“Hayatım yolları tatmakla geçiyor.” (My Own Private Idaho’dan replik)
Bu yazı dizisinde, heykelde değişen biçim anlayışına dair yataylık özelinde birkaç söz söyleyeceğim. Bunun öncesinde yataylığı sanat alanına sirayet etmiş biçimsel bir yaklaşım olarak tanımlamaya çalışacak, bu minvalde de yazı dizisine ilham kaynağı olan kimi müzik ve filmlerden örnekler vereceğim. Yataylığı bir kavram olarak belirleyip açıklamayı denemek genelleme yapma riski taşıyor, fakat bir duygu durumunu aktarmak uğruna bu riskin göze alınması da lazım. Riski alıyorum.
***
Yataylık ve modernlik. Yataylık aslında dikeyliğe doğrudan bir karşıtlık oluşturmaktan ziyade modernlik idealine kayıtsız kalışa işaret eden bir düşünce olarak saptanabilir. Sanırım bu düşünceyi, bende yer eden bir bilgi, bilinçdışı bir tesirin parçası olarak görüyorum ve bu nedenle bir konu başlığı olarak belirleyebiliyorum. Bu bağlamda söz konusu olan şey: Endüstriyel seri üretim mantığının uzamsal bir yataylık oluşturması ve örtük bir şekilde hayatlarımıza sirayet etmesi. Giderek bir tavır ve davranış kalıbına dönüşen umursamazlığımız, duyarsız ruh hâlimiz, bu üretim mantığından kaynaklı her türlü ürünü tüketme şeklimizden (ya da tüketmeyi beceremeyişimizden) ileri geliyor. Durum genlerimize işlemiş vaziyette: Libido, aşırı tüketimle melezleşmiş bir albino, vızıldayan, rahatsız edici bir sivrisinek artık. Özne dediğimiz şey bir süredir türlü hazla dolup taşan, hedonist bir bedenden ibaret. Böylesi bir beden için Idaho yolunda sıkışmış, narkolepsiye bağlı bayılma nöbetleri geçiren River Phoenix iyi bir model gibi. Phoenix’in bedeni, dünyaya fırlatılmış olan ve filmde de (My Own Private Idaho) sık sık aşılamayan bir sınır olarak kendisini yolda bulan bedendir; her şeyden kopmuştur ve sanki ne ölü ne de diridir. Belirsiz bir durumun içindedir ve bundan ötürü ara ara krize girip (Julia Kristeva’nın da bahsettiği gibi) bayılır.1 Yere serilir, yatay düzleme geçer.
*
Patetik olan. “Seksenli yıllardan itibaren başarısızlığın başarısı üzerine kendisini anlamlandıran, patetik olanın estetiği” diyor Hal Foster.2 Bu tanımlama kesinlikle Nirvana’nın “Smells Like Teen Spirit”inin liriklerinde geçen sözlerle örtüşüyor: “I'm worse at what I do best, and for this gift, I feel blessed.” Foster bu estetik anlayışı, herhangi bir kurtuluşun gerçekleşeceğine bırakın inanmayı, bu tür bir şeyi düşünmekten bile vazgeçmiş, hatta kurtuluş kavramını bir yerlerde duyduğunda onunla dalga geçmeye hazır X jenerasyonuna atfediyor. Bütün bunların ve dahasının yazıldığı, “Cult of Despair” başlıklı makalesi de, 1994’te intihar eden Kurt Cobain’in ölümünden kısa süre sonra, aynı yılın son günlerinde yayımlanmıştı; yani yeni olanın imkânsız göründüğü bir anda. Her şeyin yüzeyselleştiği, bir nevi yataylaştığı bir zamanda.
*
Yeniye karşı yatay. Yataylığın bir hissiyatı yeni olana yönelik bir çağrıyı içermiyor tabii ki. Tersine, Boris Groys’un yazdığı gibi, sürekli olarak yeniyi ortaya çıkarmaya dönük bir motivasyonla tanımlanan modernizmin aksine, yataylık, yenilik ihtimaline şüpheyle yaklaşmanın, bir gün geleceği düşünülen yeninin artık beklenmesine gerek kalmadığının bir ifadesi.3 Yataylığın bağlamında (kaynağı saptanamasa da zamanın bir anında başladığı şüphe götürmez) modernizm artık hâkim değildir, onun yerine postmodernizm geçer; yani yeniyle değil de eskinin geri dönüşüyle tanımlanan bir paradigma.
*
Geleceğin kaybı. Mark Fisher’ın Hayatımın Hayaletleri adlı kitabı geleceğin kaybı, usulca yitişi üzerine. Fisher’a kalırsa modern sanat bağlamında ortaya çıkan ve kendini yeni olarak sunan hareketler, mahal verdiği ürünlerle birlikte giderek türeyimsel bir biçimde ve birbirinin çeşitlemesini andıran tekrarlarla ortaya çıkmaya başlamıştır; yani bir nevi yatay ve eski bir üretim hattından çıkıveriyor gibidirler. Onun örneklediği üretimler, bir umudun yok olduğuna ilişkin üstü kapalı kabullerdir: Gelecek gelmediği gibi artık mümkün de değildir. Fakat Fisher yine de bu umutsuzluğun içerisinde varlığını koruyan bir hareket, bir arzu olduğunu da belirtir ve bu, bir reddedişte temellenir: “Bu reddediş melankoliye politik bir boyut verir, çünkü kapitalist gerçekçiliğin kapalı ufuklarına uyum sağlama başarısızlığı anlamına gelmektedir.”4
*
Tekrarın tekrarı, etik. Belli ve artık mazide kalmış bir dönemde köken arayışı, insan düşüncesi ve varoluşu için evrensel, sağlam bir dayanak sağlamayı amaçlamanın, bir “derinliğin” ifadesiydi. Tekrarın dahi tekrarla üretildiği, yassı bir üretim anlayışı söz konusu olduğunda ise bir köken, öz ya da tekil veya tümel bir hakikate ulaşma amacı taşınmaz. Ama tabii biçimin kayıtsız bir eylemliliğe tabi kılınmasına rağmen anlam davetsiz bir misafirmiş gibi çıkıp gelebilir; bir anlam yitimi ve buna bağlı aura kaybı söz konusu olsa bile geçerlilik arz eden bir gizemden de hâlâ söz edilebilir. Böyle bir ifade ise ancak kayıtsızlığın estetiği olarak tanımlanabilecektir ve işte, Foster bu estetiğin aynı zamanda bir “etik” oluşturduğunu da belirtiyor. Bahsi geçen etik, örneğin “Smells Like Teen Spirit”in akıllara kazınmış tekrarlı riff’inde ya da özensiz solosunda, Cobain’in gitar çalamama şekli ya da gitar çalmayı asla öğrenmeme düsturuyla varlık kazanır. Sözü edilen gizemin varlığı, bu sound’un artık düpedüz tanıdık bir biçim olarak kalıcı bir şekilde mevcudiyetini devam ettirmesiyle eştir.
*
Etkilenim. Radiohead’in Just klibiyle MTV’de ilk karşılaştığım zamanı hatırlıyorum. Sözlerinde genel olarak self-destructive bir havanın hâkim olduğu söylenebiliyor, ama kliple beraber düşünüldüğünde başka anlamlar da atfedilebilir şarkıya. Klipteki adamın anlamsızca, hiçbir neden yokken caddenin ortasında yatışını ve bunun bende yarattığı etki hatırımda. İçimde bir boşluk yaratmıştı bu hareket. O adam gibi hissetmiştim. Belki de bu, hiç durulmayacak olan hareketliliğe karşı bir tepki olarak yere yatmayı tercih etmek olduğu kadar tepkisiz olmaya geçişin pozisyonuydu; yataylıktı. Beni etkileyen buydu. Radiohead’in klibindeki, yatan adamın bedeni… Ve şimdi durup, açıp tekrar izleyeceğim. “Don’t touch me! I’m fine. Please, will you just let me lie here.”
*
Yan yana, yatay. Larry Clark’ın kült filmi Kids’de, parktaki ergenlerin yan yana oturduğu bir sahne var. Uzun ve yavaş akan bir görüntüde portreleri sunuluyor: Gençliğe has, karakteristik bir özellik olarak sürekli enerji birikmesi ve bu enerjinin bir şekilde, bir yerlere boşaltılmasının gerekliliği. Gençlik denen periyotta yeğlenen enerjiyi boşaltma yolları, ucunda bedensel bir hasar ya da hastalık olsa dahi herhangi bir riskin hiç hesaba katılmadığı eylemleri içerebiliyor. Bedenin biriktirdiklerini nasıl boşaltacağını bilemediği, bunları boşaltmasının gerekip gerekmediğini de bilemediği, ciddi bir haz sorunun kıskacında olduğu bir aralık. Bu aralıkta tabii ki herhangi bir mantık ya da ahlaki kural da aranmıyor. Kids’deki park sahnesi genç bedenlerin kullanılma tarzının (cinsel ilişki arayışı, içki ve uyuşturucu tüketimi vesaire) film dahilinde özel bir gösterimidir; filmin bir nevi özeti gibidir. Ardından sahne, bedenler arasındaki gereksiz bir kavgayla sonlanır. Hasan Cem (Çal) ve Berk (Özalp) de belki bu nedenle bu film özelinde bedene ve bedenlerin yan yana gelişine vurgu yapıyor.5 “Bedenlerin şuursuzca kullanımı ve yan yana gelişlerinin oluşturduğu kütle” diyor Hasan Cem ve ses üzerinden de bir değerlendirme yapıyor; bedenler arası diyalogların yanı sıra filmin atmosferini oluşturan dış ses, diegetic ses üzerinde duruyor. Gerçi, park sahnesinin sonlandığı kavgadan önce de ergenler oradan geçen eşcinsel bir çifte sataşıyordu ve bu, dışarıya karşı da tetikte olduklarının başlı başına bir göstergesi. Zaten film boyunca da sürekli, türlü şekilde “aranıyor”lar. Benim de 2000’li yıllarda buna benzer günlerim oldu. Yataylığı, birtakım olaylar dahilinde, yaşamın içerisine dağılan bir detay çokluğu olarak düşünmek işte bu şekilde de mümkün.
1. Julia Kristeva, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme, çev. Nilgün Tutal Cheviron (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018), 16.
2. Hal Foster, “Cult of Despair”, New York Times, 30.12.1994.
3. Boris Groys, Yeni Üzerine: Geçmişle Gelecek Arasında Kültürel Ekonomi, çev. Zeynep Baransel (İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2020), 11.
4. Mark Fisher, Hayatımın Hayaletleri, çev. Feride Nagehan Öztürk (İstanbul: Habitus Kitap, 2020), 27.
5. Berk Özalp ve Hasan Cem Çal, “Kids”, Manifold, 24.06.2025.
