Ben Kalabalık ülkesinden ayrılalı yıllar oldu. Oraya dair anılarım çok silik, sadece birkaç parça görüntü ve huzur dolu, tanıdık gelen o his. Oradan ayrıldıktan çok sonra okuduğum eski haberlerden o kaos dolu, korkutucu savaş dönemini daha net öğrendim, fakat ailecek ülkeden ayrılmamız savaşın ilk çıktığı zamanlara denk geliyor. O nedenle aklıma ara ara gelen birkaç korkutucu görüntü haricinde savaşa dair pek bir şey hatırlamıyorum. Yıllar geçtikçe, ailemin hikâyelerini dinledikçe ve geriye dönük haberleri araştırdıkça beni o ortamdan koruyabildiklerine hayret içerisinde bakıyorum. Aniden ülke değiştirmemizin sıkıntılarını yaşadığımı hatırlıyorum. Şimdilerde bulunduğum ve vaktinde yabancı gelen bu ülkenin evim olduğunu artık bütün bedenimde hissetmeme rağmen süreci anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum.
Herhalde ilk geldiğim andaki deneyimi bir de doğduğum an yaşamışımdır, tabii ki doğduğum anı hatırladığımı söyleyemeyeceğim. Belki de dünyaya fırlatıldığım andaki bilinmezliğin, belirsizliğin, anlamlandıramamanın yaşattığı güvensizliğe tanıdık bir dokunun ve sesin varlığı, annemin varlığı olmasa alışması daha zorlu olurdu. Yeni bir ülkeye adım attığım ilk anda da tıpkı doğumumda olduğu gibi o tanıdık ve güvenilir yüzler, ailem olmasa o dönemleri daha farklı hissederek hatırlardım. Sakinleştirici ve yatıştırıcı bir sesin yarattığı güvenli alan daha tekinsiz olanı keşfetmek için adım atabilmeyi kolaylaştırıyor ve zorlanıldığında dönülebilecek bu güvenli alanın yarattığı his ise ev denen şeyin sadece mekânlarla sınırlı kalmayıp ilişkilerde de kendini gösterebildiğini insanın yüzüne vuruyor. Evimdeymişim hissini yaşatan insanlarla çevrili olmak mekân değişimini daha önemsiz kılabiliyor.
İnsana kendini güvenli hissettiren ve de tanıdık gelen ev hem dinlenme yeri olup hem de yeniliklere adım atma konusunda cesaretlendirendir. Kendini sana açtığı gibi senin açılmana alan açar. Hem bir yer hem bir insan hem de bir hayvan olabilen ev seni sana yansıtır, yansıttığını da olduğu hâliyle kapsar, kabul eder. Evde olmak bütün zorluklara göğüs gerebileceğine dair gücü hissettirdiği gibi istediğinde de dinlenebileceğini fark ettirir.
İlk dünyaya geliş hâlimden bahsetmiştim. Bilmiyorum ama inanıyorum ki annemin plasentasından çıkıp dünyaya geldiğim o an kendimi evde hissettiğimi hiç de sanmıyorum, taa ki annemin sesini duyana kadar. Zaman içerisinde bilmediğim, henüz alışmadığım dünya benim evim olmaya başladı. Heidegger’in bahsettiği fırlatılmışlık kavramındaki gibi ben de kendimi bir ülkeye, bir çevreye, bir aileye ve anadilimin belirlenmiş olduğu bir yere fırlatılmış hâlde buldum. Benim ilk kaosum orasıydı. Kaygı verici o kaosu anlamlandırmak da hâliyle zordu. Beni anlamadıklarında çığlık çığlığa çok ağladığımı anlatır annem. Anlatamıyordum kendimi; sadece çığlıklarım, gözyaşlarım ve huzursuzluklarımdı derdimi anlatma yöntemim. Eminim ki ben de isterdim çevremdeki insanların çıkardığı sesleri anlayarak ben de onlar gibi kendimi anlatabileyim; çünkü gözyaşlarımı akıtmak benim için de zorlayıcı bir yöntemdi. Zamanla öğrendim, zamanla tanıdım, zamanla alıştım. İçine fırlatıldığım ve dışarıdan bakıldığında kaos gibi gözüken o dünya benim evim oldu.
Yıllar sonra bir gün o kaosumu terk etmem gerektiğinde başka insanların evi olan başka bir kaosa geldim. Ben oraya adım attığımda sadece bir kaos gördüm. Anlayamadığım bir dil, farklı gözüken insanlar, bambaşka bir düzen ve farklı kurallar… Onların evi olduğu için göremedikleri kaosla ben karşılaştım. Zorlandığım kısım bir kaosa alışmak zorunda olmaktı; çünkü önceki kaosa alışma sürecim hafızamda artık yoktu. Önceden nasıl yaptığıma dair elimde hiçbir yol olmadığı için yeniden bir yol keşfetmem gerekiyordu. Yeni kaosuma alışmak için zaman, emek ve cesaret gerekliydi. Alışmaya başladıkça kaos gibi gözükmemeye başladı ve bir baktım ki o kaos artık benim evim olmuş. Yeni ülkemdeki düzeni görebilmem düzenin bir parçası olabilmemle mümkün oldu. Alışılmışın dışındakinin bana düzensiz gelmesini aşabilmem ve o “düzensizliğin” içerisinde var olan düzeni görebilmem için bir süre orada kalmam gerekti. Fark ettim ki kendi kaosun sana kendini evde hissettiriyor. Senin evin, senin kaosun.
Kaosun içerisindeki değişim hâli hiç de söylendiği kadar kolay değil. Cesaret verici ve süslü lafların duvara tablo yapılıp asılması gibi pozitif ve çiçekli bir yerden olmadığı da aşikâr. Alıştıklarını bırakmak o kadar zor ki! Bildiğini tersyüz etmek ve tersini düz olarak öğrenmek. Bazen o yenileri hiç kabullenemeyeceksin ve hayatına dahil edemeyeceksin gibi geliyor. Ancak değişim konfor alanından çıkmakla mümkündür ve konfor alanı o kadar sıcaktır, bırakılması o kadar zordur ki bir sobanın yanında mayışıp uyurmuşçasına saatlerini geçirebilirsin. Eğer hayatını sabit, stabil, yenilikten ve değişimden uzak yaşamak istiyorsan sobanın yanında kıvrılabilirsin. Taa ki hayat seni gelip sobanın yanından kaldırana kadar, tıpkı beni kaldırdığı gibi. Konfor alanından çıktığımız an yeniliğe alışmamız gerektiği düşünülse de halk arasındaki ritüellere bile baktığımızda adaptasyon sürecine ihtiyacımız olduğu görülmektedir. Bebeğin kırkının çıkması olarak tanımlanan süreç hem bebeğin dünyaya hem de annenin bebeğe alışması için ilk aşamayı gösteren süreye denk gelir esasında. Zamanın hiçbirimiz için benzer akmadığını biliyoruz fakat asıl sorgulanmayan, değişime alışmak için ritüellere, zamana ihtiyacımız olduğudur.
Hiç hatırlamadığımız anne karnından çıkış anımız değişim denen şeyin hayatımızın bir parçası olduğunun çok net kanıtıdır ve bu kanıtı zamanla unutabiliyoruz. Bazen hiçbir değişim yaşamıyormuş gibi hayatımızı sürdürürken sürekli bir değişim hâlinde olduğumuzu yüzümüze çarpıyor hayat. Bir şeylerin değiştiğini inkâr ettiğimiz her an, değişimin bir parçası olduğumuzu görmekten uzaklaşıyoruz. Mekânlar değişiyor, biz değişiyoruz, çevremiz değişiyor ama olduğumuz yerden baktığımızda hiçbir değişim olmadığını söylüyoruz. Sabit kalmaya dair ihtiyacımızın da vesilesiyle değişimin içerisinde yuvarlanırken sıkı sıkıya tuttuklarımızla yaşamaya çalışıyoruz. Halbuki değişimin, yeni bir dünyaya adım atmanın bu kadar zorlayıcı olmasının sebebi, geride bıraktıklarımızın özlemiyle yeni karşılaştıklarımızın kaygısının iç içe geçmiş bir şekilde hissedilmesindendir. Heyecan, merak ve keşfetme ihtiyacı kaygımızın ve geçmişe özlem dolu o bakışımızın ardına saklanmış olabilir.
Geçmişe ilişkin sahip olunan o bakış hiçbirimiz için benzer değildir ve yaşanmışlıkla birlikte de değişir. Yeni ülkemize geldiğimiz ilk zamanlarda anneannemin yaşadıklarını düşündüğümde onun daha büyük bir parçasının Kalabalık ülkesinde kalmasını anlamlandırmam zordu. Fakat şu an anneannemi daha iyi anlayan bir yerden bakabiliyorum. Alışmanın, adapte olabilmenin zaman içerisinde nasıl daha karmaşık ve zaman isteyen bir süreç olabildiğini fark ediyorum. Bunun birçok farklı sebebinden belki de biri biriktirdiklerimizin yaşanmışlıklarımızla doğru orantılı artıyor olmasıdır. Biriktirdiklerimiz çoğaldıkça bir şeyleri geride bırakabilmek ve yeniyi kabullenebilmek zorlaşıyor. Sahip olduklarımızın daha vazgeçilmez gelmesinin yanında değişime daha dirençli bir yanımız da bu vesileyle ortaya çıkıyor.
Özlemle andığımız o geçmiş zihnimizde tüm parlaklığıyla durmasına rağmen anılarımızın izi zamanla hafifliyor, kırıklıklarımız yamalanıyor ve yeni anılar biriktirmeye alan açılıyor. Yeni bir yere adım atarken bireysel anılarımızın yanında kolektif belleğimizde biriktirdiklerimiz de bizimle birlikte geliyor. Benim anılarımda çok yeri olmasa da ailemin kolektif belleğinin ne kadar yüklü olduğunu ve zamanla o yükleri benim de aldığımı görebiliyorum. Kendimizi belirli bir topluluğun parçası hissettikten sonra o topluluktan bambaşka bir yerde “yalnız” kalmış olsak da aynı yerde yaşamış insanlar olarak oluşturduğumuz kolektif bellekten tamamen sıyrılamayız.
Şimdi bulunduğum noktadan görebiliyorum ki tıpkı benim gibi, ailem gibi göç etmek, evini tekrardan oluşturmak ne yazık ki gerekebilir. Bu bağlamdan tekrar ev kavramına baktığında ev neresidir? Bir mekân mıdır, insanlar mıdır yoksa bir ben kadar mıdır ev?*
{fold ve metin içindeki tüm görseller: Şeyma Keçeli, 2023}* Sema Aslan’ın Galiba Hışırdırıyorum! isimli kitabında yarattığı ana karakterin dünyasından, bu dünyanın belki yirmi belki de otuz yıl sonrasından kaleme alınmıştır. (ed.n.)
