunun için giderim” dediğin…
“Şunun için” diyemem ama Beyoğlu’ndayken Hayri Usta diye bir kebapçı vardı. Oradan çok yiyorduk. O sokaktan geçiyorsak kesin bir Hayri Usta yapıp geçiyoruz. Eski günlerimizi hatırlatıyor… Zaten o nedenle seviyorum.
Karanfil var, onu da seviyorum. Sevdiğim böyle bir sürü lokanta var. Mesela Pandeli’yi de seviyorum. O da güzel.