fotoğraf: pEtE (CC BY-NC-ND 2.0)
Güncemsi
Ayı mı Erkek mi?

Nastassja Martin’in kendi tecrübesine ilişkin kaleme aldığı bir kitap Vahşi Hayvanlara İnanmak. Martin antropolog; bir araştırma için Rusya’dayken, ormanın derinliklerinde bir ayıyla karşılaşır ve ayı ona saldırıp yüzünü parçalar. O bölgede yaşayan Even yerlilerinin dilinde Martin artık bir miedka’dır. Miedka ayının üzerinde iz bıraktığı, hayatta kalan insanlar için kullanılan bir sözcüktür. Bu kişiler iki dünya arasında yaşar; yarı insan yarı ayıdırlar. Yerlilerden Andreȉ, Martin’e ayıyı affetmesi gerektiğini söyler. O ise kendisini bu hâle getirdiği için ayıyı öldürmek istediğini, asla affetmeyeceğini haykırmak istese de yapamaz. Ayıyı affeder. Bu saldırı Martin’de bir dönüşüme neden olur. Kitap, Martin’in saldırıya uğradıktan sonraki iyileşme sürecinde ayının peşinden gitmekte de ısrar ederek yaşadığı bu dönüşümün anlatısıdır:

“Ayı giderken çenemin bir kısmını aldığı ve sağ elmacıkkemiğimi kırdığı için yakında tekrar ameliyat olmam gerekecek. Geldiğimde alt sağ çene eklemimi sabitlemek için kemiğe bir plaka yerleştirdiler, şimdi de elmacıkkemiğini yükseltmek gerekiyor. Bunu neden daha önce yapmadıkları tam bir muamma, ama başhekim bu sabah bana bu ameliyattan sonra yoğun bakımda çıkabileceğimi, normal bir şekilde nefes alabileceğimi, ‘hatta kendi başıma’ yemek yiyebileceğimi söylüyor gülümseyerek.”1

Çöl ve Tohumu ise otobiyografik unsurlarla kurgulanan bir roman. Kitabın yazarı Jorge Barón Biza’nın hem annesi hem babası Arjantin’de varlıklı ve bilinen kişilerdir. Babası Raúl varlıklı bir toprak sahibidir. Yirmilerinde yoğun bir gece hayatına sahip olsa da daha sonra yayıncılığa atılmıştır. Politikayla da ilgilenmiştir. Bu sayede yazarın annesi Rosa Clotilde Sabattini’yle tanışmıştır. Clotilde, Arjantin’de 1930’daki askeri darbeye kadar 1920’lerde iktidar olan siyasi partinin başındaki Amadeo Sabattini’nin kızıdır. Eva Peron’la aynı dönemde doğup politika yapmıştır. Birbirlerinin rakibi olmuşlardır. Clotilde, Çöl ve Tohumu romanındaki Eligia’yla özdeşleştirilebilir.

Jorge Barón Biza’nın anne babası uzun süre ayrı yaşadıktan sonra boşanmaya karar verir. Boşanma belgelerini imzalamak için buluştuklarında her şey yolunda gibi gözükürken adam kadının yüzüne asit atar, sonrasında da intihar eder. Yüzü tanınmayacak hâle gelen Clotilde aynen Eligia gibi yüzünden bir sürü operasyon geçirir. Olaydan on dört yıl sonra o da yaşadığı dairenin canımdan atlayarak intihar eder.2 Çöl ve Tohumu yazarın ailesinin bahsedilen trajedisini merkeze almaktadır:

“Ameliyattan çıktığında etrafında çok sayıda doktorla hemşire hummalı bir biçimde işlerini yapıyorlardı… Odada bizi yalnız bıraktıklarında dikkatle gözlemleyebildim onu. Her şey eksikti. Acil durum greftleri artık oldukları yerde değildi; kalın kabuklu ağır gözkapakları da yoktu artık; göz çukurlarıysa beyaz renkli, çökük, tamamen hareketsiz kalan gözlerini sergiliyordu. Daha önce dudaklarıyla daha fazla tahrip olan yanağından artakalan az şey de ortadan kaybolmuştu. Elmacık kemiklerinden, çenesinden ve dişlerinden kimi kısımlarla birlikte diş boşlukları arasından azıcık öne çıkan gevşek dili görünüyordu. Saçları bir fileye hapsedilmişti. Kapılıp gitmiş vaziyette saatlerce seyrettim onu.”3

Vahşi Hayvanlara İnanmak’ı okurken aklıma Çöl ve Tohumu geldi. Parçalanan bir yüze ilişkin tasvirlerdeki çene ve elmacık kemiklerine ilişkin ifadeler birbirini çağırmış olsa gerek. İki kitapta da uğranan saldırı sonucu kişilerin yüzü o kadar büyük bir hasar görmüştür ki tanınamayacak hâle gelmiştir. Hem Martin hem de Eligia yüzlerinin biraz da olsa düzelebilmesi için bir sürü operasyon geçirmiştir. Her ne kadar yüzlerine büyük hasar veren bir saldırıya uğramış olmakta ortaklaşsalar da saldırıyı gerçekleştiren birinde bir ayıyken, diğerinde bir erkektir. Bu iki kitabı okuduktan sonra 2023 yılında TikTok’ta bir yayında kadınlara “Ormanda tanımadığınız bir erkekle mi yoksa bir ayıyla karşılaşmayı mı tercih edersiniz?” sorusunun yöneltildiğine ilişkin denk geldiğim haber normalde olacağından daha da çok ilgimi çekti. Söz konusu yayın çok ses getirmiş. Sorunun yöneltildiği sekiz kadından yedisi ayıyla karşılaşmayı tercih ettiğini ifade etmiş ve bunun sebebi hakkında farklı açıklamalarda bulunmuş. Biri ayının niyetini kestirebileceğini ama bir erkek ne kadar iyi davranırsa davransın onun niyetini kestiremeyeceğini belirtmiş. (Bu noktada Eligia’nın kocasının gayet ılımlı davranırken bir anda ona asitle saldırmış olması aklıma geliyor.) Bir diğeri ayı saldırsa ve bu saldırıdan kurtulsa, herkesin ona ayının saldırdığına inanacağını ve sempati duyacağını ancak erkek saldırmış olsa hayatı boyunca herkesi bunu inandırmaya çalışıp sempati beklemek durumunda kalacağını ifade etmiş. Daha ilginç olan, bir kadın aynı soruyu kocasına kızları üzerinden yöneltmiş. Kızlarının bir ormanda tanımadığı bir erkekle mi yoksa bir ayıyla mı karşılaşmasını tercih edeceğini kocasına sormuş. Adam her iki seçenekten de hoşlanmadığını ama kızlarının ayıyla karşılaşmasına daha olumlu yaklaştığını söylemiş. “Belki de ayı arkadaş canlısıdır” diye eklemiş.4 Ancak bu gündem yaratan soruyu en detaylı şekilde, bir metin yazarak kendi hayatının tam içinden cevaplayan kişi kuşkusuz ki Laura Killingbeck olmuş.

Killingbeck, “Ayı ve Erkek Üzerine Düşünmek”5 başlıklı metninde bir bisikletçi olarak doğadaki tecrübelerinden bahseder. 23 yaşında bisikletini ve kamp malzemelerini toplayıp tek gidişlik bilet alarak Alaska’ya gittiğini belirtir. Amerika’nın grizzly [boz] ayılarıyla dolu coğrafyasının sahili boyunca pedal çevirir. Engebeli açıklıkta, bedeni hareket ve kalbi fora hâlindeyken sınırsız bir neşe hissettiğini ifade eder. Bu bisikletle çıktığı ilk seyahat değildir. Daha önce İzlanda’yı da tek başına bisikletle turlamıştır. Geldiği noktada Amerika’da bisikletle on binlerce mil yol yapmıştır ve bunların çoğunda da yalnızdır. Ona göre, bisikletle yaptığı bu geziler onu şekillendirip tanımlamıştır. Doğadayken, onun koşullarıyla şekillenen bedeninin toplumun şartlarından özgürleştiğini hissetmesine değinir. Bu özgürleşmenin ona kendini güvende hissettirdiğinden, evde olduğu hissini verdiğinden bahseder. Sosyal medyaya çok bakmamasına rağmen “Ayı mı Erkek mi?” meselesine ilişkin TikTok yayınından bir şekilde haberdar olur. Konuya ilişkin düşüncelerini paylaşmaya erkekleri hep sevdiğine, çok değer verdiği insanların çoğunun erkek olduğuna, onlarla kolay anlaşıp arkadaş olduğuna ve onlarla seyahat etmeyi sevdiğine değinerek giriş yapar. Ama aynı zaman patriyarkadan kopmak için de çabaladığını söyler. Erkekleri sevmekle birlikte, hayatta kalmak için elzem olarak onlardan kendini nasıl koruyacağını, onlara nasıl hayır deyip sınır koyabileceğini de öğrendiğini belirtir. Bu süreçte aynı zamanda içgüdülerine güvenmeyi ve hanım hanımcıklığa meydan okuyarak öznelliğini talep etmeyi de öğrendiğini, bunu derin, genelde acı veren içsel bir kazıyla yapabilmiş olduğunu ifade eder. Sevdiği bir yazarın sınırların kendini ve bir başkasını aynı anda sevebilmeyi sağladığına ilişkin sözünden yola çıkarak patriyarkada kendini sevebilmek için erkeklere mesafe koyduğunu söyler. Ona göre problem erkeklerde değildir; hatta çoğu sevilesidir. Ancak patriyarkanın erkek merkezci, erkek egemen bir sistem olarak güç ve kontrol üzerinden erkekliği tanımlaması ve erkeklerin buna uygun davranmasının beklenmesinin yarattığı tehlikeler söz konusudur. Kadın bakım ve ilişkililikle birlikte düşünülürken, bu özellikler erkekliğe atanan güç ve kontrol karşısında değersizleştirilmiş ve önemsizleştirilmiştir. Killingbeck buna “parçalanmışlık” diyor; insanın bütünlüğünün parçalanmışlığı ve bunların toplumsal cinsiyet bağlamında hiyerarşik bir şekilde atanmışlığı… Bu durum her türlü eşitsizlikle ilgilidir; cinsel şiddet de dahil her türlü şiddeti üretir.

Killingbeck son sekiz ayı bisiklet üzerinde geçirdiğini, hiç o zamanki kadar mutlu olmadığını ifade eder. Doğada olmanın, bahsettiği parçalanmışlığa karşı bütünlüğü yeniden talep etmenin ortak mirasımız olduğunu ona hatırlattığını belirtir. Yaşayışı göz önüne alındığında ona yöneltilecek “Ormanda ayıyla mı tanımadığın bir erkekle mi karşılaşmayı tercih edersin?” sorusunun varsayımsal olamayacağını söyler. O, kendi deyimiyle kelimenin tam anlamıyla insanları ardında bırakarak ayılarla yaşamayı tercih etmiş bir kadındır. TikTok’ta ses getiren bu sorunun aslında ima ettiğinin “Erkeklerden korkmuyor musun?” sorusu olduğuna işaret eder. Konunun aslında ayılarla hiçbir ilgisi olmadığını düşünür. Genelde yalnız seyahat eden bir kadın olarak o, bu soruya aşinadır. Çoğu kadının tek başına seyahat etmemesinin, bunun hâlen yaygın olmamasının bu soruyla ilişkili olduğuna değinir. Kadınların yalnız seyahat etmekten korkmasının nedeni, erkek şiddeti ve cinsel şiddetten korkmalarıdır. Killingbeck “Erkeklerden korkmuyor musun?” sorusunun kolayca cevap verilebilecek bir soru olmadığına dikkat çeker. Bütün erkeklerden korkmadığını ama bazılarından korktuğunu dile getirir. Söz konusu TikTok yayınında kadınların verdiği cevaplara kimi erkekler şaşırıp öfkelenmiştir. Öfkelenen erkeklerin öfkesinin altında, patriyarka sebebiyle duygularından kopuk olarak koşullanmış olmalarının, güç ve kontrolün temassızlığı sebebiyle ilişki kuramamalarının yarattığı yalnızlığın olduğunu söyleyen Killingbeck aslında tüm “Ayı mı erkek mi?” üzerinden gelişen konuşmaların kalbinde, çoğu konuşmanın kalbinde olduğu gibi temaslılık ve bütünlüğün bulunduğunu belirtir. Doğanın ona aslında son diye bir şey olmadığını ve insanların değişen bedenler olduğunu öğrettiğini söyleyerek metnini bitirir.

“Ayı mı erkek mi?” tartışmalarını ve Killingbeck’in metnini okuduğumda Vahşi Hayvanlara İnanmak ve Çöl ve Tohumu kitapları benim için bir arada başkaca bir boyut kazandı. Martin’in uğradığı ayı saldırısı sonrası kendini dönüştürmesi, Eligia’nın kocasının saldırısı sonrası intiharına uzanan süreci… Killingbeck’in bütünlük ve parçalanmışlık üzerinden ifade ettiklerine tam anlamıyla katıldığımı söyleyemeyeceğim. Parçalanmışlığın karşısına bütünlüğü yerleştirme, birisini olumsuz diğerini olumlu görme hâline mesafeliyim. Parçalanmışlığın kendisinin zaten tek bir şeye işaret ettiğini düşünmüyorum. Kimi parçalanmışlıklar dönüşüme imkân tanımayan bir yok oluşla ilişkiliyken, kimileri dönüşüme imkân sağlar, yeniye yer açar. Ancak patriyarkanın merkeze koyup güç ve kontrol üzerinden tanımladığı erkekliğin şiddetinin, her anlamda dönüşüme imkân tanımayan bir yok oluşla ilgili olduğu, yaşadığımız dünyaya alelade bir bakış attığımızda bile açıktır. Güç ve kontrol bu noktada bence birbirinden ayrı değildir; bir aradalık gösterir. Patriyarkayla tanımlanan güç, kontrol etme eksenine sıkıştırıldığı için yeryüzündeki her türlü bireyleşmeye karşı bu kadar fazla yıkıcı, yok edici ve dönüştürülemeyen bir şiddet üretir. Oysaki güç kişinin ne yapabileceğine, bedenin ne yapabileceğine ilişkindir. Killingbeck’in doğada onun koşullarıyla oluşan bir beden olduğunda toplumun şartlarından özgürleştiği ve böylece kendini güvende hissettiği ifadesini tam da bir bedenin ne yapabileceği sorusu bağlamında düşünebiliriz. Bisikletçi, doğadayken kendini özgür ve güvende hissettiği kadar mutlu ve neşeli olduğundan da bahseder. Güç tam da kendisinin, bedeninin belirlenimlerinin olabildiğince farkına vararak söz konusu olabilecek bir özgürleşmeyle, kendi var olma direncini pekiştiren mutluluk ve neşeyi sağlayabilecek karşılaşmaları çoğaltabilmesiyle ilgilidir. Kişinin kendi bedeniyle ne yapabileceği sorusu onu eylemliliğinden ayırmaya çalışan, gücü kontrole indirgeyip, sıkıştırıp soyutlaştıran tahakkümcü pratikler karşısında da değer kazanır. Bu noktada Martin’in yaşadığı parçalanma sonucu kendini dönüştürebilmesi, söz konusu şiddetin tahakkümcü bir pratiğin parçası olmamasıyla ilişkili olarak düşünülebilir. Belki bu sebeple deneyimlediği parçalanma onu eylemliliğinden koparmamış, neşe ve mutluluğu sağlayacak karşılaşmaları çoğaltabilecek direnci gösterebileceğini bedeniyle hissetmiştir. Doğaya bir kutsallık atfetmeksizin Killingbeck’in dediklerini anımsarsak, doğanın bisikletçiye herkesin değişen bedenler olduğunu öğretmesine benzer bir süreçtir belki Martin’in deneyimlediği. Ancak Jorge Barón Biza’nın Eligia’sı için durum bambaşkadır. Güç ve kontrolle tanımlanmış erkekliğin şiddetinin, tahakkümünün neden olduğu parçalanmışlığın yıkıcılık ve yok ediciliğinin dönüştürülmesini sağlamak mümkün olabilir mi? Bu soruyu boşluğa bırakarak bitirmiş olayım. Bazen sorduğun soruları cevaplamaya çalışmamak hem kendini hem başkasını incitmemek için gerekli olan sınırdır.

(sınırlar kendini ve başkasını aynı anda sevebilmeyi sağlar / bunu belki en iyi kurtlar biliyor / onların sosyal yaşamı için önemli uluma / hem sürünün birbiriyle iletişimi / hem de rekabet hâlinde olduklarına göz dağı / sınırları belirlemek adına6 / kurtların avlanmadaki en büyük rakiplerine geldiğimizde / ayılardan bahsetmemiz gerekir / onlar da vahşi ve yırtıcılardır / kızının ormanda bir erkektense bir ayıyla karşılaşmasına daha olumlu bakan baba / ayının / arkadaş canlısı olabilmesi umudundadır / polonya ordusuna katılan Wojtek’i düşünüyorum / arkadaş canlısı denebilir mi ona / sovyetler birliği’nden tahliye edilen polonyalı askerler / satın aldı bu Suriyeli boz ayı yavrusunu / kumanya ve ulaşım sorunlarını aşmak için asker olarak listelendi / önce rütbesi belirsiz olup sonra onbaşılığa terfi ettirildi / askerlerle büyüdüğünden onları taklit etti Wojtek / bira ve sigara içti / arka ayakları üzerinden durmaya çalışarak ordudakilerin yürüyüş talimlerine eşlik etti / İtalya’yla savaşta gösterdiği başarı ve şöhretinden sonra terhis oldu / yaşamının kalanını İskoçya’da bir hayvanat bahçesinde geçirdi / ayılar arkadaş canlısı olabilirler mi / arkadaş canlısı olmalarına gerek var mı / peki ya insanlar / onlar arkadaş canlısı mı / kolayca cevaplanamayacak zor bir soru)

1. Nastassja Martin, Vahşi Hayvanlara İnanmak, çev. Gülce Bacalan (İstanbul: Can Yayınları, 2022), 23.

2. Alejandro Chacoff, “How Jorge Barón Biza Turned His Family Tragedy Into Fiction”, The New Yorker, 30.06.2018.

3. Jorge Barón Biza, Çöl ve Tohumu, çev. Soykan Özyurt (İstanbul: Jaguar Yayınları, 2021), 76.

4. Amaris Encinas, “Man or Bear? Hypothetical Question Sparks Conversation About Women’s Safety”, USA Today, 03.05.2024.

5. Laura Killingbeck, “Weighing in on ‘Man or Bear’”, BIKEPACKING.com, 22.05.2024.

6. Alper Ertürk, “Kurtların Hükümdarlığı: Savaşçının Dönüşü”, Atlas, sy. 373 (Temmuz 2024): 52.

ataerkillik, ayı, erkek, Güncemsi, hayvan, kadın, Lâl Hitay