Eksik Parça
Shel Silverstein’in Eksik Parça adlı kitabı, eksik parçasını arayan bir şeklin yuvarlak formuna ulaşma arzusunu anlatan çocuk kitabı görünümlü bir felsefi kitap! Metinde karakterimizin eksik bir parçasının olduğunu düşünerek, o parçayı bulabilmek umuduyla yollara düştüğüne şahit olmaktayız. Yolculuğa şarkılar da eşlik ediyor:
“Oh, eksik parçamı arıyorum,
eksik parçamı arıyorum,
lay lay loo, çoktan gittim bile
eksik parçamı bulmayaaa.”
Karakterimiz her mevsim koşulunda arayışını sürdürüyor. Yağmurda, güneşte, karda… Dağlara çıkarak, dağlardan düşerek, ormanları aşarak ve okyanusları geçerek yoluna devam ediyor. Yolda hayvanlarla karşılaşıyor; onlarla konuşuyor ve çiçekleri kokluyor. O sırada eksik olanı aramaya devam ediyor. Bir parçayla karşılaşıyor, eksik parçasını bulduğunu hissediyor ama parça onun eksik parçası olmadığını söylüyor, hatta kendisinin kimsenin eksik parçası olmadığı konusunda ısrarcı. Sonra başka bir parça daha buluyor, işte şimdi umut var! Ama o da eksikliğine küçük kalıyor. Bir başkası eksikliği için çok büyük, diğeri çok keskin, bir diğeri ise kare…
Yaşadığı birçok yeni maceradan sonra, karakterimizin çok “uygun” bir parçayla karşılaşması serüveni taçlandırıyor. Ona tam olarak uygun olan parçayı ağzına alıyor ve eksikliği kapanıyor. Keşke “Ah, mutlu son!” diyerek bitirebilseydim. Eksik parçasını bulmasıyla birlikte yuvarlağı tamamlanıyor ve böylece o zamana kadar hiç olmadığı şekilde hızlanıyor. Yuvarlak formuna kavuştuktan sonra öylesine hızlanıyor ki ne çiçeklerle durup konuşabilecek zamanı ne de şarkı söyleyebilecek ağzı kalıyor. Sonunda bu hızın fazla geldiğini fark edince parçayı yavaşça yere bırakıyor ve yeniden yuvarlanarak şarkısını söylemeye devam ediyor: “Eksik parçamı arıyorum.”
Bulmayı umut ettiği eksik parçası sayesinde yuvarlak ve tam formuna ulaşmayı hayal eden karakterle ne kadar da benzeriz esasında. Tam olma fantezisiyle yeni bir hedef belirleme, belirlenen hedefe odaklanma ve bu yolculukta diğer olanları hiç fark etmeme hâlimiz kanıksadığımız günlük bir rutine dönüşmüş durumda. Varoluşçu felsefeye göz attığımızda da insanın eksik olduğunu ve tam olma isteğini görebiliyoruz. Kierkegaard tam da bu noktada insanın eksik olduğunu vurgular. İnsan, içerisinde bulunduğu sistemi hiçbir zaman tam olarak anlayamayacaktır ve bu nedenle hep eksik kalacaktır. Sartre da bu konuda yerini hemen Kierkegaard’ın yanı başında alır. Sartre varlığın iki boyutu olduğunu söyler: Bir boyutu “kendinde varlık” [L'être en soi] yani değişme imkânı olmayan, ne ise o olan ve olduğu hâliyle tam olan Tanrı iken diğer boyutu “kendisi için varlık" [L'être pour soi] yani bilinçli olan, soru sorabilen ve değişim hâlinde olan insana denk gelir. İnsan bir oluş ve sürekli değişim hâlindedir. Kendini oluşturur ve yıkar ve tekrar oluşturur ve tekrar yıkar ve hiçbir zaman tam ve eksiksiz olan hâline ulaşamaz. Hiçbir zaman kendinde varlık, yani Tanrı olamaz ve eksik olan varlık olarak kalır. İnsan kendini sürekli eksik hisseder.
Sartre ve Kierkegaard’ın dile getirdiği, eksik olduğumuz düşüncesini sadece onlardan da duymayız. Bazen annemiz de Kierkegaard’la aynı görüşte olabilir. Yapamadıklarımızı, eksikliklerimizi ve olmamız gereken hâlimizi yüzümüze çarpabilir. Ya da babamız birden Tanrı olamadığımızı vurgulayan bir Sartre olabilir. Hatta daha da ileriye giderek bizim hayatımızdaki Tanrı rolüne bürünebilir. Başka hiçbir konuda felsefeciler gibi düşünmeyen öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız, sevgililerimiz de konu bizim eksik parçamız olduğunda birer felsefeciye dönüşebilir. Ve daha da kötüsü bazen biz de kendimize “Sen eksiksin!” diye bağıran bir Sartre olabiliriz. Hay aksi, nasıl da kalabalık bir grup.
Eksikliğimizi biraz olsun kapattığımızı düşündüğümüz her mükemmele ulaşma adımımızda alkışlar, takdirler, aferinlerle birlikte kırmızı halıda endamımızı gösterirken, her hatamızda cezalandırmalar, yermeler ve kınanmalarla kanepemizden kalkamaz hâle gelebiliriz. Çevremizin de desteğini alarak kalabalığın başını çekeriz ve kendimizi eksik hissetmeye devam ederiz. Sosyal medyanın katkısı da takdire şayan. Bu sistem içerisinde sürekli olarak eksik hissettiriliyoruz ve tamamlanmamız gerektiğine dair yönergeler alıyoruz. Hayatımızda en sıradan gördüğümüz durumlara bile sinmiş bu. Doğru ve yanlışın içerisine doğduk ve bu sistemde büyüyoruz. Seksen beş aldığımız bir sınavda alamadığımız ve eksik kalan hep bir on beş puan var. “Eksik kalan bir şeyler var ve öteki senden daha az eksik. Eksiğini tamamla!”
Doğrularla ve yanlışlarla bezeli bu sistemden duygularımız da payına düşeni alıyor. Hangi duyguları hissetmemiz doğru veya hangileri yanlış? Mutsuzluğumuzu, kaygımızı ve öfkemizi göstermemeye çalışırken mutluluklarla donatılmış bir hayat yaşamaya çalışmamız elimizde sadece koca bir yorgunluk hissi bırakıyor. Bazen tek yapmamız gereken “Öfkelendim/üzüldüm/kendimi çaresiz hissettim” diyebilmekken, var olanı görebilmek ve doğru/yanlış algısına kapılmadan fark edebilmekken, kendimizi değiştirmemiz gerektiğine öylesine odaklanıyoruz ki kendimizi sürekli ortada bir yanlışlık olduğu hissiyle baş başa buluyoruz. Doğru yaptığımız sürece tamız, hata yapmamalıyız, yoksa hep eksiğiz. İlişkiler, iş, yemek, teknoloji eksikliğimizi doldurmak –ya da olduğumuz hâlimizi görmekten kaçmak– için orada bizi bekliyor ve kendimizi onlarla doldurarak “tam”a ulaşmaya çalışıyoruz. Sonunda öznelerle ilişki kuramaz hâle gelinceye, ilişkilendiğimiz her şeyi nesneleştirinceye ve kendimizi de nesneleştirip hâlâ eksik olduğumuzu görünceye kadar…
Kitapta olduğu gibi kendimizi bir başkasıyla tamamlamaya çalışma hâli bir puzzle parçasının eksik kısma tam oturduğu hayaliyle gerçekleşebilir ve bu da çatışmayı ilişkilerimizin dışında bırakmakla olur. O da artık ne kadar olursa! İstediğimiz puzzle parçaları oradadır ve yerlerine tam olarak oturmuştur. Farklılığı, değişimi ve çatışmayı gerektirecek herhangi bir durum yoktur. Çatışmanın verdiği kırılıp bükülmeler ve ilişkinin dalgalı hâli yok olur, mükemmel bir ilişki hayali ortaya çıkar. Bu da bir elmanın iki yarısı gibi birbirine benzeme ütopyasını –veya belki de distopyasını– oluşturur, peri masalını renklendirir. Mükemmel partner ve onun gelmesiyle değişecek bir dünya anlayışı ya bir insanı idealize ederek bir ilişki içerisinde olma durumunu besler ya da ilişkilerden yalıtılmış bekleme hâlinde kalmamıza neden olur. Gerçek bir ilişkinin gerçek iki insan arasında yaşanabileceğini kabul etmemiz, çatışmayla orada var olabilmemizle mümkündür.
Şunu kabul etmeliyiz ki var olduğumuz hâlimiz tam olduğumuz hâlimizdir. Bir parçamız eksik veya noksan değildir. Hatalarımın olduğu hâl benim tam hâlimdir. Gitar çalmayı ve daha birçok şeyi bilmeyen hâlim tam olduğum hâlimdir. Tam hâlim sürekli değişim ve dönüşüm hâlindedir. İnsan bir benlik inşa etme sürecindedir. İnşa süreci yukarıya veya yana doğru doğrusal bir düzlemde değildir, belirli bir şekle gelip putlaşmayı da beklemez, var olur, yalnızca var olur. Koşmaya, yetişmeye, yarışmaya gerek duymadan sorularla, merakla ve keşfetme isteğiyle bir yaşam sürmek “Hayatta değerli ve anlamlı olan ne?” sorusunu gündeme getirir. Değerli ve anlamlı olan, tam olup hızlıca bir sonuca ulaşmak mıdır? Hepimizin özne olduğunun farkındalığıyla kendime yaklaşmak ve ötekilerle ilişkilenmek yeterlidir belki de. Ya da bu değilse nedir yeterli olan?
{Fold ve metin içindeki tüm fotoğraflar: Şeyma Keçeli, 2023}