Albert Camus Veba’yı 1947 yılında yayımlamış. Ben ise 2020’nin ilk aylarında okumaya niyetlendiğim ve Camus’nün kurgusunun dışındaki bir vebayla yüz yüze gelince okumaktan tamamen vazgeçtiğim kitabı 2020’nin Aralık ayında, merakıma yenik düşerek okudum.
Camus, zamanın en yetenekli felsefecilerinden biri olmanın yanı sıra bir sanatçıydı da; herhangi bir kitabını okurken onun temelinde bir sanat eseri olduğunu unutmamak gerekir. Bununla birlikte, sanatçı oluşu onun düşüncesini yorumlamakta zorunlu bir eşlikçidir. Bu durumda Veba’yı sadece bir felsefe metni ya da sadece bir sanat eseri olarak okumak, bu eserin derinliğine ulaşamamayı şüphesiz beraberinde getirecektir.
Camus anlatımında, metaforlarında ve düşüncesinde felsefeciliği ve edebiyatçılığı taviz vermeksizin kullanıyor: Çokanlamlılığın yanı sıra analojilerle desteklediği ve eleştirdiği düşünce biçimleri, bu kitabı sadece bir roman ya da sadece felsefi bir metin olarak görmemizi engelliyor. Aksine Veba, edebiyat ve felsefe kümelerinin kesişiminde bir inci gibi parlıyor.
***
Camus, Cezayir’in Oran şehrinde geçen bu romanı yazarken aynı şehirde 17. yüzyılda ortaya çıkan kolera salgınından esinlenmiş. Fransız direnişçilerinin Nazi ordusuna karşı duruşunu ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını veba teması üzerinden imgeleştirerek anlatan bu kitap, bazı paragraflarda yazarın küçüklüğünde geçirdiği tüberkülozdan da esintiler barındırıyor. Fakat Camus’nün kaleminden çıkan hiçbir şeyi tekanlamlılık kutusuna koyamayacağımız gibi, Veba’yı da İkinci Dünya Savaşı sonrası Camus ve arkadaşlarının maruz kaldığı buhranın etkisiyle yazıldığı için o döneme zincirlemek gibi bir sığlığa düşemeyiz.
Kitap bir savaş metaforu olarak yazılmış olsa da anlatım boyunca Camus vebanın, bizim vebamızın başından beri yaşanan ve gözümüzle gördüğümüz olaylarını kelimesi kelimesine anlatıyor. Ölümleri, korkuyu, insanları, gökyüzünü, sessizliği, sokaktan ambulanslar geçerken sirenleri bastırmak için çalınan şarkıları, en azından kendi adıma benim ilk vakanın açıklandığı andan itibaren hissettiğim, yaşadığım, gördüğüm her şeyi ustalıkla betimliyor.
Bu takdir edilesi öngörüden sonra anlatım dikkatimi çekiyor, çünkü Camus havayı ve nefesi entegre ediyor yazısına; temiz hava bazen kapıların altından odalara sızıyor, bazen açık geçitlerden esiyor, belki pencereden içeri giriyor ama her zaman kendisiyle beraber vebanın kokusunu getiriyor. Vebanın başında ölü fare kokularını, yaz aylarında sıcak, bunaltıcı havayı, sonbaharda ise insan küllerinin içinde dağıldığı, kendisi vebanın temsili olan rüzgârları hep bu aralıklar taşıyor insanlara. İki karakter bir odadayken, toplanmış insanlar kilisedeyken, doktorlar hastanedeyken, her zaman bu havalar bir yolunu bulup insanların burnuna ulaşıyor. Camus de sezdirerek değil, okurun gözüne sokarak yapıyor bunu. Anlatımı kesip havayı, rüzgârı, kokuları anlatıyor; bazen terden ıslanmış ve ısınmış insan derilerinin birbirine değerek çıkardığı kokuyu, bazen sahilden gelen iyot ve tuz esintilerini anlatıyor, ama bunların hiçbirinin anlatımı vebanın kendisinden gelen kokunun anlatımı kadar yoğun değil.
Kokuların anlatıma birdenbire entegre edilmesi, sahnelerin bozulup böyle temel bir duyudan ve sonrasında belki bir duygulanıştan söz edilmesi, bitiminde de hiçbir şey olamamış gibi olağan anlatıma devam edilmesi, Camus’nün türünün en donanımlı yazarlarından biri olmasını sağlayan teknik bilgisinin genişliğini ve kalemini kullanırken ne kadar rahat olduğunu gösteriyor.
***
Camus’nün felsefesinde görülen ve bu kitapta fazlaca öne çıkan bir terim söz konusu edilebilir: Absürt. Absürt, dünya ile insanın karşılaşması sonucu ortaya çıkar. Kendi içinde birlik ve netlik hâlinde olan insan, karşıtlık ve karışıklık dolu bölünmüş dünyayla etkileşime girdiğinde, kendini anlamsızlığın ve belirsizliğin içinde bulur. Camus’nün gözünde işte bütün sorun da tam olarak budur. Modern insan, absürdün içerisinde “İşte bu nettir” diyemez. Ruhu ve bedeni ayrılık içerisindedir, hayatının herhangi bir anında, eşlik ya da eşitlik içerisinde değildir. Tanrı ise bu büyük kötülüğe göz yumar; insan, dünya ve onlar arasındaki karşılaşmanın doğurduğu etkileri umursamaz.
Camus bu durumdan kurtulmak için iki yol öne sürer: İntihar ya da absürdü sürdürmek. Bahsettiği intihar fiziksel ya da ruhsal olabilir, ama her halükârda insanı absürdü kabul etmeye ve kendini ondan soyutlamaya iter.
***
Veba’nın epeyce odaklandığı iki karakter var, bunlar Doktor Rieux ve Rahip Paneloux. Rieux çok fazla ölüm ve acı gördüğü için Tanrı’ya inanmayan, vebanın akılcı nedenleri ve sonuçları olduğunu nesnel olarak tanıyan bir karakter. Rahip Paneloux ise Tanrı’yı öznel olarak tanır. Onun, sonsuz bilgeliğine karşın, insanların şevkli sevgisine ihtiyacı olduğuna inanır. Camus’ye göre o, gözlerini kapatmıştır. Absürde bakmaz, bakmadığı için de varlığına inanmadan yaşar.
Kitapta Paneloux’nun yaptığı iki büyük konuşma var. İlki halkı suçlayıcı, Tanrı’nın almaya çalıştığı bir intikamdan bahsediyor. Tanrıtanımazları ve Tanrı’ya yeterince önem vermeyen dindarları suçluyor, vebayı onların eylemlerinin bir sonucu olarak görüyor. İkinci vaaz daha bilgece: Paneloux bir çocuğun ölümünü görmüş bir karakter ve böyle bir kötülüğe anlam veremiyor. Her şeye rağmen Tanrı’ya inançtan vazgeçmiyor, fakat artık imana ulaşmaktan, Tanrı’nın bütün kötülükleri düzeltme amacı olduğundan bahsediyor. Bütününe bakıldığında ikinci vaaz, kafası karışık bir adamın söyleyebileceği tipte şeylerden ibaret. Bu kafa karışıklığı da meyvesini veriyor: Rahip verdiği ikinci büyük vaazdan sonra, Camus’nün absürdünü görmek zorundan bırakıldıktan sonra, vebadan değil tanrıtanımazlıktan ölüyor; çünkü Tanrı’yı öznel bir şekilde biliyordu, ama veba onu Tanrı’yı nesnellikte aramaya itmişti. Böyle bir çelişki, Rahip Paneloux’yu vebaya gerek kalmadan öldürecek güçteydi zaten.
Camus’nün felsefesinde epey yer kaplayan intihar konusu, Rahip Paneoux’nun ölümünde daha da absürdist duruyor; Camus’den beklenecek olağan bir pesimistliğin kurbanı oluyor Paneoux. Sonuç olarak Camus, felsefesinde ruhsal intihar olarak değerlendirebileceği bu sonucu kitabında üstünkörü bir fiziksel ölüm olarak kaleme alıyor. Okurda vurucu bir izlenim bırakan bu eylem, Camus’nün tam da bu nedenden dolayı fazlaca idealize ettiği bir intihar.
Rahip şeylerin ne açıklanabilen ne de net olduğu dünyada kendine yabancı biri olarak ölüyor. Camus, yok olabilen her şeyin var olmaya devam etmeyi arzuladığını söyler. Dindar olan ve bu dindarlık hâlini sürdürmek isteyen Rahip’in başına gelen de budur. Camus’nün keskin anlatımıyla okura başarıyla sezdirdiği absürtlük buradadır: Paneloux bir süreçten geçtikten sonra kendini tanrıtanımazlığın kapısında bulmuyor, tam aksine vebanın –ve doğal olarak vebanın sahibi olan Tanrı’nın– bir çocuğun hayatını almasına tanıklık ediyor. Ve dindarlıktan sürüklenerek ayrılmak durumunda bırakılıyor. Rahip Paneloux, içinde tohumundan yeşermiş bu tanrıtanımazlığı kabul etmeme yoluna giremez. Camus’nün karakterleri dürüsttür.
Camus’nün çoğu karakterinde görüldüğü gibi, tanrıtanımazlık ideolojisine varmış olmak, Rahip Paneloux’un başına gelen bir şey. Paneloux için Tanrı yok olmuş bir mefhum değil. Tanrı, artık, ölüm adaletsizliğinin bizzat sebebi olarak var olmakta. Tanrı bu kaçınılamaz olmak durumunun farkında ve buna sesini çıkarmıyor. Çocuğun ölümünden, masumların acısından sonra ise Paneloux için intihar, mülksüzlük ya da sürgün, azılı bir yaranın ilacı gibi oluyor.
***
Camus’nün karamsarlığı kitabın son bölümlerinde kendini daha çok gösteriyor. Paneloux’nun ölümünden sonra satır satır yaklaşan son ise kitabın kendisi bitmeden birkaç sayfa önce, şu şekilde geliyor: “Ama Rieux, o ne kazanmıştı? Yalnızca vebayı tanımış olmak ve bunu anımsamak, şefkati tanımak ve bir gün bunu anımsamak, buydu işte kazandığı. İnsanın veba ve yaşam oyunundan elde edeceği tek şey bilgi ve bellekti. Bir yaşam sıcaklığı ve bir ölüm görüntüsü, işte buydu bilinen.”
{fold içindeki imge: Couverture du livre La Peste d’Albert Camus - Collection Folio (Gallimard), © Editions Gallimard, kaynak: Horizons Publics}