Georges Perec 144 sayfa boyunca irili ufaklı mekânların sınırını çizdiği kitabının 145. sayfasında “Mekân bir şüphedir: Belirtilmesine, işaret edilmesine ihtiyaç duyuyorum. Ona asla sahip olamıyorum, o bana verilmedi, onu fethetmem lazım” der.1 Bir önceki paragrafta babasından bahsetmesi çağrışım yapmış olacak, bu ifadeleri okuyunca aklıma babamın ata evinin temeli geliyor. Burası üstü yarı yarıya otlarla kapanmış birtakım taş parçaları ve bir zamanlar evin temeli olacak biçimde dikdörtgen örülmüş duvarlardan ibaret. Arazimizin tepe noktasında, şimdiki evimize yaklaşık yüz metre uzaklıkta; ulaşmak için fındıklıktaki dik yokuşu tırmanmamız gerekiyor. Babama evin neden buraya, arazinin tepesine inşa edildiğini soruyorum soluk soluğa yokuşu çıkarken. Artvinli ve Üsküdarlı olsam da yokuşlardan hiç hoşlanmıyorum. Cevapsa gayet basit bir geometrik kuralda saklı: Ev yukarıda, çünkü ahırda biriken gübreyi yokuş aşağı taşımak çok daha kolay! Bundan dolayı bölgenin genelinde olduğu gibi, ahır ve ev tepede, tarla ve bostan ise etekte, arazinin nispeten düzlük alanına konumlanmış.
Neyse ki sohbet koyu; çok geçmeden tepeye, ata evinin temeline ulaşıyoruz. Babam anlatmayı sürdürüyor: Şu gördüğüm taşların orada merek varmış, temel bu dikdörtgen duvarlarmış, evin altında ahır, nalya ise bu köşedeymiş. Harçsız, çimentosuz inşa edilmiş, altmış yıldır yerinden oynamamış bu taş duvarlar babamın bir zamanlar burada yaşamış olduğuna dair “şüphe”lerimi ortadan kaldırmak üzere bir kanıt sunsa da doğruyu söylemek gerekirse benim için başka pek bir anlam taşımıyor.
Peki ya babam için?
Babam resmi olarak bir muhacir değil, en azından 93 Harbi esnasında Anadolu’ya göçen Çveneburilerden2 olmadığını biliyoruz. Binlerce kişi göç etmesine rağmen babamın (ve dahi annemin) ataları nasıl göç etmemiş? Bilemiyoruz tabii, en fazla spekülasyon üretebiliriz. Kayıtlara göre 93 Harbi’nden sonra Macahel’den 1500 hanenin (12.500 kişi) Anadolu’ya hicret etmesi planlanıyor. Ne kadarının göç ettiğini bilmesek de göç sürecinin yasal süreyle sonlanmadığı belli. Birinci Dünya Savaşı esnasında sadece Hertvis (Camili) bölgesinde 786 ailenin yaşamaya devam ettiğini yine kayıtlardan görüyoruz. Bu da bölgeden göçmesi planlanan pek çok hanenin göç etmediği anlamına geliyor.3 Bir şekilde birileri göç etmemeyi tercih etmiş, göç etmeye cesaret edememiş veya istememiş ki bugün Müslüman Gürcülerin yaşadığı bir Macahel bölgesinden bahsedebiliyoruz.
İlk metnimde de bahsettiğim gibi, Müslüman Gürcülerin yaşadığı Macahel havzası sınırın öte tarafına, Gürcistan’a dek uzanıyor. Bugün bu sınırlar nispeten geçirgen olsa da Sovyetler döneminde, sınırlar çok daha keskin ve ötesinde ne olduğu belirsizken bizimkiler öte taraftaki Hıristiyan Gürcülere “Rusi” dermiş. İşin ironik yanı, sınırın görünen tarafında Macahel’in devam ediyor olması, yani buradaki Gürcülerin de Sovyetler’de yaşamalarına karşın Müslüman oldukları gerçeği. Tıpkı yayla komşuları Şavşatlılara “Şavşi” diyerek burun bükmeleri gibi sınırın öte tarafındakilere karşı da küçümseme-çekinme karışımı bir duyguyu barındırıyor Rusi ifadesi.
Babam muhacir bir Çveneburi olmasa da ilkokuldan sonra ilçeye, sonra ortaöğretim için Gümüşhane’ye, yüksek öğrenim için Bursa’ya ve en nihayetinde yaşamak için İstanbul’a gelmiş. Okul zamanları yazlarını köyde, ailesinin yanında geçirse de evin küçük çocuğu olarak yayla görevini elinde bulundurmanın etkisiyle zamanının neredeyse tamamı yaylada geçermiş. Şimdi temelleri kalan bu köy evinde çok az hatırası olsa da şüphesiz her biri hâlen capcanlı.
Hikâyeyi ilginçleştiren şey, bugün sadece taş duvardan yapılma temelleri kalmış bu ahşap evin bir başka köyde var olmaya devam etmesi. Kestane ağacından yapıldıkları için oldukça sağlam olan köy evleri, aileler buraları terk ettikten sonra satılır, bir başkasının kâgir temelleri üzerine yeniden konumlanırmış. Nasılsa evlerin yapıları birbirinin aynısı: Girişte uzun ince bir balkon, balkondan girilen evde uzunca bir hol, holün iki yanına konumlanmış ikişer oda ve en arkada uzun ince bir tuvalet. Babamın ata evi de bugün Macahel’in Akriya (Uğur) Köyü’nde, tanımadığımız bir başka Çveneburi’nin yuvası olmuş durumda.
Tabii bir de annemin baba ocağı hikâyesi var. Bu evden konu açılınca aklıma 2000’li yılların başlarında çekilmiş bir fotoğraf geliyor. Fotoğrafta annem terk edilmiş, handiyse metruk baba evinin balkonundaki tahta direklerden birine sarılmış, handiyse öpüyor. Bense balkonun korkuluklarına oturmuş, düşünceli düşünceli yere bakıyorum. Abim fotoğrafımızı çekmeden önce bu metruk evi gezdiğimizi, gezdikçe annemin anılarının canlandığını, duygusallaştığını hatırlıyorum; kadraja yansıyan dalgınlığımın sebebi bu olsa gerek. Buraya ait daha eski bir fotoğraf ise yıllar sonra köye ilk kez gittiğimiz 1998 senesinden. Kadrajda bu sefer annem, ben ve abim varız. Objektife bakan annemin suratında on beş sene önce ayrıldıkları evlerine kavuşmanın mutluluğu hâkim. Bu evin akıbeti de köydeki pek çok evinki gibi, bugünün şartlarına göre tadilat edilip yeniden kullanılır olması oldu. Elbette bu ev artık annemin fotoğraf çektirdiği o çocukluk evi değil.
Annemle Camili köyündeki (Hertvis) baba evinde, sene 1998. (Aile arşivinden fotoğraf.)
Annemle Camili köyündeki (Hertvis) baba evinde, 2000’li yılların başları. (Aile arşivinden fotoğraf.)
Anne tarafımın hicret hikâyesi ise 1980’li yıllara dayanıyor. Dedem yaylacılık ve köyün diğer zorlu şartlarından sıkılıp Macahel’den gitmek isteyince, onlardan önce gidip yerleşenlerin “Burası havadar, üstelik dümdüz, buraya gelin siz de” telkinine dayanarak ailecek toparlanıp Hendek’in bir köyüne göçüyorlar. Şehre gitmek, uyumlanmak zor; bu yüzden tercihleri, şartları daha iyi olan bir köye gitmek. 93 Harbi Gürcü muhacirlerinin yerleştirildiği yerlerden biri aynı zamanda Sakarya bölgesi. Bugün hâlen Hendek ve diğer Sakarya ilçelerinde pek çok Gürcü köyünün varlığından bahsediyorsak sebebi biraz da bu, göçün göçü getirmesi.
Bu yazı vesilesiyle 93 Harbi’nden sonra Anadolu’ya göç eden (ettirilen) Müslüman Gürcüler hakkında pek çok şey okudum.4 Özellikle o dönemde Rusya’yla sınır olan Çürüksu (bugün Gürcistan’da bulunan Kobuleti bölgesi) halkının topraklarını, evlerini kaybetmemek için savaşta bizzat yer almaları ve başarılı olmalarına karşın savaşın masada kaybedilmesi, siyasetin insan hayatına etkisi üstüne yeniden düşünmeme sebep oldu. Evin, toprağın sınırları olduğu gibi devletlerin de sınırları var. Bu sınırlar bazen bizi korur, bazen de bir şüphe anında, kendimizi korunaksız hissettiğimizde bize hapis olur. Dedemin evini arazinin tepe noktasına inşa etmesi evet, belki basit bir geometrik formülde saklıydı: Tepeden arazinin tamamına hâkim olmanın, sınırlarını koruyabilmenin çok daha kolay olmasında.
93 Harbi muhacirlerinin gitmek ya da kalmak arasında kararsızlık yaşamasında devletin sınırlarının değişmesi yatıyordu. Rusya’da kalıp ata dinlerini, inançlarını kaybetme riskiyle baş başa kalmak mı? Yoksa kendileri gibi Müslümanların olduğu fakat bilmedikleri bir yere göçüp evlerini kaybetmek pahasına inançlarından olma riskinden kurtulmak mı?
Anlaşılan o ki göçenler de zorlandı kalanlar da. Yine de bugünden bakınca iyi ki ata dedelerim göçmemeyi tercih etmiş diyorum. Bu sayede babamın “Bir zamanlar burada yaşadık” diyebileceği taştan temelleri, annemin ise doğduğu evle yıllar sonra çekilmiş hatıra fotoğrafları var. Osman ve Mehmet dedelerimin ruhları şâd olsun.
Tıpkı serinin önceki metninde olduğu gibi bu metni de bir video kaydıyla tamamlamak istiyorum. Babamla birlikte çocukluk evinin temellerine yaptığımız yaklaşık yarım saatlik bu yolculuğun bazı detaylarını metinde paylaştım, ancak videoda babamdan dinleyebileceğiniz çok daha fazla ayrıntı var.
Bu metni babamla annemin dededen kalan arazi üstüne inşa ettirdiği evde sonlandırırken kendime soruyorum: İnsan geçmiş yaşantısına dair şüphelerinden kurtulmak için mi temellerine bir şekilde geri dönmek ister?
Babamın ata evinin temelleri, Ağustos 2025, fotoğraf: Gökçe Özder
Bu Metnin Sözcükleri
Merek: Ot, hayvan yemi gibi şeylerin saklandığı yer, samanlık. Sözcüğün Ermeniceden geçtiği düşünülüyor. (Artvin Etimoloji Sözlüğü)
Nalya: Yerden yüksekliği yaklaşık 1,5-2 metre olan, yiyecekleri saklamak üzere inşa edilen, Karadeniz’e özgü yapı, serender. Gürcüce nalia (ნალია) sözcüğünden gelir.
Rusi: Sovyet Rusya döneminde Macahellilerin sınırın öte tarafındakileri belirtmek için kullandığı sözcük.
Şavşi: “Şavşatlı” anlamındaki bu sözcük aynı zamanda “korkak” manasını da bünyesinde barındırır.
1. Mekân Feşmekân’dan.
2. Çveneburi, Anadolu’ya göçen Müslüman Gürcülerin kendilerini diğerlerinden ayırmak üzere kullandığı “bizden”, “bize özgü”, “bizim” gibi anlamlara sahip Gürcüce bir ifade. Aynı isimli bir de meşhur Gürcü kültürü dergisi var ki son sayısı 2009’da çıkan bu derginin çocukluğumda evin muhtelif yerlerinde olduğunu, ara ara merakla karıştırdığımı anımsıyorum. İlgilisi için tüm sayıların PDF dosyaları şurada mevcut.
3. Bu paragraftaki sayısal bilgileri Murat Kasap’ın Osmanlı Arşiv Kayıtlarında 93 Harbi Batum Muhacirleri başlıklı kapsamlı çalışmasından ödünç aldım.
4. Okuduklarım arasında içlerinden en sevdiğim şüphesiz Oktay Özel’in kendi atalarının hikâyesini klasik tarihçiliğin sınırlarını genişleterek kaleme aldığı Kiske Kuşunun Peşinde: Katamizeler (1835-1981) oldu. Bu metne de zaman zaman kaynaklık eden, Frenkel’in Çürüksu ve Batum Notları ile Murat Kasap’ın çalışmalarını da ilgilisi için önerim.