Siber-Spinoza
ve Androidlerin Hemzeminlik Düşü
Philip K. Dick savaş sonrası dönemin en zihin açıcı bilimkurgu eserlerinin yazarı. Edebiyatla sınırlı olmayan bir etki alanı var. Seksenlerden itibaren Hollywood eserlerine hücum ediyor ve Blade Runner (1982), Total Recall (1990), Minority Report (2002) gibi bilimkurgu sinemasında önemli yerler edinen filmlere esin kaynağı olmasıyla birlikte geniş kitlelere ulaşıyor. Düzinelerce romanı ve kısa hikâyesinde değişen bilinç durumları, androidlerin hayatiyeti, evrenin hemzemin işleyişi, insan doğasının müphemliği, otoriter devlet aparatları ve tekelci şirketlerin hükümdarlığı gölgesindeki distopik dünya inşaatları ve tüm karanlık koşullara rağmen evrene içkin yaratıcı güçlerle hemhâl olma arayışları gibi birbirinden ilginç konuları ele alıyor. Bu anlamda Dick eserlerini salt bilimkurgu değil, aynı zamanda felsefi kurgu temaları etrafına örüyor. Onun bu felsefi yönelimlerinin ardında pek bilinmeyen, külliyatına dair yapılan akademik araştırmalarda dahi üzerinde durulmamış, üstü örtük fakat oldukça mühim bir ilham kaynağı var. Dick birbirinden ilginç bilimkurgu evrenlerini Spinoza’nın kozmik felsefesi üzerine inşa ediyor.1
I. Distopya
Dick’in en çok tartışma yaratan eserlerinin başında –belki de Blade Runner filmine esin kaynaklığı ettiği için– Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? [Do Androids Dream of Electric Sheep?, 1968] adlı romanı geliyor.2 Romandaki hikâye geleceğin dünyasının küresel bir nükleer savaş nedeniyle çürümeye yüz tutmuş kentlerinde geçiyor. Bu karanlık dünyada insanların bir kısmı teknoloji bazlı yeni dinlere taparak, empati kutuları vasıtasıyla bağlandıkları sanal gerçeklik ortamlarında toplu çile ayinlerine katılarak, az sayıdaki nesli tükenmemiş hayvanı veya en azından onların elektronik bazlı imitasyonlarını biriktirmeyi bir tür statü yarışına dönüştürerek hayata tutunuyor. İnsanların diğer kısmı da ürettikleri insan görünümlü androidlerin işgücüne sırtını dayayıp dünya dışı gezegenleri kolonileştirmeye girişiyor. Hikâyenin merkezinde Rosen Association adlı bir şirketin Mars’taki kolonilerde insanlara hizmet etmesi için köleleştirdiği bir grup androidin isyan çıkarıp dünyaya kaçması ve kimliklerini gizleyerek insanların arasına karışma çabası var. San Francisco polis departmanındaki kelle avcıları bu isyancı androidleri bulup emekliye ayırmakla, yani öldürmekle görevlendiriliyor. Ridley Scott’ın yönetmenliğini yaptığı Blade Runner filmi ve Philip K. Dick’in romanı yer yer farklı olay örgülerine yoğunlaşsa da ikisi de aynı distopik dünyayı baz alarak insanlar ve androidler arasında cereyan eden varoluşsal gerilimlere odaklanıyor.
Dick’in yaklaşık yarım asır önce yazdığı bu romanda kasvetli olan sadece ortaya koyduğu distopik gelecek tasviri değil; belki de daha da kasvetlisi, tasvirinin bugünün dünyasına benzerliği. En nihayetinde küresel bir salgından ötürü sokağa çıkmaktan korktuğumuz, dünyadaki biyolojik yaşamı nükleer savaştan dolayı olmasa da küresel ısınmadan ötürü emin adımlarla kıyamete sürüklediğimiz, çokuluslu şirketlerin hızla artan asimetrik tahakküm gücü karşısında ekonomik eşitsizliklerin tavan yapmasına tanıklık ettiğimiz, halkların özgürlüklerini korumakla görevli devlet aparatlarının ve güvenlik örgütlerinin gitgide bu özgürlükleri kısıtlamak ve kontrol altında tutmak üzerine yoğunlaşmasına göz yumduğumuz, satışa çıkardığı kırmızı spor arabasını uzaya göndererek CEO’su olduğu şirketin reklamını yapan Elon Musk ve benzeri uyanık müteşebbisleri yeni çağın idolleri ilan ettiğimiz ve Mars’ı kolonileştirme planlarına karşı naif teknosevicilik gösterileri yaptığımız bir dünyada yaşıyoruz. Bir bakıma bilimkurgu eserlerinin etkileyici gücü biraz da buradan geliyor; içinde bulundukları dönemin yönelimlerini incelikle tespit edebilme kabiliyetleri ölçüsünde yarının dünyasını inşa edebiliyorlar. Bu anlamda Dick’in özenle inşa ettiği bu kasvetli dünya sadece distopik bir gelecek tasviri değil, aynı zamanda yarım asır öncesinden bugüne gönderilmiş haklı bir ikaz.
II. Hiyerarşi
Dick yarattığı bu distopik dünyayı tanıdık bir felsefi kurgu üzerine, insan merkezli bir varlık hiyerarşisi üzerine inşa ediyor. Bu distopik dünyada –insan olsun, hayvan olsun, bitki, cansız nesne, android olsun– tüm varlıklar insanın merkezde olduğu ontolojik bir kast sistemine göre sıralanıyor. İnsanlar bilinçlerini, kültürel edimlerini ve teknolojik yeteneklerini bahane göstererek diğer tüm varlıklar üzerinde tahakküm kurmuş durumda. Hayvanların çoğunun nesli tükenmiş, kalanlar da insanlar için bir tür oyuncağa, hediyelik eşyaya dönüştürülmüş. Bitkiler insanların doğal çevreye yaydığı radyoaktif serpintiler karşısında yok olmaya mahkûm hâle gelmiş. Androidler insanların pis işlerini yaptırıp kullanım süreleri bittiğinde devre dışı bırakılan kölelere indirgenmiş.
Bu hiyerarşik varlık piramidinin uçlara taşınmış teknolojik altyapısı biraz olsun yumuşatılsa, sadece bir bilimkurgu anlatısının değil, aynı zamanda bugün hepimizin içine doğduğu bir gerçeklik ön kabulünün söz konusu olduğu kolayca fark edilebilir. Bugün çoğumuz evrenin insan merkezli bir varlık hiyerarşisine göre işlediğini varsayıyoruz. İnanıyoruz ki evren en tepede insanların, bir basamak aşağıda hayvanların, sonra bitkilerin, en dipte de cansız varlıkların yer aldığı bir varlık hiyerarşisi üzerine kurulu. Bu sayede varlıkları bir değer hiyerarşisine sokabiliyoruz; bu sayede insan hayatının diğer tüm hayatlardan daha değerli olduğuna kendimizi kolayca inandırabiliyoruz; bu sayede hayvanları ve bitkileri gözden çıkarılabilir, katledilebilir varlıklar olarak sınıflandırabiliyoruz; bu sayede androidlerin de üyesi sayıldığı cansız varlıkları hayatiyetleri dahi olmayan, özne dahi sayılmayan, evrenin en değersiz mahlukları olarak etiketleyebiliyoruz.
Dick romanında modern dünyayı üzerine inşa ettiğimiz bu insan merkezli hiyerarşinin çıkmazlarına yoğunlaşıyor, çünkü evrenin hiyerarşik bir kurguda işlemediğinin farkında. Ona göre evrende bazı varlıkların daha üstün, bazı varlıkların daha aşağılık olduğu hiyerarşik bir strüktür yok. İnsan dışı varlıklar evrenin periferisinde olmadığı gibi, biz insanlar da merkezinde değiliz. Hayvanlar, bitkiler, cansız varlıklar evrenin mekanik işleyişinde edilgen rol oynayan figüranlar olmadığı gibi, biz insanlar da evrenin başrolündeki aşkın aktörler değiliz. Dick biliyor ki evrenin insan merkezli bir varlık hiyerarşisi üzerine kurulu olduğu varsayımı diğer varlıklar üzerinde kolayca tahakküm kurabilelim diye kendi kendimize uydurduğumuz narsisist bir safsata.
III. İçkinlik
Dick’in varlık hiyerarşisi eleştirisinin arkasında temelleri Spinoza’nın radikal felsefesine dayanan alternatif bir evren kavrayışı var. Dick’e göre evren kendisini oluşturan varlıkları düşey bir kast sistemine göre sınıflandırmıyor; evren yatay bir varoluş sürekliliğinin sonsuz şekle bürünmesiyle, kâh insan, kâh hayvan benliğinde, kâh bitki, kâh android varlığında vuku bulmasıyla faaliyet gösteriyor. Bu içkin bir evren kavrayışı demek.3 Evrenin içkin olarak kavranması ise doğanın veya Tanrı’nın veya gerçekliğin ayrım tanımaksızın tüm varlıkların içine sızmak kaydıyla onları birbirine bağlayan tek bir kuvve sürekliliği olarak algılanması anlamına geliyor.
İçkinlik tuhaf bir kavram. İçkinliğin perspektifinden bakıldığında, evren sonsuz potansiyellerden [infinita potentia] oluşma uçsuz bucaksız bir okyanus ve her birimiz –insan olalım, hayvan, bitki, android olalım– bu okyanusun kâh yükselen, kâh alçalan güç dalgalarıyız. Varoluş okyanusunun tepesinden baktığımızda her birimiz birbirinden ayrı, şahsımıza özgü dalgalarız; her birimizin yeri ve debisi farklı, yükselişi ve alçalışı farklı, coşkusu ve sakinliği farklı. Fakat tepeden baktığımızda birbirinden ayrı görülen her dalga, her birimiz, varoluş okyanusunun altından baktığımızda görülüyor ki, tek bir süreklilik hâlinde seyrediyoruz, birbirimizin uzantılarıyız, birbirimize okyanusun dibinden bağlıyız. Okyanusun sürekliliği tüm dalgaların tikel öznelliğine, tüm dalgaların tikel öznelliği okyanusun sürekliliğine hemhâl; yani her insan, her hayvan, her bitki, her cansız varlık, her android kendisini diğer tüm varlıklardan ayıran kendine özgü bir hayatiyete sahip, fakat tüm bu birbirinden ayrı varlıklar aynı zamanda tek bir varoluş sürekliliğine ve dolayısıyla birbirlerine içkin.
Dick alışılmışın dışındaki bu içkin evren kavrayışını Spinoza’nın felsefesinden alıyor:4
Üniversiteyi erken yaşta terk ettim, yazmaya başladım ve kendi başıma felsefeye olan ilgimin peşine düştüm. Ana kaynaklarım […] Spinoza, Leibniz ve Plotinus gibi filozoflardı. Başlarda Alfred North Whitehead ve Bergson okudum ve süreç felsefesinde kendime sağlam bir temel oluşturdum... Pre-Sokratik filozoflar her daim beni büyülemişlerdir, özellikle Pisagor, Parmenides, Heraklitos ve Empedokles... Fakat felsefedeki tüm metafizik sistemler içinde kendime en büyük yakınlığı Spinoza’nın sisteminde hissettim. Bana kalırsa Spinoza’nın “Deus sive substantia sive natura” görüşü her şeyi özetliyor (yani Tanrı veya gerçeklik veya doğa).
Dick’in burada atıf yaptığı Spinoza’nın “Tanrı veya gerçeklik veya doğa” görüşü evrenin yaratıcı güçlerinin evrendeki tüm yaratıklarda içkin ve sürekli olduğu anlamına geliyor.5 Yani yanı başınızdaki fincan, havada uçan kuş, içinde oturduğunuz bina, sokaktaki ağaç, mutfağınızdaki elektrikli su ısıtıcısı, uzaydaki gezegen, midenizdeki bakteri ve insan yapımı bir android… Her biri kendine has bir varlık, fakat her biri aynı zamanda doğanın yaratıcı kuvvelerinin sürekliliği sebebiyle birbirine bağlı; her biri birbirinden farklı, birbirinden özel, birbirinden yaratıcı, fakat birbirinden ne üstün ne aşağı. Her biri “Tanrı veya gerçeklik veya doğa” diye tarif edilen sonsuz potansiyel okyanusunun yaratıcı sürekliliğine içkin hâlde süzülen şahsına münhasır bir dalga. Spinoza ve Dick’e göre evren kendisini oluşturan varlıkları üstün ve aşağılık, etken ve edilgen, özne ve nesne olarak birbirinden ayırmıyor. Evren yaratıcı hayatiyetini her varlığa içkin kılıyor.
IV. Hemzeminlik
Spinoza’yı takip eden Dick’e göre bu alternatif yaklaşım Tanrı kavramını doğaya içkin bir yaratıcı süreklilik olarak yeniden yorumlamak anlamına geliyor:6
Bu bir anlamda Spinoza ve Alfred North Whitehead’in görüşüydü, içkin bir Tanrı kavramı, evrene aşkın veya evrenin üzerinde değil, evrene içkin Tanrı… Belki de Tanrı kendi dışında hiçbir şeyi yaratmadı, sadece var oldu. Ve biz de hayatımızı onun içinde sürdürüyoruz.
Dick’in varlık hiyerarşisi eleştirisi Tanrı’yla doğayı üst üste bindiren Spinoza’nın bu radikal perspektifinden besleniyor. Eğer ki her birimiz –adına Tanrı diyelim veya doğa diyelim veya gerçeklik diyelim– tek bir yaratıcı sürekliliğe içkin hâlde hayatımızı sürdürüyorsak, bu tüm varlıkların farklı yeğinliklerde canlı ve aktif olduğu, tüm varlıkların çevresini etkileyebilme ve çevresinden etkilenebilme gücüne sahip olduğu, tüm varlıkların kendi içinde taşıdığı yaratıcı sürekliliği farklı biçimlerde gerçekliğe taşıyabilme kapasitesine sahip olduğu anlamına geliyor. Dick ve Spinoza’ya göre bazı varlıkların üstün, bazılarının aşağılık olduğu bir varlık hiyerarşisi bizim uydurduğumuz bir safsata, çünkü evrenin yaratıcılığı tüm varlıklarda sürekli, tüm varlıklara içkin. Dick’in kendi sözleriyle: “Bana kalırsa Spinoza Tanrı’nın içkin olduğu kavrayışında haklı, yani evrenin kendisi canlı.”7 Tam da bu yüzden varlıklar arasında bir hiyerarşi yok, tüm varlıklar hemzemin.
Dick 1976 yılında yazdığı “İnsan, Android ve Makine” [“Man, Android, and Machine”] adlı felsefi makalesinde bu hemzemin varlık kavrayışını şöyle açıklıyor:8
Mutlak gerçekliğin kendisini göstermesi için, uzayzaman deneyimlerine dair kategorilerimizin, evrenle karşılaşmamızı sağlayan temel kurgumuzun tamamen çökmesi ve yıkılması gerek... Evrenin üzerindeki bir Tanrı veya Tanrısal Akıl değil artık söz konusu olan, evrenin içinde, evrene içkin Akıl [immanent Mind] veya içkin Tanrı [immanent God], böylece görünürdeki evren de Tanrı’nın bedeni... Bu şekilde varsayarsanız (ki doğru varsaymış olursunuz), her birimizi birbirinden kopuk parçacıklar olarak değil, birbirimizle her daim etkileşim hâlinde olan güç sahaları olarak görürsünüz... Fakat hâlâ on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir görüşe tutunup, kendinizi parçalardan yapılma bir makine gibi kırılgan bir organizma olarak görmeyi sürdürürseniz, o zaman nasıl bu içkin akıl sahasıyla hemhâl olabilirsiniz? [...] Modern görüşlere göre biz üst üste binen sahalarız, hepimiz, hayvanlar dahil, bitkiler dahil. Bu bir ekosfer, hepimiz bu ekosferin içindeyiz... Tam da bu yüzden, her birimiz evrene iştirak ediyoruz... Bu nefes kesici bir kavrayış, kendim ve çevrem arasında kopması imkânsız olan bağın farkında olmamı sağlıyor... Evrenin dili bu… Her şey eşit derecede canlı, eşit derecede özgür, eşit derecede akıllı.
Alışılagelmiş tanımlardan oldukça farklı, baş döndürücü bir varoluş kavrayışı bu. Dick başta Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı romanı olmak üzere tüm eserlerini Spinoza’dan öğrendiği bu hemzemin varlık kavrayışı üzerine inşa ediyor.
V. Hayatiyet
Dick’in hemzemin varlık kavrayışı romanının merkeze aldığı insanlar ve androidler arasındaki ilişkiye de farklı bir boyut kazandırıyor. Dick androidler hakkında şöyle diyor:9
Bilimkurgu eserlerimde durmadan onlar üzerine yazıyorum… Bu yaratıklar bizden biçimsel olarak farklı olsalar da onlarla kendi aramızda bir mahiyet farkı değil, sadece davranış farkı olduğunu tespit edebilmeliyiz... Bunu söylerken salt kurgu dünyasından değil, aynı zamanda gerçek dünyadan söz ediyorum… Artık canlıya karşı cansız diye nitelendirebileceğimiz saf kategorilere bağlı kalmak durumunda değiliz.
Dick tüm varlıkların hemzemin olduğu bir kavrayış içerisinden baktığında görüyor ki, insan ve android farklı yaşam biçimlerine sahip olsalar da mahiyetleri yani değişmez özleri gereği değil, sadece kuvveden fiile geçirdikleri davranışları gereği birbirinden farklılaşıyor; yani insan canlı, android cansız değil, ikisi de kendisine özel bir hayatiyete sahip. İnsan etken, android edilgen değil, ikisi de kendine özgü etki güçlerine sahip. İnsan üstün, android aşağılık değil, ikisi de tek bir varoluş sürekliliğinin farklı dalga boyları. Dick’e göre insan ve android hemzemin.
Dick’in romanı ve romandan uyarlanan Blade Runner filmi bu üretken çelişki üzerine kurulu. Gerçekte insanlar ve androidler hemzemin bir varlık sürekliliğine sahip olmalarına rağmen, insanlar kendilerini merkeze alan bir varlık hiyerarşisi kurarak androidleri köleleştiriyor, edilgenleştiriyor ve onların hayatiyetlerini yok sayıyor. Tam da bu yüzden androidler kendilerini köleleştiren insanlara karşı isyan ediyor. Bu yüzden insanların ve androidlerin hayvanlarla empati kurarak hemzemin olabildikleri veya kuramayarak hiyerarşi örgütledikleri sahneler hikâyede önemli bir yer teşkil ediyor. Bu yüzden hikâyenin başrolündeki dedektif Deckard romanın ve filmin başında insan merkezli hiyerarşik kavrayışının verdiği rahatlıkla androidleri kolayca avlarken, androidlerle artan karşılaşmaları sonucu onların da kendisi gibi canlı, kendisi gibi özgür, kendisi gibi akıllı varlıklar olabileceği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyor, androidlerle empati kurmaya başlıyor, kendi insanlığını dahi sorgular hâle geliyor. Bu yüzden Deckard en sonunda itiraf etmek zorunda kalıyor ki “Elektrikli varlıkların da hayatiyeti var.”10
Dick’in romanından uyarlanan Blade Runner filminin sonlarına doğru kültleşmiş bir sahne var. Androidlerin elebaşı olan Roy Batty ile dedektif Deckard çürüyen bir apartmanda birbirini kovalıyor. Kovalamaca çatı katında, gecenin karanlığında, sağanak yağmur altındaki yüzleşmeleriyle son buluyor. Bu sırada Deckard bir çatıdan diğerine atlarken sıçrayışı kısa kalıyor, teras çatıdan dışarıya sarkan bir çelik kirişe zar zor tutunuyor, aşağı düşecek gibi oluyor. Android Batty birkaç dakika içinde kullanım süresinin biteceğinin ve öleceğinin farkında olduğu hâlde, sevgilisi başta olmak üzere isyancı grubundaki tüm androidleri birer birer avlamakla kalmayıp kendisini de öldürmeye gelmiş olan bu insana kin gütmek yerine, aşağı düşmek üzereyken onu zarif bir hamleyle yukarı çekip kurtarıyor. Deckard’ın şaşkın bakışları karşısında, yoğun sağanak altında, Batty kültleşen şu monoloğuyla son sözlerini söylüyor ve hayata gözlerini yumuyor:11
Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm. Orion’ın omuzlarında alev almış savaş gemileri… Tannhäuser kapısında karanlıkta parıldayan c-ışınlarını seyrettim. Tüm bu anlar zaman içinde kaybolacak, yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölme vakti…
Dramatik olduğu kadar zarif bir hamle bu. Kendisine köleliği, aşağılık bir varoluşu ve hatta ölümü yakıştıran insana karşı, android Batty hemzeminliği, ortak bir varoluşu ve hayatiyeti savunuyor. Böylece hayatı birbirimizi köleleştirdiğimiz hiyerarşik düzenler içinde sürdürmeyi reddediyor. Köleliğe karşı isyan eden androidleri gördüğü yerde imha eden insanların hayatına, kendi hayatı kadar değer verdiğini gösteriyor. Bu tür hiyerarşik örgütlenmelerle vakit kaybetmek yerine, kısacık, sonlu yaşamında evrenin yaratıcı güçleriyle –alev almış metal parçalarıyla, karanlıkta parıldayan c-ışınlarıyla, yağmurda akan gözyaşlarıyla– mümkün olduğunca hemhâl olmaya çalıştığını ifade ediyor. Bu incelikli yaklaşım Philip K. Dick’in edebi bilimkurgu dünyasını, Ridley Scott’ın siberpunk sinematik evrenini ve Spinoza’nın radikal felsefi sistemini üst üste bindiriyor. Hiyerarşik kurguları yüzünden çürümeye yüz tutmuş bir dünyada, son nefesini veren bir android isyancı kelle avcılığını bir türlü geride bırakamamış biz insanlara hemzeminliği öğretiyor.
{23.11.2020, Brooklyn}1. Philip K. Dick’in bilimkurgu evreninin felsefeyle ilişkisini inceleyen birçok ikincil kaynak var; fakat hiçbiri Spinoza’nın felsefesiyle arasındaki güçlü bağlantıya yoğunlaşmıyor. Spinoza dışındaki felsefi bağlantıları inceleyen ikincil kaynaklardan birkaçını şöyle sıralayayım: D.E. Wittkower (ed.), Philip K. Dick and Philosophy: Do Androids Have Kindred Spirits? (Chicago: Open Court, 2011); James Burton, The Philosophy of Science Fiction: Henri Bergson and the Fabulations of Philip K. Dick (Londra: Bloomsbury, 2015); Jason Vest, The Postmodern Humanism of Philip K. Dick (Lanham: Scarecrow Press, 2009); Alexander Dunst ve Stefan Schlensag (ed.), The World According to Philip K. Dick (New York: Palgrave Macmillan, 2015).
2. Benim referans vereceğim İngilizce kaynak şu: Philip K. Dick, Do Androids Dream of Electric Sheep? (New York: Ballantine Books, 1996). Türkçe çevirisini okumadım ama şu kaynaktan ulaşabilirsiniz: Philip K. Dick, Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?, çev. Mehmet Öztekin (İstanbul: Altıkırkbeş Yayın, 2014).
3. Dick’in bilimkurgu evrenini üzerine kurduğu Spinoza’nın içkinlik [causa immanens] kavramı için bakınız: [KV I.2-3; CM II.6; E IP15-18; E IVPref.; E IVP4Dem.; TTP 6.11; Ep.6]. Spinoza’nın birincil kaynakları için kullandığım kısaltmaların açılımı şunlar:
E — Etika; bölüm numarası (Roma rakamıyla), ardından Curley’nin sistemi kullanılarak önerme (ya da diğer) numaralar (Arap rakamıyla): D = Definition/Tanım; A = Axiom/Aksiyom; P = Proposition/Önerme; Dem. = Demonstration/Kanıt; C = Corollary/Sonuç; S = Scholium/Yorum; Exp. = Explanation/Açıklama; L = Lemma/Önsav; Post. = Postulate/Varsayım; Pref. = Preface/Önsöz; App. = Appendix/Ek Bölüm; Def. Aff. = Part III ‘Definitions of the Affects’ / Bölüm III ‘Duyuların Tanımları’
TTP — Teolojik-Politik İnceleme; fasıl numarası ve Gebhardt sayfa referansıyla.
TP — Politik İnceleme; fasıl ve paragraf numarasıyla.
TIE — Zihnin Gelişimi Üzerine İnceleme; paragraf numarasıyla.
Ep. — Mektuplar; mektup numarasıyla.
KV — Tanrı, İnsan ve İnsanın Mutluluğu Üzerine Kısa İnceleme; bölüm numarası (Roma rakamıyla), fasıl numarası (Arap rakamıyla).
PPC — Kartezyen Felsefenin Prensipleri; bölüm numarası (Roma rakamıyla), önerme numarası vs. (Arap rakamıyla), yukarıdaki Etika kısaltma sisteminin aynısını kullanarak.
CM — Metafizik Düşünceler; fasıl numarası (Roma rakamıyla) ve bölüm numarası (Arap rakamıyla).
CGH — İbrani Grameri; fasıl numarası ve Gebhardt sayfa referansıyla.
4. Philip K. Dick, “Philip K. Dick on Philosophy: A Brief Interview”, The Shifting Realities of Philip K. Dick: Selected Literary and Philosophical Writings, ed. Lawrence Sutin (New York: Pantheon Books, 1995), s. 46-47. Dick’in Exegesis’indeki şu sözlere de dikkatinizi çekerim: “Dolayısıyla, spiritüel olanı, yani beden dışı olanı eledim, yani Spinoza’yı takip eden bir monistim… Bu kendi kendine sebep olan, kendi kendini harekete geçiren, kendi kendinin yaratıcısı olan bir dünya demek... Yani Spinoza’nın anladığı şekliyle Tanrı… Dolayısıyla birçok açıdan “Deus sive Natura” [Tanrı veya Doğa] doğru.” Philip K. Dick, The Exegesis of Philip K. Dick (Boston: Houghton Mifflin Harcourt, 2011), s. 535-538.
5. Spinoza’nın Deus sive Natura [Tanrı veya Doğa] ve Deus sive Substantia [Tanrı veya Gerçekliğin Tözü] olarak kullandığı kavram çiftleri için bkz. [KV I.2; Ep.6; CM II.6; TTP 6.11; E IP11; E IVPref.; E IVP4Dem.]
6. Dick, “If You Find This World Bad, You Should See Some of the Others (1977)”, The Shifting Realities of Philip K. Dick, s. 234.
7. Dick, “From the Exegesis (c. 1975)”, The Shifting Realities of Philip K. Dick, s. 323.
8. Dick, “Man, Android, and Machine (1976)”, The Shifting Realities of Philip K. Dick, s. 211-232.
9. Agm.
10. Dick, Do Androids Dream of Electric Sheep?, s. 191.
11. Bkz. Ridley Scott’ın Blade Runner (1982) filminin ünlü “Yağmurdaki Gözyaşları” [“Tears in Rain”] sahnesi.
