Diyagram, “Kozmodalite”,
Tuğçe Kodalak
Kozmodalite: Varoluşun Mimarlığı ve Mimarlığın Varoluşu

Asırlardır mimarlığı sadece insana ait bir edimmiş gibi tanımladık. Kendi türümüz olan Homo sapiens’in dışındaki insan türlerinin şaşırtıcı mimari deneylerini dikkate almadık. Sayısız hayvanın mekân biçimlendirici kapasitesini görmezden geldik. Hatta yerkürenin tektonik yaratıcılığını, kozmosun yıldızları, gezegenleri, galaksileri meydana getiren inşai kuvvesini hiçe saydık. Mimarlığı beşeri sınırlara hapsettik. Bu dar bakış açısından kurtulmak, mimarlığı daha geniş, varoluşsal bir perspektiften ele almak mümkün mü? Mimarlık evrene içkin olabilir mi?

Mimarlığı evrene içkin addetmek alışılagelmişin dışında, tuhaf bir yaklaşım. Çünkü mimarlığın en yerleşik ön kabulü olan insanmerkezli temellerini sorgulamayı gerektiriyor. Mimarlığın çokboyutlu varoluş kuvveleri ancak insanlığı da kapsayan fakat insanlıkla sınırlı olmayan bir perspektiften ele alındığında keşfedilebilir. Ancak bu şekilde, mimarlığın merkezine yerleştirilen toplumsal zamansallığa, ekolojik, jeolojik ve kozmik süreçler de eklenebilir. Ancak bu şekilde evreni, yerküreyi, sayısız hayvan ve insan türünü birbirine bağlayan inşai bir sürekliliğin izi sürülebilir. Öyleyse bu metnin irdeleyeceği mesele bu: Mimarlık sadece insani bir edim değil, kozmik bir sanat olabilir mi?1

I. Kozmos

Başlangıçta tekillik vardı. Günümüz astrofizikçilerine göre, bundan 13,8 milyar yıl önce, akla sığmayacak enginlikteki evrenimizi oluşturan tüm madde ve enerji sonsuz küçüklükteki tek bir noktada yoğunlaşmıştı.2 Tekillik, yani singülarite, içinde bazı kapasitelerin kendi sonluluğunu kırıp, sonsuzluğa meyletmesi dolayısıyla uzayzamanın konvansiyonel kurallarını yıkan bir kuvve sıkışması olarak tariflenebilir. Gözlemlenebilir evrenin en erken evresindeki tekillikte, yani Büyük Patlama veya Big Bang öncesindeki singülaritede, sonsuz yerçekimsel yoğunluk, sonsuz sıcaklık ve sonsuz uzayzaman eğriliğinden oluşma bir sonsuzluk kombinasyonu olduğu tahmin ediliyor. Spinoza’nın deyimiyle, kozmik kurulumun altında yatan infinita potentia, yani evreni var eden sonsuz potansiyel.3

Evrensel zamanın ilk pikosaniyesi içinde –yani ilk saniyenin trilyonda biri içinde– bilinen dört temel kuvvet (yani kütleçekimsel, elektromanyetik, güçlü nükleer ve zayıf nükleer etkileşimler) kozmik tekilliğin sonsuz potansiyelinden etrafa yayıldı. Bunu kozmik enflasyon nedeniyle uzayın hızla genişlemesi ve son derece sıcak olan evrenin aşırı soğuması takip etti. Sonraki birkaç milyar yıl içinde, atom altı parçacıklar meydana geldi, birleşerek ilk atom ve molekülleri oluşturdular; hidrojen bulutlarının çöküşü yıldızları ve galaksileri biçimlendirdi; evren aşama aşama karanlık çağından çıktı ve bugünkü tarifiyle modern yapısına kavuştu. Kozmik ölçekte tüm bu olup bitenler arasında, yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, dev bir moleküler bulutun yerçekimsel çöküşü evren için mütevazı, bizim içinse varoluşsal bir olaya sebep verdi: Güneş sisteminin doğuşu.

Peki ama burada sıradanmışçasına bahsettiğim bu engin zaman aralığını, atomlardan galaksilere genişleyen varoluşun hızlı çekim oluşumunu, sadece birkaç cümleye sıkıştırdığım milyarlarca –tekrar ediyorum, milyarlarca– yıllık yaşantının akıp gidişini nasıl olur da tahayyül edebiliriz? Kısa cevabı şu ki, edemeyiz. Kozmik ölçek algı sınırlarımızın ötesinde. Üzerine düşünmeye alışık olduğumuz zaman ölçeği, gündelik hayat sıkıntılarımız ve kısıtlı ömrümüzden ötürü, anlaşılabilir bir biçimde, insan ölçeği. Anlar, günler, aylar, yıllar, on yıllar, belki en fazla asırlar. Belki de bu kısıtlı bakış açımız dolayısıyla mimarlık tarihini de bugüne dek sadece insan odaklı bir zamansallık içinden irdeledik. Belki de kozmik zamansallığı ıskaladığımızdan ötürü –Vitruvius’tan Laugier’e ve Le Corbusier’den güncel mimari anlatılara dek uzanan kanonik bir yelpazede– mimarlığın başlangıcını insan eliyle yapılma “ilkel kulübe” inşaatlarına indirgedik. Belki de bu yüzden, ilk inşai ve mekân biçimlendirici aktivitenin evrenin kendi kendisini inşa etmesi olduğunu kabullenemedik.

Evrenin kendi kendisini inşa etmesinin bilimsel altyapısı ancak yakın dönemde kanıtlanabildi, fakat bu içkin kurulumun felsefi altyapısı uzun süredir inşa hâlinde. “Kozmos” kavramının icadını borçlu olduğumuz Efesli Herakleitos, örneğin, evrenin bu içkin inşaatını iki bin beş yüz yıl önce şöyle ortaya koymuştu: “Bu kosmos her şey için aynıdır, onu ne tanrılar yarattı, ne de insanlar […]: O belli ölçülerde alevlenen, belli ölçülerde sönen daima canlı ebedi bir ateştir [pyr aeizoon].”4 Kozmos madde ve enerjiye vücut veren kaynak, tüm yıldız ve gezegenleri inşa eden aktör, uzayzamandaki her türlü değişimi tetikleyen özne. Kulağa tuhaf gelebilir, fakat bu varoluşsal perspektiften bakıldığında mimarlığın başlangıcıyla evrenin doğuşu bir. Kozmosun var olan her şeyin içkin mimarı olduğu söylenebilir.

II. Dünya

Dünya başlangıçta eriyik lavlarla kaplı devingen bir küreydi. 4,54 milyar yıl önce, güneş nebulasından kopan parçacıkların kaynaşmasıyla oluştu. Bu süreçte yerkürenin yüzeyi üst düzey volkanik aktivitelerden ve uzay yıkıntılarının sürekli bombardımanından ötürü magma okyanusuna dönüştü.5 Erken dünyanın bu ilk yarım milyar yıllık sürecine bugün “Hadean devri” diyoruz. Hadean devri yerkürenin o dönemki cehennemi andıran koşullarını çağrıştırmak için Antik Yunan mitolojisinde yeraltının karanlık tanrısı Hades’e referans vererek üretilmiş bir jeolojik zaman cetveli. Fakat milyarlarca yıl öncesini tarifleyen bu dönemde daha insanlık ve biyolojik hayat ortaya çıkmamış olduğuna göre, sormamız gereken soru şu: Cehennem gibi olduğunu varsaydığımız koşullar, kimin için cehennem gibi? Ve dünyanın yapıcı oluşumunu neden böyle kötücül bir anakronistik drama olarak ortaya koyma ihtiyacı hissediyoruz? Nedeni acaba dünyanın lavlar ve magmalar içinde kendi kendisini biçimlendirişini kabullenemeyişimiz, insanmerkezli korku ve yansıtmalarımızdan bağımsız bir şekilde ele alamayışımız olabilir mi? Eğer ki güncel bilimsel uzlaşmaları merkeze alıp, dünya üzerindeki canlı (biyotik) hayatın cansız (abiyotik) aktörlerin etkileşiminden ortaya çıktığını kabul edersek, bu meseleyi tam tersinden ele almamız gerekmez mi? Ontogenetik –yani varlığın oluşumuna odaklanan– bir perspektiften bakıldığında, cehennemvari addettiğimiz bu koşullara aslında kendi varoluşumuzu borçlu olduğumuz söylenemez mi? Dünyadaki canlı ve cansız tüm diğer varlıklar gibi, biz insanlar da bu volkanik inşaatın soyundan gelen kimseler, bu Hades’in eriyik taşlarının milyarlarca yıllık evriminin çocukları, bu fokurdayan lavların evlatları değil miyiz?

Kurulumunun ilk bir buçuk milyar yıllık süreci boyunca, yerkürenin yüzeyi kıtalar ve okyanuslar oluşturacak kadar soğumaya başladı. Biyolojik hayat gezegenin aynı derecede canlı jeokimyasından spontane bir biçimde doğuverdi. Gerisi fotosentetik bakteri ve yosun benzeri bitkilerden, milyarlarca yıl sonra ilk memelilerin ve insanlığın ortaya çıkışına dek her şeyi kapsayan organik hayatın evrimsel tarihi. Bu, jeolojik yer ile biyolojik hayat arasında bir devamlılık olduğu anlamına geliyor. Dünyanın inşai kapasitesini gezegendeki tüm varlık kiplerine –biyolojik olsun, jeolojik olsun– farklı yeğinliklerde enjekte etmesinin ardında evrimsel bir süreklilik var. Bu dünyayı jeosfer, biyosfer ve noosferin –yani yer, hayat ve akıl kürelerinin– inşacısı kılıyor; mikroorganizma, bitki, hayvan ve insan hayatlarının biçimlendiricisi yapıyor; tüm kültürel ifadelerimizin, teknolojik icatlarımızın ve mimari yapılaşmalarımızın altında yatan üretken düzlem hâline getiriyor. Unuttuğumuz şey şu ki biz mimarlığı boş bir vakum içinde kendi kendimize öğrenmedik. Mimarlığı dünyanın dağlar, tepeler, orojenik kemerler oluşturan tektonik yaratıcılığından, mağaralar, obruklar, vadiler oyan topografik jestlerinden –yani dünyanın inşai kapasitelerinden– öğrendik. Bu gezegendeki mimarlığın kaynağı, dolayısıyla, yerkürenin kendi kendisini inşası.

III. Hayvan

Hayvan mimarlığı yüz milyonlarca yıldır dünyayı biçimlendiriyor. Kuş çardakları, maymun yuvaları, termit dolguları, arı kovanları, kemirgen tünelleri, örümcek ağları ve kunduz barajları sofistike mimarlık örnekleri. Mimari yetenekleri sayesinde hayvanlar kendilerine ısı düzenlemesi, havalandırma ve koruma; cinsel cazibe, sosyal iletişim ve estetik yeğinlik; çevre tadilatı, kültürel örgütlenme ve evrimsel geleceklerinin epifilogenetik mühendisliği gibi eşsiz potansiyeller sağladı.6 Bu, insanlık daha ortada dahi yokken, mimarlığın hayvanlar âleminde icra edildiği anlamına geliyor. Öyleyse insan ve hayvan mimarlığı varsayıldığı gibi birbirinden kopuk değil. Biz insanlar inşai yeteneklerimizi geniş bir skalada ürün veren hayvanların mimari zekâsıyla süreklilik içinde geliştirdik.

Fakat hayvan ve insan mimarlığı arasındaki süreklilik pek kabul gören bir olgu değil. Mimarlığın yalnızca ve yalnızca biz insanlara özgü kültürel bir edim olduğu ön kabulünden hareketle, hayvanların zengin mimarlık tarihlerini görmezden geliyoruz. Çünkü başat dünya görüşlerimiz doğa ve kültürü birbirinden koparmak, doğal çevre ve yapılı çevreyi birbirinden ayırmak üzerine kurulu. Kendinden menkul istisnacılığımızı haklı çıkarmak için sonu gelmez hiyerarşik ikilikler içinden hayatı ele alıyoruz. Kendi varlığımızın, türümüzün, mimari yeteneklerimizin hayvanlar âleminin tümünden üstün olduğu konusunda kendi kendimize anlattığımız narsistik masallarımızı meşru kılmak için hayvanları inşai yenilik, teknik karmaşıklık, estetik yeğinlik ve niyet ölçütlerinde aciz, edilgen, mekanik, içgüdüsel varlıklar addediyoruz. Bugün neredeyse hiçbir genel mimarlık tarihi kitabı veya dersi –hatta son zamanlarda ortaya çıkan en yenilikçi ve kapsayıcı küresel mimarlık tarihi anlatıları bile– bu özcü yarılmaya meydan okumuyor; mimarlığın yalnızca insanlara özel bir edim olduğu önyargısını sorgulamıyor; dünya üzerindeki mimarlık ediminin başlangıcını insan elinden doğma mağara yerleşkelerinden, ayin alanlarından, megalitik mezarlardan daha önceye çekme cüretini gösteremiyor; en nihayetinde, hayvan ve insanı, doğa ve kültürü, ekolojik ve yapılı çevreyi delip geçen sınır-aşımsal bir inşai sürekliliği tartışmaya bile açmıyor. Oysaki biz ne denli görmezden gelirsek gelelim, mimarlık bizden daha kadim; mimarlığın yadsınamaz bir hayvani boyutu var.

IV. Neandertal

2016 yılında uluslararası bir arkeolog ekibi Fransa’nın güneybatısındaki Bruniquel Mağarası’nda ilginç bir mimari keşif yaptı ve bunu Nature dergisinde yayımladı.7 Ekip yeraltında kırık dikitlerden oluşma dairesel plana sahip bir dizi mimari konstrüksiyon buldu. Bu konstrüksiyonların inşaatı için gereken –dikitlerin yerinden sökülmesi, parçalara bölünmesi ve speleofact adlı tuğla-benzeri dikitler hâlinde modüllenmesi; bu ölçülü dikit modüllerin dairesel planlar hâlinde düzenlenmesi; bazı bölgelerde takozlama ve payanda gibi karmaşık mimari tekniklerin kullanılması; strüktürlerin stratejik bölgelerinde sembolik ritüelleri çağrıştıran ateşler yakılması ve uzun süre bu ateşlerin muhafaza edilmesi gibi– bir dizi karmaşık operasyon, arkeologlara göre, bu konstrüksiyonların insan kökenli olduğunu gösteriyordu. Arkeologlar uranyum-serisi tarihleme tekniği sayesinde bu sofistike strüktürlerin 176.500 yıl önce inşa edildiğini saptadı. Bu kafa karıştırıcı bir buluştu, çünkü bu tarihte Avrupa’da yaşayan tek insan nüfusu erken Neandertallerdi.

Birkaç yıl önceye kadar erken Neandertal kültürü üzerine pek bir şey bilmiyorduk. Neandertalleri genel olarak gorilimsi, evrimini tamamlayamamış, kaba mağara adamları olarak tasvir ediyorduk. Ancak yakın zamanda arkeolojik çevrelerde “modern insanın üstünlük kompleksi” diye tariflenen kibir dolu yaklaşımımızı bir kenara bırakıp Neandertal kültürüne başka bir gözle bakmaya başladık. Artık arkeologların her geçen gün biriken kanıtlar dolayısıyla kabullendiği bazı bulgular şunlar: Neandertaller tarihteki kemikten yapılma ilk özelleşmiş araç gereci icat edip kullandı; ölülerini gömdükleri kendilerine özgü kabir alanları ve ritüelleri vardı; ateş yakmayı ve ateşi kontrol altında tutmayı biliyorlardı; kaynatma, kavurma ve tütsüleme gibi gelişmiş yemek pişirme teknikleri geliştirmişlerdi; kıyafet ve battaniye örebiliyorlardı; konuşma yetileri ve hatta kendi dilleri vardı; yakın zamanda Slovenya’da keşfedilen Divje Babe Flütü’yle birlikte anlaşıldı ki müzik enstrümanları yapıp çalıyorlardı; mağara duvarlarına resimler çiziyorlardı ve kuş kemiklerinden ve deniz kabuklarından takı ve benzeri aksesuarlar yapıyorlardı.8 Bruniquel Mağarası’nda yapılan yakın zamandaki arkeolojik keşifle birlikte –ki bu keşif mimarlık çevrelerinde hiçbir karşılık bulamadı– Neandertallerin kültürel edim listesine artık mimarlık da eklendi.

İronik olan şu, mimarlığın yalnızca “insana ait” bir aktivite olduğunu öne süren günümüzün insanmerkezli paradigmalarının altında, sadece insan ve insandışı varlıklar arasında değil, insanlığın kendi alt türlerine dair de örtük bir hiyerarşi var. Müesses mimarlık diskurları mimarlığı sadece insana özgü addettiklerinde, insanlıktan kasıtları sadece bizim türümüz, yani Homo sapiens, Neandertaller değil, Homo erectus değil, Homo habilis değil. Mimarlık bilgi alanı kendi türümüz dışına hiçbir insan türünü insandan saymıyor. Oysaki yalnızca insanlık tarihine odaklanmak istesek bile, mimarlık salt kendi türümüzün, Homo sapiens’in, inşai aktiviteleriyle kısıtlanabilecek bir edim değil. Erken, arkaik ve soyu tükenmiş insan türlerinin mimarlıkları ile bizim Neolitik yapılarımız ve ziguratlarımız arasında, antik kentsel örüntülerimiz ve görkemli ibadet alanlarımız arasında, hatta modern konutlarımız ve çağdaş gökdelenlerimiz arasında inşai bir süreklilik var. Biz mimarlığı yoktan var etmedik, Neandertaller gibi diğer insan türlerinin bize devrettiği mimarlığı geliştirdik. Mimarlık bizim icadımız değil, mirasımız.

V. İnsanca, Pek İnsanca

Homo sapiens türü olarak biz insanlar yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıktık. Uzun bir evrimsel yolculuğun ardından son birkaç bin yıl içinde mimarlığa yepyeni boyutlar kazandırdık. Mimarlığı bir yandan zengin mekânsal deneyimler ve kolektif imkânlar sunan bir tasarım sahası hâline getirdik. Öte yandan doğal ve toplumsal çevreleri zapturapt altına almaya yarayan bir tahakküm ve disiplin aracına çevirdik. Bu noktada sakınmak gereken iki hâkim yaklaşım var. Mimari katkılarımızı ne insan üstünlükçü bir tavırla yüce özümüzü yansıtan istisnai bir doruk noktası addetmek anlamlı, ne de insan nefretçi bir tepkiyle hor görmek. Mimari katkılarımızı göklere çıkartmak veya yerin dibine sokmak, kutsallaştırmak veya şeytanlaştırmak, yani ya önem arz eden tek mimarlık addetmek ya da tamamen önemsiz ve değersiz varsaymak, görünürde zıt pozisyonlar, fakat aynı ahlakçı anlatının karşıt kutupları.

Neyse ki bu problemli ikiliğe mecbur değiliz. Üçüncü bir olasılık daha var: Mimarlığımızın indirgenemez benzersizliği ile kozmik sürekliliğini birlikte ele almak. Yani bizim inşai kapasitelerimiz hem evrenle, dünyayla, hayvanlarla, soyu tükenmiş insan türleriyle süreklilik arz ediyor, hem de biricik mimari formasyonlar üretecek ve sayısız sosyo-ekolojik varlığın iç içe geçmiş hayatını etkileyecek şekilde benzersizlik icra ediyor. Bu yaklaşım inşai ufkumuzu ne normatif ve insan üstünlükçü olarak, ne de reaktif ve insan nefretçi olarak tanımlamak zorunda bırakıyor. Zengin potansiyelleri ve derin problemleriyle, mimarlığımızın benzersiz bir şekilde kozmik olduğunu kavrama fırsatı tanıyor.

VI. Kozmodalite

Evrenin inşai bir süreklilik olarak kavranmasına yeraltı düşünce tarihinin çeşitli tefrikalarında rastlamak mümkün. Efesli Herakleitos’un çağdaşı Laozi’nin iki bin beş yüz yıllık Uzakdoğu öğretisinde, örneğin, evrenin üretken akışı [Dao] ile her varlığın bu akıştaki yaratıcı tikelliği [Te] tek bir sürekliliği oluşturur.9 Upanişadlara dayanan Advaita Vedanta okulunda evrenin kurucu benliği [Brahman] ve her varlığın özel benliği [Atman] ikilik barındırmaz, örtüşür.10 Hallac-ı Mansur ve İbn Arabi’nin heterodoks felsefelerinde yaratıcı [halik] ve yaratık [mahluk] birbirine içkindir; vücut ve mevcut birleşir.11 Spinoza’nın erken modern kıta felsefesinde evrenin kurucu tözü [substantia] her varlık kipine [modus] içkin bir dinamo olarak çalışır.12 Spinoza’nın etkisi altında Alfred North Whitehead erken 20. yüzyıl süreç felsefesiyle kozmosun “yaratıcı ilerleyiş” [creative advance] adlı inşai bir prensiple işlediğini öne sürer.13 Yine erken yirminci yüzyılda, fakat bu kez mimarlık ve sanat felsefesi alanında, László Moholy-Nagy tüm insani ve kozmik açılımların “hayatiyet inşaatı” [Die vitale Konstruktivität] adında ortak bir prensibe dayandığını savlar ve mimarlığı “mekânı dinamik-konstrüktif kuvve sistemleri [dynamisch-konstruktiver Kraftsysteme] vasıtasıyla etken kılmak” olarak yeniden tanımlar.14 Son olarak, geç 20. yüzyılda sibernetik ve teknoloji felsefesinde özgün üretimler yapan Gilbert Simondon ise fiziksel, biyolojik, zihinsel ve teknik bireylerin [individuel] tümünün ortak bir bireyöncesi kuvve okyanusunun [l'être préindividuel] sürekliliğinden çıkarak kendilerine has bireyleşme süreçleriyle [individuation] inşa olduklarını kavramsallaştırır.15 Nihayetinde sormak istediğim soru şu: Antikiteden bugüne dek binlerce yıla yayılan ve Avrupa ile Amerika’dan Ortadoğu ile Uzakdoğu’ya dek bambaşka kültürel coğrafyalara uzanan bu yeraltı felsefeleriyle bugün yeniden ittifak kuramaz mıyız? Hatta bu spekülasyonları bir adım daha ileri taşıyıp, bu varoluşa içkin kurucu kapasiteyi, evrenin inşai sürekliliğini mimarlığın ta kendisi olarak tanımlamaya cüret edemez miyiz?

Mimarlığı varoluşa içkin kurucu kuvvelerin açılımı ve evrenin inşai sürekliliğinin ifadesi olarak yeniden tanımlamak hâkim anlatıların perspektifinden bakıldığında kabulü zor bir hareket. Çünkü alışageldiğimiz konfor alanlarımızı terk etmeyi, içimize sinmiş insanmerkezli önyargılarımızı lağvetmeyi ve mimarlığın ufkunu kısıtlı kültürel ölçeğimizden çıkarıp evrenin sonluötesi sınırlarına dek genişletmeyi gerektiriyor. Mimarlığı hem tutucu kanonların hem de gündelik modaların ötesinde ele almak demek bu. Sadece binalar, kentler ve sosyopolitik formasyonlarla değil, aynı zamanda biyotik komüniteler, jeolojik güçler ve galaktik kuvvelerle hemzemin ilişkiler kurabilecek taze deneyler örgütlemek demek. Evrenin engin potansiyelleri, mimarlığın varoluşsal uzanımları ve bizim insanca (pek insanca) katkılarımız arasında yeni bir ortak yaşam üçgeni kurmak demek. Bu yeraltı yaklaşımı varoluşun mimarlığını mimarlığın varoluşuyla karşılaştırmalı olarak yeniden tanımlamak için bir girizgâh. İlk bakışta bize yabancı gözüken fakat varoluşumuzla sürekli olan insandışı varlıklarla ortak mekânlar tahayyül etmek için bir davet. Bizi evrene içkin, kozmosu her ölçekteki varoluş modalitesine hemhâl kılan inşai sürekliliği keşfetmek için bir çağrı: Kozmodalite.

{26.06.2022, Brooklyn}

1. Bu metnin İngilizce versiyonu geçtiğimiz yaz Log dergisinin 52. sayısında düzenlediğim mimarlık felsefesi editöryalinin giriş yazısı olarak yayımlandı: Gökhan Kodalak, “Cosmodality: Prolegomena to a New Architectural Metaphysics,” Log 52 (2021): 132-37.

2. Erken evren teorilerine ve büyük patlama kuramına giriş için, bkz. Helmut Satz, Before Time Began: The Big Bang and the Emerging Universe (Oxford: Oxford University Press, 2017); Valery Rubakov and Dmitry Gorbunov, Introduction to the Theory of the Early Universe: Hot Big Bang theory (London: World Scientific, 2017).

3. Spinoza için doğa tüm varlık kiplerinin [modus] kendilerini gerçekleştirdiği sonsuz potansiyelden oluşma [infinita potentia] varoluşsal bir süreklilik [substantia]. Spinoza felsefesinin mimarlıkla ilişkisi için, bkz. Gökhan Kodalak, “Spinoza and Architecture: The Air of the Future,” Log 49 (Summer 2020): 123–45.

4. Bkz. Heraclitus’un Fragmanlar’ı [B67; B30] veya: Heraclitus, Heraclitus: The Cosmic Fragments (Cambridge: Cambridge University Press, 1975), 184; 307.

5. Dünyanın jeoloji tarihi ve gezegen bilimi perspektiflerinden erken tarihi ve oluşumu için, bkz. Jonathan Lunine, Earth: Evolution of a Habitable World (Cambridge: Cambridge University Press, 2013); Steven Stanley and John Luczaj, Earth System History (New York: W.H. Freeman, 2014).

6. Hayvan mimarlığına genel bir giriş için, bkz. Karl von Frisch, Animal Architecture (New York: Harcourt Brace Jovanovich, 1974); Mike Hansell, Built by Animals: The Natural History of Animal Architecture (Oxford: Oxford University Press, 2007). Mimarlığın hayvani boyutuna mimarlık kuramı perspektifinden gösterilen ender ilgi için, bkz. Catherine Ingraham, Architecture, Animal, Human: The Asymmetrical Condition (London: Routledge, 2006); Caroline O’Donnell, Niche Tactics: Generative Relationships Between Architecture and Site (London: Routledge, 2015).

7. Jacques Jaubert, Sophie Verheyden et al., “Early Neanderthal constructions deep in Bruniquel Cave in southwestern France,” Nature 534 (2016): 111–14.

8. Paul Mellars, The Neanderthal Legacy: An Archaeological Perspective from Western Europe (Princeton: Princeton University Press, 1996); Marie Soressi et al., “Neandertals made the first specialized bone tools in Europe,” PNAS 110 (2013): 14186–14190; Paola Villa and Wil Roebroeks, “Neandertal Demise: An Archaeological Analysis of the Modern Human Superiority Complex,” PLoS One 9 (2014): e96424; A.C. Sorensen, E. Claud and M. Soressi “Neandertal fire-making technology inferred from microwear analysis,” Scientific Reports 8:1 (2018): 10065; B. L. Hardy, et al., “Direct evidence of Neanderthal fibre technology and its cognitive and behavioral implications,” Scientific Reports 10 (2020): 4889; A.G. Henry, A.S. Brooks and D.R. Piperno, “Microfossils in calculus demonstrate consumption of plants and cooked foods in Neanderthal diets,” PNAS 108:2 (2011): 486–91; Dan Dediu and Stephen Levinson, “Neanderthal language revisited: not only us,” Current Opinion in Behavioral Sciences 21 (2018): 49–55; Dirk Hoffman et al., “Symbolic use of marine shells and mineral pigments by Iberian Neandertals 115,000 years ago,” Science Advances 4:2 (2018): eaar5255; Ana Majkić et al., “A decorated raven bone from the Zaskalnaya VI (Kolosovskaya) Neanderthal site, Crimea,” PLoS One 12:3 (2017): e0173435; Matija Turk et al., “The Mousterian musical instrument from the Divje Babe I Cave (Slovenia): Arguments on the material evidence for Neanderthal musical behavior,” L’Anthropologie 122:4 (2018): 1–28; D.L. Hoffmann et al., “U-Th dating of carbonate crusts reveals Neandertal origin of Iberian cave art,” Science 359:6378 (2018): 912–15.

9. Daoizmin en temel iki kaynağı Laozi’nin Tao Te Ching’i (MÖ 400) ve Zhuangzi’nin adını verdiği kitabı Zhuangzi (MÖ 350).

10. Ana kaynak olarak Upanişadlara bakılabilir. Advaita Vedanta’ya giriş içinse Adi Shankara’nın 8. yüzyıl metni Brahmasutrabhasya’dan başlanabilir.

11. Bkz. Hallac-ı Mansur’un Kitāb al-Tawāsīn’i (902) ve Ibn Arabi'nin Fusûs al-Hikam’ı (1229).

12. Manifold’da daha önce Spinoza üzerine yazdığım metin için, bkz. “Spinoza ve Mutlak Demokrasi” (2019).

13. Alfred North Whitehead, Adventure of Ideas (New York: The Free Press, 1967), 143; Modes of Thought (New York: The Free Press, 1968), 146; Process and Reality (New York: The Free Press, 1978), 222. Manifold’da daha önce Whitehead üzerine yazdığım metin için, bkz. “Whitehead ve Kozmik Estetik” (2018).

14. László Moholy-Nagy, “Dynamisch-konstruktives Kraftsystem,” Der Sturm 12 (1922): 186; “Dynamic-Constructive System of Forces (1922),” in Moholy-Nagy, ed. Krisztine Passuth (London: Thames and Hudson, 1985), 290. Manifold’da daha önce Moholy-Nagy üzerine yazdığım metin için, bkz. “Moholy-Nagy, Mimarlık Felsefesi ve Dalgalanan Kuvvelerin Oyunu” (2022).

15. Gilbert Simondon, Individuation in Light of Notions of Form and Information (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2020), 237; 272; 297. Manifold’da daha önce Simondon üzerine yazdığım metin için, bkz. “Simondon ve Teknolojik Objelerin Yaşamı” (2018).

doğa, dünya, evren, evrim, Gökhan Kodalak, hayatiyet inşaatı, hayvan, inşaat, insan, insanmerkezcilik, kozmodalite, kozmos, kültür, mimarlık, mimarlık tarihi, Neandertal, tarih