Sonja Danowski, Çocukların Rüyaları,
Ketebe Yayınları
Çocukların Rüyaları

“Çiçeklerin ışığıyla aydınlanan
denizin diplerinde
başlıyor dansı mercanların.
Ve ben her kelimesini anlıyorum
bu muhteşem konuşmanın.”*

Rüyaların her şeyi bilen esrarengiz bir varlıktan mesaj gönderdiğine yönelik düşünceden, bize bizden mesaj yolladığı düşüncesine geçişimiz çok eski zamanlara dayanmıyor. Hâlâ bize bir mesaj yollandığına ve anlamlarını rüya tabirlerinde, ulvi olan bir ötekinde bulmamız gerektiğine dair inancımız devam ediyor olabilir. Kendimizden yine kendimize bir mesaj yollanması ihtimalinin uzak ve saçma görünmesinin sebebi, bildiğimiz şeyleri kabullenmek konusunda zorlanıyor oluşumuz. Bir yerlerde ne yapmamız gerektiğini, neyi istediğimizi, neyi arzuladığımızı ve nasıl yaşamak istediğimizi bilen bir yanımız var ki onu susturabilmek için elimizden geleni yapıyoruz; o da kendisine ancak rüyalarımızda yer bulabiliyor. Mistik bir sesin kulağımıza ne yapmamız gerektiğini söylediği fantezi bir tarafta dururken, aslında anlamların kendimizi sorgulamalarımız sonucunda ortaya çıkacağını o kadar iyi biliyoruz ki!

Gün geçtikçe geleceğe doğru gideceğimiz mistik bir yolu gösteren ses olmaktan çıkan rüyalar, şimdi nerede olduğumuzu bize gösteren bir yol gösterici hâline büründü. Rüya, gündelik bir meseleyi de karmaşık bir döngüyü de gündeme getirse bizden çıkan ve yine bize ulaşan bir sestir. Rüyalarda ortaya çıkanlarla baş etmek bile güçken, bir de hayatın içinde onlarla ne yapacağımızı düşünmek içinden çıkılamaz bir karmaşaya sebep olabilir. Belki de ne yapacağımızı anlamaya çalışmaktan önce ne söylendiğini duymaya çalışmalıyız. Sesi dinlemek bir adım atmamız gerektiği anlamına gelmez, sadece duymamız gerektiğini bize hatırlatır.

Rüyalar hâlâ bir yanıyla mistiktir ve avucumuzdan kaçıp giden görü tanecikleridir. Görülerimizi avucumuzda tutabilmek için, bilinç hâlindeyken rüyamızı sorgulamaya açabilmeliyiz. Rüyalar kendimizi keşfedebilmemiz için bize birer kapı açar. O kapıdan, yine rüyayı gören kişi geçmeli ve anlamı keşfetmelidir. “Bu rüya bana benimle ilgili neler anlatıyor?” sorusunu gündeme getirmemizle birlikte rüya bizimle konuşur.

“Hışırtılı bir ağaç…
Benim için çalıyor
yaprakların şarkısı.
Dans ediyorum.”

Bilinç düzeyimizin evreleri arasında gezinirken rüya kimi zaman bize kendini semboller, yer değiştirmeler ve gizli anlamlarla ifşa edebileceği gibi, kimi zaman da anlamını gizlemeyip açıklıkla ortaya koyar. Katman katman anlamları yakalamaya çalışmaktansa, onların içerisinde süzüldüğümüzü hissedip kendimizi o süzülüşe bırakmamız gerektiğini kulağımıza fısıldar. Bu karmaşık anlamlar içerisinde zihnimizin katmanlı yapısıyla karşılaşmak, derinliğin varlığını ve ona ulaşmanın çeşitli yollarını anlatır.

Arzularımızı fısıldayan, bizim isteklerimizi bize tekrar hatırlatan rüyalar saklamaya çalıştığımız korkularımızı, endişelerimizi de önümüze serer. Nelerden endişe duyduğumuz, nelerden korktuğumuz, zihnimizi o sırada nelerin doldurduğu ve neleri masaya yatırıp sorgulamamız gerektiğini söyleyebilecekleri gibi, hayallerimizi, isteklerimizi ve bizi hayata bağlayan şeyleri de fark ettirirler. Bir yol, bir işaret sunarak, bilinç hâlindeyken zihne düşmeyenleri zihne düşürürler.

Rüya deneyimi bize hissettirdikleri ve yaşattıklarıyla birlikte gerçek hayattaki deneyimlerimizi hatırlatır. Ancak, rüyalarımız da bizim birer parçamızdır ve gördüklerimiz uyanık vaziyetteyken yaşadığımız deneyimlerden daha az gerçek değildir. Rüyadakini artık yaşamışızdır ve geriye döndüremeyiz, rüyadaki deneyim uyanıkken de bizimle birliktedir.

Platon “Hepimizin, hatta iyi adamların bile, rüyalarında aradan bakan kanunsuz canavar bir doğası vardır” der. Peki hiç düşündünüz mü sizin kanunsuz canavarınız ne olabilir? Ve ortaya çıkabiliyor mu? Bastırmaya çalıştığımız ve görmekten kaçtığımız o canavar, dünyada yer bulamadıkça hayaller âleminde kendisini yaşatır. Canavar bazen birini öldürme fantezisi olurken (ki umarım hayaller âleminizde tıkılı kalmıştır) bazen de cinsel fantezilerimiz canavarlaşmıştır. Toplumun bize canavar olarak gösterdiği ve bizim de sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylere bakarak neleri gerçek hayatta gün yüzüne çıkarmadan bastırdığımızı görebiliriz.

Arzularına göre yaşamak ve her aklına düşeni yapmak isteyen sınırsız bir “ben” ile toplumun katı sınırlarına uyum sağlayarak yaşamaya çalışan sınırlı bir “ben” arasında gidip gelen varoluşumuz iki tarafa da tam olarak ait değildir. İki uç da bizim bir parçamız olmasına karşın iki noktada da sabit kalamayız. Arzularımıza ve dürtülerimize sınırsızca teslim olmak ile sınırları çok katı çekip arzularımızın tamamını bastırmak arasında çok fark olduğunu düşünsek de ikisi arasında pek bir fark yoktur. Sorgulayarak benimsediğimiz, kendimize ait kıldığımız, kendimizi ve ötekileri gözettiğimiz sağlıklı sınırlar, sorgulanarak yaşanan bir hayatın göstergesidir; bir şeyin esiri olan değil, otantik bir şekilde deneyimleyen “ben”in yaşamıdır. Rüyalarımızdaki deneyimlerin sınırsızlığı “gerçek” hayata döndüğümüzde “kendi” sınırlarımızla karşılaşacaktır, zaman zaman karşılaşmalıdır da. Ancak bu, arzularımızın varlığını görmeyelim ve kabul etmeyelim demek de değildir. Görülmemiş istekler ve arzular kendini sürekli olarak hatırlatmaya devam eder.

“Uykusunda iç çekiyor,
sevgili tavşanım Tamtam.
Her zamankinden daha derin.”

Her şeyi yapabilme gücü veren rüyalarımız gündelik hayatımızda ortaya çıkaramadığımız o yaratıcı ve spontane yanımızı bize gösterir. Kaybettiğimizi düşündüğümüz ve yaşam mücadelesi içerisindeyken görmediğimiz bu yaratıcı ve spontane benliğimizle karşılaşmak bazen bize hayatta nelerin önemli olduğunu hatırlatacaktır. Hayal ettiklerimizin ve istediklerimizin aslında o kadar çok emek harcamadan yaşadıklarımız olduğunu fark edebilecek miyiz acaba günün birinde? Sonja Danowski’nin resimlediği ve kaleme aldığı Çocukların Rüyaları, metni ve görselleriyle, çocukluğumuza dönebilmenin bize ne kadar iyi gelebileceğini gösteriyor. Kitap, bir sayfada uyuyan bir çocuk illüstrasyonunun, diğer sayfada o çocuğun rüyasının görselinin ve metninin yer alacağı biçimde tasarlanmış. Rüyalarına baktığımızda çocukların o oyuncu, muzip, doğayla iç içe, merak ve keşfetme heyecanına sahip yanlarını görebiliyoruz.

Çocukluğumuzdan itibaren oluşan sınırlar koruyucudur ve bireysel alanımızı da sınırsızlıkla değil, zamanla oluşan sınırları kendimize ait kılarak, kendimize ait kılamadıklarımızı eleyerek oluştururuz. Nerede olduğumuzu keşfetmek için sınırlarımızı fark etmeli ve değer yargılarımızı oluşturmalıyız ki hayallerimizi gerçeklikle buluşturabilelim. En mükemmele ulaşma, en iyisini yapma arzusu kendi hayallerini duyamamaya denk düşer. Burada önemli olan, yapmak ve keyif almak değil, “en”ini yapmak ve “en”inden keyif almaktır. Ne zaman ki hayatı hiyerarşik bir kıyas dünyasından kurtarırız, o zaman yaşamak istediğimiz hayatın ve arzularımızın bir çocuğun rüyasından farklı olmayacağını görmüş oluruz. Çocukların rüyalarını hafife almayın! O rüyalar asıl ihtiyacımız olanı en saf şekliyle ortaya koyar. Bir çocuğun isteklerini duyduktan sonra kendinize şöyle sorun: En saf biçimiyle duyduğum bu istek benim hangi isteğimle benzer? Yetişkinliği gözümüzde fazla büyütüyoruz, yetişkinler gerçekten de bu kadar yetişmiş mi? Hayallerini görüyorlar mı, ne istediklerinin farkındalar mı ve ne yapacaklarını biliyorlar mı?

Sonuçta Nietzsche üstinsan tanımının yanına “yetişkin” değil “çocuk” yazmıştır. İlk olarak hayatın o bütün yüklerini çektiğimiz Deve’yi yaşamalıyız. Yalnızlıkla, ölümle, umutsuzlukla ve korkuyla karşılaşmalı, absürt ve anlamsız bir dünyada yaşadığımızı fark ederek bütün yükleri de sırtlanmalıyız. Bu sancıdan kurtulmamız ya ölümümüzle ya da topluma karşı gelerek özgürleşmemizle mümkün olacaktır. Güçlü Aslan’a dönüşebilirsek, kendi değer yargılarımızla toplumdan özgürleştiğimiz bir dünyayı deneyimlemeye başlarız. Topluma yabancılaşmış ve cesaretle dayatılan sistemi yıkan Aslan’dan sonra ise eğer yapabilirsek (umarım başarabiliriz) hiçbir şey bilmediğimizi fark ettiğimiz o oyuncu, otantik ve yaratıcı Çocuk’a kavuşabiliriz. Ve belki o zaman çocukluk rüyalarımızı da yaşayabiliriz.

“Ama söyleyin kardeşlerim, 
aslanın gücünün yetmediği
ama çocuğun yapabileceği ne var ki?
Neden yırtıcı aslanın bir de çocuk olması gerekiyor ki?
Masumiyettir çocuk
ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, 
kendi kendine dönen bir çarktır,
bir ilk hareket, kutlu bir Evet-deyiştir.
Evet, kutlu bir Evet-deyiş gerekir yaratma oyununa, 
kardeşlerim: Şimdi kendi istemini ister ruh, 
kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden.”
—Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt

{fold ve metin içerisindeki tüm görseller: Şeyma Keçeli, 2024}

* Aksi belirtilmedikçe, alıntılar Çocukların Rüyaları adlı kitaba aittir.

çocuk edebiyatı, çocuk kitabı, Çocukların Rüyaları, rüya, Şeyma Keçeli, Sonja Danowski, yetişkinlik