Kumsalda,
Kumların ayağıma değişini hissetsem
Derin bir nefes alsam
Yüzümü günışığı ısıtsa
Dalgaların sesi kulaklarımda
Gözlerimi kapatsam
Ağır ağır
Yetişme telaşı olmadan
Dursam, dinlensem, hissetsem.
Hiçbir yere yetişmeden
Sadece kendime gelsem.
Bir amaç doğrultusunda hayatı sürdürmenin güvenli ve kaygıdan uzak yanının, çekici olmakla birlikte yaşamın şiirselliğinden uzaklaştıran bir tarafı da bulunur. Şiirlerin o ahenkli dokusu bize belli bir bilgiyi öğrenmeyi değil de bir deneyimi sunar. Ahenk içerisindeki dansın sonucunda bize ne getireceğinden bağımsız yaşanası bir an ortaya koyan şiirler, bilgi edinmenin ve bilgi üzerinden puanla(n)manın arkasında gizlenen yaşamı ortaya çıkarır. Yaşamak kendimize bir nokta belirleyerek oraya yürümekten daha farklı bir oluştur; yürürken geçtiğimiz yolu ve attığımız adımları da görünür kılar. Adımlarımız ne kadar hedef hayaliyle atılırsa hedef o kadar anlamsız hâle gelir; çünkü her hedef tüketilmeye mecburdur. Yönelimsellik ise bizi neden etkilediğini anlamlandıramadıklarımızı merak etmenin, keşfetmenin yani onlara çekilmenin önemini gözler önüne serer. Yöneldiğimiz şeye doğru sonucunu bilmeden keşfetme merakıyla ilerlemek, yeni deneyimleri ve bilmediğimiz kapıları bize açacaktır. Hedefe yönelik ilerlemek düşünemediğimiz kıvrımları, yolları ve karşılaşacaklarımızı göz ardı etmemize neden olurken herhangi bir niyetle yola çıkarak karşılaşacaklarımıza alan açabilmek yolu daha yaşanabilir, daha bize ait, içten ve doğal kılar.
Tıpkı güneşli bir günde meraklı bir kız çocuğuyla oyuncu bir dalganın karşılaşması gibi.
Size Dalga kitabını tek cümlede anlatabilirim, hatta demin anlattım bile. Kitabı okumak için hiçbir nedeniniz olmayabilir bu cümleden sonra. Kitabı biliyorsunuz artık, sonuna hakimsiniz. Çok şaşırtıcı bir sonu yok, gündelik hayatta karşılaşacağınızdan çok farklı bir hikâyesi de. Kitabı bitirmeye dair bir hedef belirlerseniz sayfaları hızlıca geçerek hedefinize rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Sabah programlarına yakışır olayların ve tahmin edilemez bir sonun olmadığı bir kitap size kendisini nasıl okutabilir ki? Okunmayı hak etmesi için çarpıcı ve alışılmadık olması gerekmez mi? Sizi kendine çekmesi, kitap boyunca sürükleyebilmesi ve ilgiyi her daim dinç tutabilmesi için çabalaması gerekir. Olduğu hâliyle orada bulunması yetmez. Daha fazla ne katabileceğini de sorgulaması gerekir.
Veya günümüz dünyasında sürekli bir enformasyona maruz kalmak, bizi kendine olduğu hâliyle çeken şeyleri fark edemememize sebep oluyor. Sadece kitapta ne olduğunu bilmek mesele gibi gözüküyor, fakat kitabı elime aldığımda hissettiklerimi, resimlerin cazibesini, uyandırdığı rahatlamayı ve yüzümdeki o sıcak gülümsemeyi size kelimelerle nasıl anlatabilirim ki?
Kumsal çok ıssız
Sadece dalgaların
Beyaz köpüğü
Az kelimeyle sizi o ana götüren haiku’ları okurken belirli bir bilgi edinmeyi amaçlamazsınız. Belli bir sona ulaşmak da yoktur içerisinde. Kendinizi o an doğada olanı hissederken bulursunuz. Dille bir oyun hâlidir; gösterenlerin bir önemi yoktur, anlam ortaya çıkarılmaya çalışılmaz. Dilin müziğidir ve o dile özgüdür. İçerik önemsizleşir ve ahenk önem kazanır. Ahenkte benliğini keşfedebilmek için ise kendini bırakmak gerekir; bırakmak kontrolden azadeliğe ihtiyaç duyar. Kontrolün yokluğu kaygıyı getirse de sükûnetle durabilmek kendinle kalabilmenin yoludur. Ve kendinle karşılaşmanın sükûneti içermeyen bir yolu da yoktur. Kaos ve yoğunluk patikanın bir kısmını kaplıyorsa eğer, diğer kısmını da sükûnet kaplar. Denge bütüncüldür ve sükûnetin yokluğunda bütün yok olur.
Koşuşturmanın alternatifi durmaktır ve durmak kendinde dikkati, hissetmeyi, oluşu barındırır; hissetmek, dikkat kesmek ve oluşta olmak için durmak –da– gerekir. Nasıl ki dikkat etmek aynı yerde biraz durmayı gerektiriyorsa, Japon şiir sanatının ürünleri haiku’lar da yavaş ve iki kere okunmayı hak ederler. İki kere okunduğunda ve okunduktan sonra durulduğunda fark edilir, okumanın keyfi onunla bir parça kalındığında hissedilir.
Kumsal çok ıssız
Sadece dalgaların
Beyaz köpüğü
Yavaşlamaya ve olanla karşılaşmaya izin veren haiku, Dalga’yı “okurken” aklımdan geçenleri en iyi anlatacak yoldu. Sözcüklerle seslenmeyen bir kitabı okurken her sayfada durmak, hissettirdiklerini düşünmek ve hatta mümkünse hissedebilmek zaruridir. En son ne zaman kendinizi bir kitabı bitirme hedefi olmadan okurken bulabildiniz? Ne zaman bir şeyi bitirme hedefi olmadan yaptınız? Ne zaman sonucu önemsiz bir anın keyfine vardınız?
Aylaklık etmenin ve gezinmenin keyfine varabilmeyi bir çocuğu izlerken öğrenebilirken, çocukken sahip olduğumuz bu yetiyi büyümenin getirdiği “önemli” işlerle birlikte kaybettiğimiz söylenebilir. Çocukken sahip olunan o oyunculuk, bilmenin ilkin bilgiyle olmadığını da gözler önüne serer ve sorgulamaya sevk eder. Bilmek, Batı felsefesinin iddia ettiği gibi yaşam kurallarını öğrenerek hayatı deneyimlemeyle birlikte mi geliyor, yoksa Doğu felsefesiyle haşır neşir olup bilgiden muaf olarak gezinme ve keşfetme yolculuğuyla birlikte açığa çıkan bilme hâlinin de mümkün olduğu söylenebilir mi? Neden olmasın…
Bilmek kendini yaratıma açmayı gezinme deneyimiyle birlikte olanaklı kılar ve gezinme deneyimi de ilk olarak bütün bildiklerimizi parçalamak zorunda bırakır bizi. Merkez noktadan uzaklaşmak odak noktamızı kaybetmemizin yanı sıra aylaklaşmamıza imkân tanıyacaktır, merkezsizleşme deneyimi yaşamın güzelliğini sunacaktır. Bütünü parçalara ayırdıktan sonra merkezsizleştirme [decentre] sayesinde oluşan aylak gezinme hâli parçalara yaratıcılıkla bakmamıza alan açacaktır, göremediklerimizi görünür kılacaktır, fark edemediklerimizi odak noktamıza getirecektir. Hedefin sabit olduğu durumda ise bir noktaya odaklanıp diğer bütün noktaları görmezden gelir, kaçırdığımız noktalarda da nelerin var olduğunu fark edemez bir vaziyette bulabiliriz kendimizi.
Neşeyle dolu
Dalganın oyununda
Çocuğun yüzü
Sanatta da kullanılan poiesis terimi aynı zamanda insanın kendini parçalamasını, kırmasını, dağılmasını ve sonrasında tekrardan yaratmasını anlatır. İnsanın öncelikle kendisini dağıtması gerekir ki tekrardan bir araya getirebilsin. Yaratım için öncelikle ruhun ölümü gerekir, ruh ölmeden yeniden doğamaz. Dünyayı, özellikle de kendini şekillendirmeyle poiesis, yani yaratım gün yüzüne çıkar; ancak ve ancak aylaklık etmek poiesis’i açığa çıkarabilir. Heidegger için poiesis gerçeğin gerçekleşmesinin önemli bir yoludur; gerçeğin ortaya çıktığı yerdir, harekete geçtiği eylemdir.
Hedefe kilitlenmemizin sebep olduğu at gözlüğünü köşeye koyarak eylemsizleşmek ve var olana bakmak, oyunculuğumuzu tekrardan deneyimleyebilmenin getirdiği özgürlüğü tattıracaktır. Harekete geçiren eylem eylemsizliği de içerisinde barındırır. Taozimde geçen wu-wei eylemsizliktir; belli bir eylemi amaçlamadan gezinmenin “eylemsizliğidir”. Gündelik hayatın koşuşturmasında kontrol etmekten vazgeçip olana olduğu gibi bakmayı gerektiren bu eylemsizliğe uzaklığımız hasebiyle neye ihtiyaç duyduğumuzu fark edemememize rağmen, kendimizi eksiklik hissederken bulabiliriz. Eylemin, yapmanın yüceltildiği bir kültürde eylemsizliğin ve olmanın önemi görülemeyebilir. Eylemsizliğin yargılanma endişesine bağlı olarak sessizlik esnasında oluşan kaygı, kendimizi sürekli bir eylem içerisinde bulmamıza sebep olabilir, bu durum ise sessizlikte ve eylemsizlikte keşfedebileceklerimizin üzerini örter.
Neşeyle dolu
Dalganın oyununda
Çocuğun yüzü
Sessizlik ve eylemsizlikle şeylere yönelmek çocukluğumuzda anlamlandıramadığımız fakat elimizin gittiği o oyunda olmaya eşdeğerdir. Çocukluğumuza geri dönmek ve unuttuğumuza tekrar kavuşmak ise tahmin ettiğimizden daha zordur. Çocukken keşfetmenin ve deneyimlemenin aracısı olan oyun, yetişkinlikle birlikte hayattaki boş işler mertebesine çıkartılır ve “önemli” işlerin yanında istenen bir süre boyunca dalgayla oyun oynamak önemsizleşir. Sahi, dalgalarla en son ne zaman oyun oynadınız? Elinize en son ne zaman pastel boya aldınız? Çocukluğunuzda en çok sevdiğiniz oyun neydi ve bugün ne oynamak istiyorsunuz? Ve yarın ve sonraki gün ve bir sonraki?
{fold ve metin içindeki tüm fotoğraflar: Şeyma Keçeli, 2023}