Gerçeküstü olan bir mutluluk tablosu fikri, her mutluluk tablosunun birbirinden ayrıksılığı düşünüldüğünde bir balon köpüğü gibi sönüveriyor. Zira “Nasıl mutlu olabilirim?” sorusunun cevabını başka insanların hayatlarına bakarak öğrenmeye çalışırken, aynı şeylerin bizi mutlu edip etmeyeceğini düşünmeyi göz ardı ediyoruz. Hepimizi tam olarak aynı şeylerin mutlu edemediğini düşünürsek, kendimizi sürekli bir mutluluk arayışında mı buluyoruz? Bazılarımız mutlu olmaya daha yatkınken bazılarımız mutlu olamamak için mi yaratılmış? Şayet hayatta bizi mutlu eden şeyleri bulamadığımızı hissediyorsak, başkalarının mutluluk kalıplarını kendimize ait kılmaya çalışırken yorulduğumuz için olabilir.
İçinden çıkamadığımız bu büyük “Mutluluk nedir?” sorunsalına cevap bulabilmek için Selma’ya dönebiliriz. Selma gününü sabahları biraz otlayarak geçiriyor. Otladıktan sonra öğlene kadar çocuklara konuşmayı öğretiyor. Öğleden sonra zamanını spor yapmaya ayırıyor. Spordan sonra biraz daha otluyor. Akşamları Bayan Meier’le sohbet ediyor ve geceleri de güzel bir uyku çekiyor.
Selma’nın rutin ve sıradan görünen hayatına benzer bir hayatta çoğumuz bir şekilde sıkışmış hissederken buluyoruz kendimizi. Günler birbirinin aynıymış gibi tekrarlamalarla dolup taşarken hiçbir farklılığın olmaması canımızı sıkıyor. Ancak, rutini kırmak için çabalarken monotonlaşmaktan korkan yanımız acaba gerçekten de rutinlerden mi korkuyor yoksa rutinin içerisinde kendimizi bulamayıp cansız hissetmekten mi? Gündelik hayat rutinlerimizin veya yıllık döngüsel ritüellerimizin tam olarak bize ait olmaması ve hayatımıza dair merakımızın, ilgimizin bu rutinlerdeki eksikliği bizi mutsuzluğa götüren bir çıkmaza sokuyor.
Çıkmazın cevabı her ne kadar hızlı, kestirilemez ve monotonluktan uzak bir hayat gibi gözükse de heyecanın sürekli canlı tutulmaya çalışılması, heyecanı bir tüketim nesnesi hâline getirerek içini boşaltır. Öyle görünüyor ki, heyecanın peşinde fütursuzca koşarken yinelemeye dair becerimizi kaybediyoruz. Fakat yineleme ve tekrarlamayla birlikte şeyleri görebilir, derinliklerini keşfedebilir, kendimize güvenli ve “keyifli” bir alan yaratabiliriz, o alandaki detayları fark edebiliriz. Öte yandan sürekli değişim ve heyecan istenci kaygılı, güvensiz ve derinliksiz anlar topluluğu talebidir; bir koşuşturma istencidir ve bu koşuşturma hâlindeyken hayatı görememekle sonuçlanabilir. Rutinlerden ve boşluklardan kaçmak için zamanı sürekli doldurmak, kendimizle kalma ve tanışma imkânını da elimizden alır.
Ritüeller evde hissettiren ve güven veren anları hayatımıza dahil eder. Byung Chul Han ritüellerden bahsederken, onları muhafazanın sembolik temsilleri olarak yorumlar. “Ritüeller dünyada olma hâlini evde olma hâline dönüştürür. Dünyayı güven duyulan bir ortam hâline getirirler. Mekânda bir ikamet neyse, onlar da zamanda odur.”
Koşuşturmayla asla evde değil, sürekli olarak eve gitme yolundayız. Bu koşuşturmada sürekli bir ilerleme baskısı hissediyor, neyin önemli olduğunu anlayamıyor, onlara öncelik veremiyoruz ve bu sebeple de her şey önemini –az veya çok– yitirmeye başlıyor. Hâl böyleyken kendimizi ve çevremizle birlikte oluşturduğumuz bütünü gözden kaçırmış oluyoruz. Karşılaştığımız detaylar da bir bütünün parçası olmaktan ziyade, koşarken dikkatimizi çekenlerden öteye gidemiyor. Emerson “Hiçbir şey yalnız başına o kadar güzel değildir; bütün olanda ise güzel dışında bir şey yoktur” derken, güzellikleri görebilmemiz için bütünü görebilmenin öneminden söz eder. Bütünle birlikte yaşam anlamlanır, güzelleşir. Fakat cesaretle yeni şeylere adım atma arzusuna o kadar odaklanmış vaziyetteyiz ki gündelik hayatın keyif verici güzelliğini kaçırıyoruz.
Selma rutinini oluşturmuş ve kendine ait kılmış bir şekilde yaşarken başka bir soru canlanıyor. Peki Selma’nın daha fazla zamanı olsaydı neler yapardı? Selma bu soruyu da şöyle yanıtlıyor: “Sabahları biraz otlardım, öğlene kadar çocuklara konuşmayı öğretirdim, öğleden sonra spor yapardım, sonra biraz daha otlardım, akşamları Bayan Meier’le sohbet eder ve geceleri de adamakıllı bir uyku çekerdim.”
Koşuşturma içerisindeyken istediğimiz şeyleri yapabilmek –ve hâliyle daha da çok koşuşturabilmek– için daha fazla zaman arzusu çekiyoruz. “Neler beni mutlu ediyor?” sorusunun cevabını ise zamanımızı başkalarını mutlu ettiğini düşündüğümüz şeylerle doldurarak arıyoruz. Eğer biraz daha fazla zamanımız olsaydı diğer deneyemediklerimizi deneyerek kesin mutluluğu bulacaktık. Mutluluk sahip olmadıklarımızda gizli ve otuz saatlik bir günümüz olsaydı şayet, o fazlalık altı saatte mutlu olacağımız şeyleri yapardık. Kesin öyle olurdu! “Şu olsaydı süper mutlu olurdum, bu değişseydi benden daha mutlusu olmazdı” imgelemleri elimizde nelerin olduğunu gözden kaçırmamıza neden olur. Elimizdekileri bu kadar önemsizleştiren ve değersizleştiren şey ya geçmişe saplanıp kalarak nostaljik bir güzelleme yapıyor oluşumuz ya da gelecekteki mutlu günlere ulaşabilmek için anımızı tüketmeye çalışmamızdır. Var olanı tüketmeye çalışan ve hep daha iyisini isteyen bir toplumun parçası olarak bizler de Bayan Meier’le sohbet etmeyi o kadar önemsizleştirdik ve gözümüzden düşürdük ki bazen kendimizi “Bugün neler yaptın?” sorusunu “Hiç…” diye yanıtlarken bulabiliyoruz.
Gündelik hayatımızda yaptıklarımız, bize ait olan şeylerden çok uzak. Kendimizi -meli/-malı cümleleriyle yaşarken bulup, çalışmak gerektiği için çalışıyor, sosyalleşmek gerektiği için sosyalleşiyor, eğlenmek gerektiği için eğleniyor ve bir filmi o filmden eksik kalmamak gerektiği için izliyoruz. Hiçbir şey yapmamız gerekmeseydi, gerekliliklerin hepsini çöpe atsaydık elimizde ne kalırdı? O zaman neler yapardık ve neden şimdi yapmıyoruz?
Bu sorunun cevabını duyar gibiyim: “Yeterince param yok, para kazanmam lazım.” Peki bu kısımda da Selma’ya dönsek neler söylerdi: Piyangodan para çıksa ne yapmak isterdin Selma? “Gün doğarken uzun uzun otlardım, çocuklarla konuşurdum, spor yapardım, sonra da biraz otlardım, akşamları Bayan Meier’le sohbet etmek isterdim, sonra da derin bir uyku çekerdim.”
Gündelik rutinlerimizi bize iyi gelecek hâle dönüştürmektense büyük bir değişim arzusuyla geleceğe yatırım yaparken neleri kaçırdığımızı fark etmiyoruz. Sabah uyanıp sevdiğimiz bir insanla kahve içmeyi sıradanlaştırıyor ve sıradan olmayan her şeyin mutluluk getireceğine dair bir inançla hayatımıza devam ediyoruz. Şu anı yaşamamızı sağlayan bütün bağlar koptuğu anda özgür olabileceğimize dair yarattığımız düşünceyi, on yıl sonra istediğimiz hayatı yaşayacağımızı söyleyerek rahatlatmaya çalışıyoruz. Özgürlük bağlardan kopmakta değildir, tam tersine bağların olmasındadır, bir dayanak gerekir. Zira güvenli bir noktadayken başka alanlar keşfetmeye çıkılabilir. Denebilir ki sınırlılığımızın içerisinde seçim olanaklılığımızı görerek adım atmakta ve seçim yapmaktadır özgürlük. Sınırlar her daim vardır, önemli olan sınırlarımızla ilişkimizdir. Bağların ve rutinlerin yokluğu ise hayat içerisinde bir süzülmeden daha çok oradan oraya sürüklenmeyi getirecektir. Mutluluk, hiçbir bağın olmadığı, sürekli heyecanın olduğu ve sorumluluklardan azade bir yaşamın parçasıysa eğer, mutluluğa ulaşmanın imkânsız olduğu söylenebilir.
Hayatını tekrar tekrar yaşamak zorunda olsaydın şu an yaşadığın hayatı seçer miydin? Peki, seçmeyeceksen neleri değiştirmek isterdin? Nietzsche’nin bengi dönüş kavramına baktığımızda döngüsel olarak aynı hayatı yaşamayı düşündüğümüz durumda hayatımızı sorgulayabileceğimiz bir kapıyı açmış oluruz. “Hayatımızı tekrar tekrar yaşama arzusu duyabileceğimiz hâle nasıl çevirebiliriz?” sorusunun cevabı büyük radikal değişimlerden ziyade rutinlerimizde ve çevremizdeki insanlarda gizli. Son sözü Emerson’a verecek olursak, bu denkleme doğayı ve çocuksu ruhumuzu da katacaktır: “Güneş, bir yetişkinin yalnızca gözlerini aydınlatır ancak bir çocuğun gözünün ve yüreğinin içine doğru parlar. Doğasever kişi, içeriye ve dışarıya dönük duyuları birbiriyle hâlâ uyum içerisinde olan, çocukluk ruhunu yetişkinlik çağına girdiğinde dahi korumayı başarmış kimsedir.”
{fold ve metin içindeki tüm görseller: Şeyma Keçeli, 2023}