Kurmaca, Felsefe
ve Mimarlık

Burak Kabadayı’nın 2 Kasım–2 Ocak tarihleri arasında İmalat-Hane’de devam eden ve küratörlüğünü Deniz Kırkalı’nın üstlendiği “Çölde Olduğunu Söylemenin Anlamı Yok” başlıklı kişisel sergisi, görmenin ve bilmenin sınırlarını sorguluyor. Yansıma, serap ve algı yanılmaları gibi doğal fenomenlerden ilham alan sergi, ışık, desen, video ve sesin birleşimiyle, izleyiciyi algı ve anlamlandırma biçimlerinin muğlak sınırlarını keşfetmeye davet ediyor.
Sergideki “küp içinde çöl zamanı”, “camdan sekenler” ve “ağa bağlı bir kopuş” başlıklı video ve ses çalışmaları, ışığın yüzeylerdeki davranışına odaklanarak, var olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme potansiyelini araştırıyor. Yüzeydeki kırılma ve yansıma fenomenleri maddesel gerçeklik ile algı arasındaki sınırları bulanıklaştırırken, çöl, cam, kum, jeneratör, kablo ve balık gibi unsurlar sürekli dönüşen, parçalı bir yapı oluşturuyor. Aksaklıkların ve parçaların norm hâline geldiği bu kurgu evren, sürekli bir akış hâlinde doğal ve yapay sınırları yeniden şekilleniyor.
Gökhan Kodalak sergiye özel ürettiği bu metinle serginin merkezindeki çöl mefhumuyla felsefi bir didişmeye girişiyor.
***
Atomculuğun tarihi bir indirgemecilik tarihidir; doğanın tüm işleyişini az sayıda ilksel nesneyi düzenleyen az sayıda yasaya indirgeme çabası.
―Leon Lederman ve Dick Teresi, Tanrı Parçacığı (1993)
Yalnızca galaksimizde seksen yedi bin milyon Güneş var. Bu rakam bile uzayın enginliği hakkında ancak cılız bir fikir verir. Buna meydan okurken dünyanın tüm çöllerindeki kum tanelerini etiketlemeye ve sınıflandırmaya çalışan karıncalar gibi olursunuz.
―Arthur C. Clarke, Çocukluğun Sonu (1953)
Çöl kavranması zor, çokboyutlu bir varlık. Bilimsel tanımı yıllık 25 cm’den az yağış almasıyla, yani tek boyutuyla ilgili. Oysaki çöl sadece kuraklıkla tanımlanabilecek bir peyzaj değil, şahsına münhasır bir yaşam alanı, özgün bir varoluş biçimi. Çöl hayatın çıplak ifadesi. Çölün çokboyutluluğunu kavrama zorluğu bazılarımızı mekanik bir yaklaşımı benimsemeye itti. Çölü kum tanelerinin birlikteliğine indirgedik. Yeryüzünü aşındıran denüdasyon ve erozyon süreçlerini dikkate almadık. Parça-bütün ilişkisinde parçanın tarafını tuttuk. Rüzgârların dağları, kayaları, taşları un ufak ederek kum tepelerini oluşturma sürecini göz ardı ettik. Bütünü parçaların basit bir toplamı varsaydık. Sayısız kum tanesini laboratuvar ortamında üst üste yığdığımızda elde ettiğimiz yığının çöl olacağına kendimizi ikna ettik. Tıpkı varoluşun zenginliğini çağdaş fiziğin merceğinden atom ve atomaltı parçacıkların birlikteliğine indirgediğimiz gibi. En küçük ölçekten başlayarak doğru yapıtaşlarını uygun yönlerde birleştirebilirsek, tüm evreni bir lego oyunu gibi inşa edebileceğimize inanmak istedik.
Çölü kum tanelerinden okumak, toplumu tekil bireylerin birlikteliğinden değerlendirmeye, ekolojik çevreyi münferit yaratıkların toplamı varsaymaya paralel. Burada söz konusu olan sadece fizik, mereoloji ve metafizik değil, aynı zamanda etik. Parça odaklı dünya görüşümüz bizi bireyci davranış örüntüleri benimsemeye, benmerkezci etik sistemleri geliştirmeye itti. Hayatımızı her şeyden önce ve herkese karşı kişisel çıkarlarımız etrafında inşa ettik. Birey toplumun önüne geçti; parça bütünden önce geldi; varlık varoluşun üzerine çıkarıldı. Yaşamımızı diğer kum taneleriyle kapışarak, çarpışarak, itişip kakışarak, onların tepesine basıp yükselmeye çalışarak tanımlamayı seçtik.
Evreni engin bir çöl ve her varlığı bu çölü oluşturan sonsuz kum tanesinden yalnızca biri olarak tariflemek yaşamı yavanlaştırdı. Varoluşu dünyevi olağanlığa hapsettik. Hayatı etki-tepki düzeneklerinin monotonluğuna teslim ettik. Çölü yaşamın kısıtlı olduğu, bunaltıcı kurak koşulların hâkim sürdüğü, ıssız ve metruk bir dünya olarak tahayyül ettik. Hayatı iç bunaltıcı döngülere, banal griliklere, sıkıcı bürokratik örüntülere, edilgen uyuşukluklara feda ettik. Bu çölde oluş yok; yalnızca olmuş ve olacakları birbirine lehimleyen mekanik bağlantılar var. Bu çölde derimizin sınırlarında bittiğini varsaydığımız benliğimizin, derimizin ötesine geçme imkânı yok. Kumu çöl sanmanın serabına kapılıyoruz. Benliği merkeze almanın diyeti bu; hayatın uçsuz bucaksız enginliğini benliğimizin daracık hapsinde yaşıyoruz.
“Neden,” dedi aziz, “ormana ve çöle gittim? İnsanlığı çok sevdiğim için değil miydi? Şimdi Tanrı'yı seviyorum! İnsanoğlunu sevmiyorum; insanoğlu benim için çok kusurlu bir şey.”
― Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt (1892)
İnzivaya çekilen insanlara aşinayız: tövbekârlar, düşkünler, azizler ya da peygamberler. Tercihen yaban çekirgesi ve balla beslendikleri çöllere çekilirler... Bunu Tanrı’ya daha yakın olmak için yaparlar. Yalnızlıkları, kefaret ödedikleri bir öz-terbiyedir. Tanrı’yı hoşnut eden bir yaşam sürdükleri inancıyla hareket ederler. Ya da aylarca, yıllarca yalnızlıklarının ilahi bir mesajla bozulmasını beklerler ve bu mesajı insanlığa hızla yaymayı umarlar.
― Patrick Suskind, Koku (1985)
Çölün çokboyutluluğunu ıskalamanın zıt istikamette bir başka yolu daha var. Sadece bütüne yoğunlaşmak. Kum tanelerinin kendilerine has hayatiyetini hiç umursamadan, merkeze yekpare birlikteliği yerleştirmek. Tekil bireyselliğin mekanik kurgusundan kaçarken, aşkın bütünselliğin ilahi tahayyülüne kapılmak. Çölün tümel bütünlüğüne öyle koşullanmak ki çöldeki hiçbir kum tanesini, çöl faresini, kertenkeleyi, kaktüsü, kum fırtınasını görememek. Parça-bütün ilişkisinde bütünün tarafını tutmak. Dini yönelimleri olan bir eksik okuma bu. Çölün başta semavi dinler olmak üzere birçok mistik anlatıda önemli bir rol oynaması tesadüf değil. Çöl bazılarımız için her şeyden soyutlanma, kendi benliğimizin derinliklerinde kaybolma alanı. Bazılarımız için ise benliğimizi lağvetmek, kendi dünyamızı terk etmek, biricik varoluşumuzu tamamen geride bırakmak yoluyla doğaüstü bir bütünlüğe, aşkın bir ilahiyata uzanma geçidi. Çöle hayat vereni bu dünyanın ötesinde muhayyel bir kudrette aramak demek, çölün içkin hayatiyetine karşı kör olmayı sürdürmek demek.
Çölü kumulların tümel perspektifinden okumak, bireysel yaşamın tikelliğini tepeden inme toplumsal strüktürler üzerinden tanımlamaya, doğayı oluşturan varlıkların eylem gücünü salt çevresel faktörlerin baskısına indirgemeye paralel. Sonuç bireyin biricik hayatiyetini anlayamayan bir sosyoloji, yaratığın kendine has kuvvesini kavrayamayan bir ekoloji, tikel deneyim ve ilişkisel deneyleri ketleyerek tepeden inme dogmatik kurallara sırtını yaslayan bir ahlak öğretisi. Bütün odaklı dünya görüşümüz bizi bireyin toplum adına, vatan adına, Tanrı adına feda edilebileceği cemaatçi davranış örüntüleri benimsemeye, benlik ve dünyamızın ötesini merkeze alan aşkın ahlak sistemleri örgütlemeye itti. Toplum bireyin önüne geçti; bütün parçadan önce geldi; varoluş varlığın dışında ve üstünde aşkın bir boyuta taşındı. Yaşamımızı dünyevi varlığımızı hiçe sayarak, hayatımızı sahte bir gölge oyununa indirgeyerek ebedi huzur, düzen ve mutluluk vaat eden bütüncül aparatlara ve öte dünya kurgularına adadık.
Çoğumuz çölde bir vaha arayışındayız. Anlaşılır bir insanlık hâli bu. Hayat zor. Biz de yorucu iniş çıkışların, bitimsiz zorlukların olmadığı kurtarılmış bölgeler peşine düşüyoruz. Bu çöl yüzeyinin zor koşullarının altında yatan derin zenginliği görmemizi engelliyor. Hayali vahaların peşinden koşarken hayatın kendisini ıskalıyoruz. Varoluşu dünyevi olağanlıktan kurtarmaya çalışırken, hayatı hayali ötedünyaların olağanüstü cazibesine feda ediyoruz. Mekanik nedensellikten kaçarken, aşkın erekselliğin tuzağına düşüyoruz. Günlük hayatın görünürdeki monotonluğunu havai fişekler eşliğinde, mucizeler peşinde koşarak bir nebze olsun azaltmayı deniyoruz. Öyle ki modern hayatta maruz kaldığımız gündelik stres ve zorunlu iş temposuyla baş etme taktiklerimizin tepesine senede bir iki hafta da olsa kâğıt üzerinde cennet bahçelerine benzeyen lokasyonlarda tatil yapma deneyimini (veya en azından hayalini) yerleştiriyoruz. Çölü gündelik benliğimizi imha ederek bizi ilahi boyutlara taşıyacak sihirli bir geçit olarak görüyoruz. Bu çölde ancak hayali bir oluş var; bu dünyayı inkâr eden, aşkın bir dünyaya özenen düşsel bir oluş. Burada benliğimizi genişletme imkânı yok, muhayyel bir dava uğruna benliğimizi feda etme koşulu var. Kumu çöle boğduruyoruz. Çöle atfettiğimiz ilahi bütünselliği merkeze almanın bedeli bu; tümel strüktürlerin biricik varlığımızı yutmasına izin veriyoruz.
Çöl haritalanabilir değildi. Haritacıları yedi.
―Terry Pratchett, Küçük Tanrılar (1992)
Kum tanesinde bir dünya görmek
Ve yaban çiçeğinde bir cennet
Sonsuzluğu avcunun içinde tutmak
Ve ebediyeti bir saatin içinde
―William Blake, Masumluk Kehanetleri (1863)
Bu muhteşem bir hayat olurdu, kendini mükemmelliğe adamak; cümlenin kıvrımını nereye giderse gitsin takip etmek, cazibelere, baştan çıkarmalara kapılmadan çöllere, kum yığınlarının altına dalmak; her zaman yoksul ve dağınık olmak; Piccadilly’de maskara olmak.
― Virginia Woolf, Dalgalar (1931)
Çölün çokboyutluluğunu kucaklamak zor ama mümkün. Parça ve bütün ilişkisini yeni baştan değerlendirmek gerek. Ne parçayı merkeze alıp bütünü feda etmek anlamlı ne de bütünü tepeye çıkarıp parçaları boğmasına izin vermek. Çöl aynı hayat gibi, parça ve bütünün birbirinden kopuk olmadığı bir coğrafya. Kum ve kumul tepeler arasında ast üst ilişkisi yok. Kum ve çöl birbirine içkin. Kum ve çöl aynı varoluş sürekliliğinin iki farklı boyutu. Çöl vücudunu kum tanelerinin biricik yaşamları ve birlikte oluşturdukları örüntüler vasıtasıyla ifade ediyor. Kum mevcudiyetini içinden akan geçen çölün süreklilik arz eden hayat dolu kuvvesi dolayısıyla gerçekleştiriyor. Hayat ne atomlarına ayrılmış parçacıkların mekanik bir toplamı, ne de doğaüstü bir bütünlüğün parçalar üzerindeki hâkimiyeti. Hayat parça ve bütünün, kum ve çölün içkin sürekliliği.
Hayatı çöl ve kumun içkin sürekliliği üzerinden okumak, birey-toplum ve varlık-çevre ilişkisini iç içe geçerek birbirini inşa eden bir akış olarak kavramaya paralel. Sonuç birey ve varlığın biricik hayatiyetiyle toplum ve çevrenin bölünmez müşterekliğini birbirine kırdırmayan, bu ilişkiyi iki kutuplu bir düello olarak değil, dağıtık ve akışkan bir kuvve sahası olarak değerlendiren heterodoks bir sosyo-ekolojik kavrayış. Aynı zamanda kendine has bir etik güzergâh sunuyor bu yeraltı yaklaşımı. Ne kendi çıkarından ötesini göremeyen benmerkezci ahlak kurgularının tuzağına düşüyor, ne de benliğin imhasıyla erişilen kutsal dava merkezli aşkın ahlak örüntülerine ve öte dünya vaatlerine kapılıyor. Bu içkin etiğin temel ilkesi şu: Kendi benliğimizi (kendimize özgü potansiyellerimizi) gerçekleştirmemiz ile içinde var olduğumuz örüntünün, topluluğun, varoluşun kendisini (kendisine özgü kuvvelerini) gerçekleştirmesi tek bir sürekliliğinin iki farklı ifadesi. Kumun parlaması, eşzamanlı olarak çölün parlaması demek; çölün parlaması, aynı zamanda kumun.
Çöl ve hayat ne yavanlıkla suçlanabilecek denli olağan dünyeviliğe mahkûm, ne de ilahi mucizelerle üstü örtülmesi gereken olağanüstü ötedünya serabı. Çölün hayatiyeti olağanüstü dünyeviliğinde. Dünyevi çünkü çölde hayatı aşan bir şey yok, çölü üreten kuvveler hayata içkin, çölü meydana getiren güçler çöle ait. Fakat aynı zamanda olağanüstü, çünkü yavan olan çöldeki hayat değil, çöldeki hayatın olağanüstü zenginliğini kavrayamayan donuk gözlerimiz. Hayat dünyevi olanın olağanın dışına taşması, evrene içkin olanın olağanüstü ilişkiler örgütlemesi değilse ne? Evrenin kendi kendisini inşa etmesi mi olağan? Yıldız ve gezegenlerin kozmik mimarisi mı? Abiyotik kurguların biyolojik yaşama evrilmesi mi? Dünyanın bir ucunda yazılan bu yazının, uzayzamanda bir ekrandan bir diğerine sıçrayarak dünyanın öbür ucunda okunması mı?
Çöl dünyevi fakat olağanüstü bir tabiat. Dikkatli bakan gözlerin kavrayacağı üzere sayısız şahsına münhasır bitki ve hayvanın mesken tuttuğu, kendine has abiyotik örüntülere sahip hayat dolu bir coğrafya. Burada ne mekanik nedenselliğe muhtacız ne de aşkın erekselliğe. Çölün işleyiş biçimi içkin süreklilikle. Oluş gerçek anlamda ancak burada mümkün; çünkü benliğimizin sınırları derimizin ucunda bitmiyor, çevremize içkin, hayatla hemhâl. Ancak burada kendi varlığımız ile varoluşun kendisi arasındaki sürekliliği keşfe çıkmak mümkün. Bu keşfe bazen dünyakurucu eylemlerle, sanat, oyun, bilim ve felsefeyle çıkıyoruz. Bazen olağanüstü imkânlara gebe gündelik etkileşimlerle, muhabbet, ifade, dostluk ve aşkla. Bazen de hayvan, bitki, okyanus, orman, taş, toprak, rüzgâr, kum ve çölle kurduğumuz içkin ilişkilerle. Clarice Lispector’ın edebi felsefesiyle açığa çıkardığı çöl olma keşfi gibi:1
“Peşine düştüğüm kadim hayatiyet çöl hayvanlarının sakin, doymak bilmez vahşiliğiyle kapılarını bana aralamak üzereydi. Kendi içimde öyle ilksel bir hayat yeğinliğiyle yüzleşmek üzereydim ki cansızlığın sınırlarına dayanıyordu… Ve bu muazzam genişlememde, kendimi bir çölde buldum. Ne yapsam da bunu anlayabilmenizi sağlasam? Bugüne dek hiç olmadığım kadar çölün üzerindeydim…. Yine en başat kutsal yaşama, vahşi yaşamın cehennemine gidiyorum. Görmeme izin verme çünkü görmek üzere olduğum hayatın kaynağı… Dünya bende kendine bakıyor. Her şey her şeye bakıyor, her varlık ötekini deneyimliyor; bu çölde mevcut mevcudu biliyor… Sonunda, sonunda, kabuğum nihayet kırıldı ve sınırsızlaştım… Her şey içimde olacak artık, her şey… Bu beni çölün de canlı ve nemli olduğunu görmeye sürükledi, her şeyin aynı şeyden yapıldığını ve her şeyin hayat dolu olduğunu görmeye başladım…
O içine girdiğim çöl. Hayatı ve tuzunu orada keşfettim.”
Oluş ne benliği merkeze almakla ne de benliği lağvetmekle mümkün. Oluş benliği cansızlığın ilksel ufkuna, hayvanların sakin vahşiliğine, çölün nemli hayatiyetine genişletmekle, benliği varoluşun sonsuz sürekliliğiyle hemhâl kılmakla mümkün.
{12.2024, Hell’s Kitchen}1. Clarice Lispector, The Passion According to G.H., çev. Ronald W. Sousa (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1988), s. 15, 52, 56, 64-65, 69. Lispector’ın alıntı yaptığım bu romanı üzerine odaklanan bir başka metin için, bkz. Gökhan Kodalak, “Clarice Lispector ve Hayatla Hemhâl Olmak”, Manifold, (2019).