fotoğraf: Nathan Rupert (CC BY-NC-ND 2.0)
Güncemsi
Hak Görmek, Hesap Verilebilirlik ve İntihar

Kirsty Bell’in kişisel hikâyesini penceresinden görünen Berlin manzarasından ilham alarak şehrin geçmişiyle iç içe işlediği bir roman Dip Akıntıları. Romanda bir noktada İkinci Dünya Savaşı’nın kaybedileceğinin anlaşılması ya da bundan korkulması sebebiyle Nazilerin Almanya’nın farklı şehirlerinde gerçekleştirdiği topluca intiharlardan bahsediliyor. Yalnızca Berlin’de toplam yedi binden fazla Nazi intihar etmiş.

“Nazilerin kaçınılmaz biçimde kendi kendisini imha eden nihilist gündemlerine sonuna kadar bağlı kalmaları, İkinci Dünya Savaşı’nı bir intihar girişimine dönüştürmüştü. Birçok kişi tarafından öngörülmüş olan Hitler’in intiharından sonra Joseph Goebbels ile karısı da Reich Şansölyeliği Sığınağı’nda kendilerini ve beraberindeki altı çocuklarını öldürdüler… Berlin’de yalnızca nisan ayında 3881 kişi kendisini öldürmüştü. ‘Almanların çoğunluğu açısından hayat eninde sonunda intihar anlamına gelecek bir savaşı desteklemek üzere yapılandırılmıştı’ diye yazıyor Christian Goeschel Suicide in Nazi Germany [Nazi Almanya’sında İntihar] adlı kitabında, ‘ve bunda başarısız olunduğunda, yenilgiyi intiharla özdeşleştiren bir toplumda insanların kendini öldürmesi kültürel ve toplumsal açıdan kabullenilebilir bir şeye dönüştü’ [diye de ekliyor]. Partinin propaganda çizgisi dahilinde, şiddet içeren bir ölüm muhakkak erkekçe bir ölüm sayılıyordu; intihar korkakça bir teslimiyetten ziyade ‘kendisini kahramanca feda etmek’ demekti.”1

Bell’in intiharın erkekçe bir ölüm olarak görülmesine ilişkin ifadeleri bana yakın zamanda okuduğum, erkeklik çalışmalarına yer veren iki metni hatırlattı. Bunlardan biri Veronika Illich’in.2 Illich yazısında, patriyarkanın grup olarak fayda bahşetse de erkekleri bireysel düzeyde çok farklı şekillerde yaraladığına değinir. Patriyarkanın tanımladığı erkekliğin onları bireysel düzeyde duygularından kopardığını, destek aramalarının zayıflık olarak görülmesini sağladığını söyler. Patriyarka hem erkek hem de kadına eskimiş ve yerine getirilmesi imkânsız, katı bir şekilde sınırlandırılmış ve baskılanmış roller atar. Bu keskin sınırlı ve insansızlaştırılmış erkeklik, onlara birbirleriyle rekabet etmelerini, erkekliklerini bireyselliklerinden vazgeçmek uğruna kanıtlamalarını, hatta insan olduklarını inkâr etmelerini de dayatır. Risk almak, kendi sağlığını hiçe saymak ve duygularından3 yani insan olmaktan koparılmışlığı alkol ve diğer maddeler aracılığıyla sağlamak da koşullanmışlıklardandır. Illich bu sebeple patriyarkanın bir erkeğin ruhsal ve fiziksel sağlığı için en büyük tehdidi oluşturduğunu ifade eder. Erkekler söz konusu erkeklik algısına uyum sağlamak için rahatsızlıkları olduğunda doktora daha az gider, yaşamlarını tehdit eden hastalıkları için almaları gereken ilaçları almayı bıraktıklarına daha sık rastlanır ve ruhsal sıkıntılarında da danışmanlık almayı reddeder. Kalp hastalığı gibi hayati tehlikesi olan hastalıkları soyut erkeklik ideallerinin dolayımında, kendi ruh ve bedenselliklerinden kopmuş olmaları sebebiyle doğru düzgün fark edemezler. Yaşam süreleri kadınlarınkine oranla en az üç dört sene daha kısadır. Kadınların yaşam süresinin erkeklerinkinden uzun olması erkek hakları aktivistlerinin vurgulamayı sevdiği bir olgudur. Buna dayanarak feminizmin yersiz ve gereksiz olduğunu, zaten kadınların daha uzun yaşadığını ileri sürebilmektedirler.

Diğer taraftan Liz Plank, 2019 tarihli metninde4 toplumsal cinsiyet eşitliğinin kadınlar kadar erkeklere de yarar sağladığını ortaya koyan maddi olguların erkek hakları aktivistlerinin bu iddialarını boşa çıkardığına işaret eder. 2018 yılında İzlanda, Dünya Ekonomik Forumu tarafından toplumsal cinsiyet eşitliğinde birinci ülke olarak listelenir. Bu durumun diğer toplumsal faydaları bir yana İzlanda’da erkeklerin yaşam süresi kadınların yaşam süresine eşittir. Norveçli sosyolog ve erkelik çalışmaları uzmanı Oystein Gullvag Holter, bir araştırmasında toplumsal cinsiyet eşitliğinin erkeklik üzerinde doğrudan olumlu etkileri olduğunu ifade eder. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin daha fazla sağlandığı toplumlarda boşanma oranlarının düştüğü, daha az depresyona rastlandığı ya da şiddet sonucu ölümlerin daha az gözlemlendiği ifade edilir. Bütün bunlar erkek hakları aktivistlerinin iddialarının altını oyar, çünkü feminizmin erkeklerin yaşam süresinin kısa olmasının panzehiri olduğu ortaya çıkar.

Erkekler patriyarkanın idealize edilmiş erkeklik kodlarına uygun davranamama stresini o kadar yoğun bir şekilde tecrübe ediyor ki bu durum sağlıklarını tehdit etmeye başlıyor. Özellikle ruh sağlığı söz konusu olduğunda yardım istemekten kaçınan tavırlar içine giriyorlar. Bu konuda yardım almak yerine Amerika gibi daha kolay temin edebilecekleri ülkelerde silah almayı tercih ediyorlar. Kadınlar erkeklere oranla üç kat daha fazla intihara kalkışsa da erkeklerin ölüm oranı dört kat fazla, çünkü yaşamlarını sona erdirmek için daha şiddetli yollara başvuruyorlar ve finansal kriz gibi durumlarda bu oran tepe noktasına varabiliyor. Hong Kong’da 90’lardaki ekonomik kriz sırasında yaşları 30 ila 59 yaş aralığındaki erkeklerin intihar etme oranı iki katına yükselmişti. Araştırmalar erkekliğe ilişkin katı görüşleri olan erkeklerde depresif düşünce ve intihar etme eğiliminin daha yaygın olduğunu gösteriyor.

Erkeklik çalışmaları okumalarımda çok yer kaplamasa da erkeklik ve intihara birlikte değinen metinleri yakın aralıklarla okumuş olmanın tesadüfiliği hoşuma gitti. Ancak Nazilerin toplu intiharları, Illich ve Planck’in açıklık getirmeye çalıştığı, patriyarkanın erkeklerin bireyselliğine olumsuz etkileri ve onları kendi kendilerini yok eder bir şekilde şartlamasıyla benzeşse de iki fenomen arasında tam bir paralellik yoktur. Yine de Bell’in Nazilerin toplu intiharıyla ilgili olarak “erkekçe bir ölüm” vurgusunda bulunmasından da anlaşılabileceği gibi, bu olayda da bir erkeklik krizi söz konusudur. Yukarıda Illich tarafından belirtilen, patriyarkanın keskin sınırlı ve insansızlaştırılmış erkekliği tam olarak nasıl bir erkekliktir? Soruyu Nazile Kalaycı vasıtasıyla ve onun Val Plumwood’dan aktardığı ifadelerden hareketle cevaplarsak, bunun basit bir eril kimlik değil, kendi cinsiyetli bedenini kaybetmiş, soyut bir erilliğe hapsedilmiş bir efendinin kimliği olduğunu ifade edebiliriz.5

Batı metafiziğinin epistemolojisi hiyerarşik ikililikler üzerinden işler ve çoklu dışlamalar ve olumsuzlamalarla yapılandırılır. Bu hiyerarşik ikililiklerde bir tarafın hep baş edilmesi gereken veya dizginlenmesi zorunda olan bir konumda bulunuşu söz konusudur. Kültürün doğayı, aklın duyguları, ruhun maddeyi, insanın hayvanı, erkeğin dişiyi, uygarın ilkeli dizginlemesi ve onunla baş etmesi gerekir. Görülebileceği gibi patriyarka tam da bu metafizikle uyumluluk içindedir. Çoklu dışlamaların ve olumsuzlamaların merkezinde yer alan fail ise işte bu kendi cinsiyetli bedenini kaybetmiş, soyut bir erilliğe hapsedilmiş erkekliktir.6 Bu sebeple daha önce Manifold’da yayınlanan “Ayı mı Erkek mi?” başlıklı metnimde, Laura Killinbeck’in patriyarkanın merkeze koyup güç ve kontrol üzerinden tanımladığı erkeklik ibareleri üzerine düşünürken, bu noktada güç ve kontrolün birbirinden ayrı olmadığını, bir aradalık gösterdiğini ifade etmiştim. Başa çıkma ve dizginleme gerekliliği, gücü kontrol etme eksenine indirgeyip sıkıştırdığından patriyarka her türlü bireyleşmeye karşı bu kadar fazla yıkıcı, yok edici bir şiddet üretir.

Illich de metnimde söylediklerimle çok benzer bir şekilde patriyarkanın erkekliğe kadınlık üzerinde hiyerarşik üstünlük tanımasının, erkekliğin kadınlığı insandışılaştırırarak gösterdiği şiddeti kendine hak görüp meşrulaştırmasıyla sonuçlandığını ifade ediyor. Burada insandışılaştırma, kendine hak görme ve şiddetin meşrulaştırılmasının ilişkilendirilmesi önemlidir. Batı metafiziğinin çoklu dışlama ve olumsuzlamalarla yapılandırdığı hiyerarşik ikililiklerin işleyişi insandışılaştırmayı mümkün kılar. Ve bu insandışılaştırmanın merkezinde de kendi cinsiyetli bedenini kaybetmiş, soyut bir erilliğe hapsedilmiş, efendi kimliğine sahip olarak yapılandırılan erkeklik bulunur. Hâliyle, bu konumlanışı sebebiyle erkeklik, işleyişin ortaya çıkardığı şiddeti hak görerek onu meşrulaştırırken esas olanın hesap verilmezlik olduğunu söylemek isabetsiz olmayacaktır.

Nazilere dönecek olursak: Christian Goeschel, Nazilerin toplu intiharlarının ruhsal bozukluk ya da ahlaki ve akli anormallik olarak tanımlanamayacağını, genelde politik yenilgi sebebiyle sorumlu tutulmakla ilişkili vuku bulduğunu ifade eder.7 Nazilerin kendilerine hak görerek meşrulaştırdıkları yok edici şiddetin sorumluluğunu almak, hesabını vermektense bu şiddeti kendilerine yöneltmeleri ve kendilerini yok etmeleri, bu metinde yer alanlar düşünüldüğünde, gerçekten de erkekçe. Bell’in dediği gibi bu, en başından itibaren nihilist olan bir tutumun kendiyle çelişmez bir şekilde sonlanmasıdır.

(kaderci olduğum söylenemez / ama tesadüfiliğe değer veririm / bence hayata dair heyecan ve merakı canlı tutar / onu dinamik kılar / sanırım en sevdiğim tesadüfler okumaya ilişkin olanlar / kitaplığımda bir zaman bekleyen okumadığım bir kitap / bambaşka bir okuma yaparken birden aklıma gelir / çok da beklemeden gider o kitabı bulur kurcalamaya başlarım / neredeyse her seferinde de benim güzellik olarak tanımlayabileceğim bir deneyime açılır bu hâl / okumalarım anlamında kaderciyimdir belki / araya giren düşünceleri kovmamanın geciktiriciliği / benim için hep bereketlidir / çoğu zaman okuduklarım da birbirine eklemlenir / birbirine seslenir / benden bağımsız olarak / benimle birlikte yol yaptıklarını düşünürüm / birçok kişi için de bu süreç böyledir diye tahmin ediyorum / yine de kendi adıma bunun notunu almış oldum / bu metni yazıp bitirdiğim şu anda / Hermann Hesse’nin / Masallar kitabındaki / avrupalı hikâyesi aklıma geldi / hiçbir beceri sergilemediği hâlde / herkesten daha üstün bir yeteneği olduğunu / bunun da düşünmek olduğunu söyleyen / avrupalının öyküsü / kimin için daha hüzünlü bu öykü / belki avrupalı için / belki de herkes için.)

1. Kirsty Bell, Dip Akıntıları, çev. Yasemin Çongar (İstanbul: Siren Yayınları, 2024), 142-143.

2. Veronika Illich, “How Patriarchy Hurts Men, Too”, Next Gen Men.

3. Patriyarkanın tanımladığı erkekliğin soyut, bedensiz ve efendi olarak konumlaması sebebiyle bedenlilikten de kopuk ve bedenin üstünden gelmeye çalışma çabası içinde olduğu ayrıca ifade edilmeli.

4. Liz Plank, “Why Patriarchy is Killing Men”, The Washington Post, 13.09.2019.

5. Nazile Kalaycı, “Annelik, Hayvan Oluş, Yeryüzü”, Cogito 93 (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019): 36–53.

6. Kalaycı’nın burada atıf yaptığım metnini daha önce başka bir metnimde daha detaylı olarak irdelemeye çalışmıştım.

7.Mass Suicides in Nazi Germany”, Wikipedia.

ataerkillik, cinsiyetçilik, erkek, Güncemsi, intihar, Kirsty Bell, Lâl Hitay