“Kimse sıkılmıyor, her şey sıkıcı”,1 Mark Fisher’ın 2004-2016 yılları arasında kaleme aldığı yazılarından. Fisher yazısının başında Güvencesiz Bilinç Enstitüsü’nün (Institute of Precarious Consciousness) yayınladığı “Hepimiz Çok Kaygılıyız” başlıklı makalesine değinerek, makalenin siyaset ve kültür alanında o yıl yayınlanmış en kışkırtıcı metin olduğunu ifade ediyor. “Hepimiz Çok Kaygılıyız” kapitalizmin artık karşı karşıya olduğu en zorlu duygulanımın kaygı olduğundan bahsediyor. Fisher, Fordist dönemde esas tepkisel duygu can sıkıntısıyken günümüzde artık kaygının öne çıktığını belirtiyor. Fordist dönemin üretim hatlarındaki tekrara dayalı emek can sıkıntısına sebeptir. Bu can sıkıntısı dönemin hem boyun eğdirme hem de muhalif siyasetinin kaynağıdır. Can sıkıntısını en çok sitüasyonistler ve punk’lar dile getirirken sol hareket dikkate almaz ve Fisher’a göre bu, solun başarısızlığının nedenidir. Can sıkıntısının eleştirisini dikkate alanlar ve araçsallaştıranların neoliberaller olduğunu söyler o. Neoliberaller can sıkıntısını bürokrasiyle ilişkilendirip heyecan ve öngörülemezlik vaat etti ancak bunun sonucu bitmez tükenmez bir kaygıya vardı. Kaygı normalleştirildi. Birçok depresyon ve anksiyete vakası bireyselleştirilerek siyasi muhalefetten de koparıldı.
Fisher can sıkıntısını kendi içinde ayırmak gerektiğini belirtir. Can sıkıntısının ilk sürümü denebilecek hâlinin nostaljik bir özlemi hak ettiğini ifade eder. Bu türünde, (pazar günlerinin kasvetli boşluğu, televizyon yayını sona erdikten sonraki gece saatleri) söz konusu olan bir uyarıcıya maruz kalmamaktı, zamane akıllı telefonlarının da hayatlarımıza dahil olmasıyla birlikte ise daimi olarak düşük yoğunluklu uyaranlara maruz bırakılıyoruz. Oysaki can sıkıntısı muğlaktır, tamamen kurtulmak istenen bir olumsuzluk değildir, hatta punk’a göre bir davet, bir ihtar ve fırsattır. Sıkılıyorsa, boşluğu dolduracak şeyi üretmek kişiye kalır. İşte Fisher’a göre bu katılım talebi kapitalist şirketlerce etkisizleştirildi; şirketler gösteri sunmak yerine etkileşime girmek, içerik üretmek ve tartışmaya katılmaya davet etmek, özetle kişileri sisteme dahil etmek için yoğun bir çaba gösteriyor. Can sıkıntısının bu şekilde kökü kazınsa da sıkıcılık her yerde kendini göstermekte; Hollywood klişelerinden güncel sanatın bıkkınlık veren jestlerine kadar. Fisher’a göre can sıkıntısı bir meşguliyet hâlidir; yüksek düzeyde bir kendini vermedir. Bu sebeple varlığımızı tüketir ve ondan kaçamayacağımızı düşünürüz. Ne var ki kapitalist siber uzamın ayrı düşünülemez semptomu olarak dikkat dağınıklığı bu kendini verme kapasitesinin de altını oyar. Can sıkıntısı bir kendini verme hâliyse ve bunun üstesinden olumlu meşguliyet hâlleriyle gelinebilecekse kapitalizm bu meşguliyeti sağlayamaz, yalnızca can sıkıntısından dikkati uzaklaştırır. Sinir sistemi durmadan uyarıldığından sıkılmıyoruz ancak bu her şeyin sıkıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Fisher’ın yazısının çevirisinin yayınladığı tarihlerde Salt’ta devam eden Handan Börüteçene’nin Üç İç Denizin Ülkesi başlıklı sergisinde2 “Çok Sıkıldım” başlıklı bir eser de yer almakta. Sergiye ilişkin bir söyleşide bu işin nasıl ortaya çıktığı sorulduğunda, sanatçı çok uzun süredir kendisi olmaktan sıkıldığını, dünyada olup bitenlerden sıkıldığını, savaştan, siyasetten, sosyal hayattan sıkıldığını söyleyerek cevap vermeye başlıyor soruya. Ancak sıkıldığını ifade etmenin hiçbir şey yapmamak, kendi köşesine çekilmek anlamına gelmediğini ve bir şikâyet hâline denk düşmediğini de belirtiyor. Sıkıntının onu çözüm aramaya, bir şeyleri değiştirmeye ittiğini söylüyor. Börüteçene’nin can sıkıntısına ilişkin ifadelerinin punk’ın can sıkıntısını bir davet, bir ihtar ve fırsat olarak görmesiyle paralel olduğunu düşünüyorum. Sanatçı ayrıca yıllardır birçok yere kendi bedeninden dahi çok sıkıldığını yazdığını belirtiyor. Aslında “Çok Sıkıldım” uzun süredir üzerine çalıştığı bir serginin adı olacakmış ancak pandemi sebebiyle bu sergi ertelenmiş. Börüteçene’nin “Çok Sıkıldım” işiyle ilgili kendisine yöneltilen soruya verdiği cevabın devamı şöyle (“‘Mümkündür’ dünyasının sonsuz özgürlük alanında”):
“2021 kışıydı. Hani birdenbire koyu lila-mor arası bir bulut basar da arkasından güçlü bir güneş ışığı çıkar ya, öyle zamanlarda taş acayip parlar ve en iyi taş fotoğrafları böyle havalarda çekilir. Öyle bir sabah, koşup Myra’ya gitmiştim. Myra tiyatrosu çok özeldir, bu kadar çok maskın olduğu başka bir tiyatro yok yeryüzünde. Tabii Myra’da da yıkımlar olmuş, maskların hiçbiri gerçek yerinde değil. Bir kısmı depoda, bir kısmı tiyatronun etrafındaki açık alanda, bir kısmı da Likya Medeniyetleri Müzesi’nde. Oraya giderken yolda ‘Onlar da çok sıkıldı’ diye düşündüm, onların sıkıntılarının fotoğraflarını çektim. Binlerce yıldır oradalar, iyi korunmuyorlar, doğru restorasyon yapılamıyor, korumaya çalışsalar da gerektiği gibi olmuyor… İşin görsel dili böyle doğdu. En çok sıkılmış olanların içinden 21 taneyi, ağırlıklı olarak da tragedya masklarını seçerek fotoğraflarını çektim. Sonra da fotoğrafları taşa bastım. Boyutlarına da kendi yüzümün ölçeğini baz alarak karar verdim. Hiçbiri duvara yapışık değil, sıkıntıdan nerede duracaklarını bilmiyorlar. Onlara bir de ses verdim, kadın ve erkek sesleri ‘Çok sıkıldım’ diyerek bir koro misali yer alıyor. Gerçekten çok sıkıldık. Gerçekten çok sıkıldım.”
Sanatçının can sıkıntısına yaklaşımının punk tınılarına değindikten sonra söz konusu işine ilişkin ifadelerini kapitalizmin can sıkıntısını dikkat dağınıklığıyla ikame etmesine karşı bir ikaz olarak da yorumlayabiliriz. Kapitalizmin kökünü kazıdığı can sıkıntısının yerini her şeyin sıkıcılığına bırakmasına karşı Börüteçene can sıkıntısının bir meşguliyet, bir kendini verme hâli olması için ve bunun üstesinden olumlu meşguliyet hâlleriyle gelinebilmesindeki potansiyeli harekete geçirmek üzere sıkıldığımızı ve sıkıldığını ifade ediyor denemez mi?
(ocak ayının son pazar günü – bir etkinliğe katılmak üzere yola koyuldum – planladığımdan daha geçe kaldığımdan metroya kadar taksiyle gittim – taksiden indikten sonra çantama elimi attığımda telefonumun olmadığını fark ettim – kısa bir panik yaşadım – taksiyi çağırdığım durak tanıdıktı – durağa geri yürüdüm – telefon bulundu ancak araç uzaktaydı – daha sonra alabileceğimi söyledikleri için beklemeyip etkinliğe gitmeye karar verdim – ||güven ilişkisi kurdum|| – ||konuşmaya ne yazık ki geciktim|| – harika konuşmalar dinledim – doymuş hissettim kendimi – ve huzurlu – ve de hafiflemiş – mutluluğun gerçekten hafiflikle bir ilişkisi olmalı – pazarların kasvetli boşluğunu akıllı telefon olmaksızın geçirmenin de – Yourcenar her mutluluğun bir başyapıt olduğunu, her ağırlığın onun güzelliğini eksilttiğini söylemiş – o gün ilk olarak hafiflemeyi kaybolmadığı hâlde telefonsuz kaldığımda hissettim – bazen ağırlıklarımızın ve ağırlaştığımızın farkına varamıyoruz – bu belki can sıkıntısı hissetmeyip her şeyin sıkıcı olmasıyla ilgilidir – geçen gün yine bir sergiye gitsem mi gitmesem mi diye düşünürken – gidersem acaba telefonu evde mi bıraksam diye içimden geçirdim – yapmadım – çünkü o gün evden çıkmadım)
1. Mark Fisher, “Kimse sıkılmıyor, her şey sıkıcı”, çev. Cüneyt Bender, vesaire, 27.01.2024.
2. Sanatçının şu ana kadar gerçekleşmiş en kapsamlı sergisi bu ve 14 Nisan 2024 tarihine dek devam ediyor.
