Bilgisayarda gezinirken “Bir Politik Çıkmaz Olarak İfşa”1 başlıklı etkinliğe denk geldiğimde, elimin altındaki metinlerden biri Mladen Dolar’ın “Kimdir Mağdur/Kurban?”ıydı.2 Söz konusu metin Metis Defterleri’nin Son Gerisayım: Avrupa, Mülteciler ve Sol derlemesinde yer alıyor. Dolar, şu an dünyanın genelinde yaşanan, Avrupa’da da etkisini yoğun hissettiren göçmen krizine ilişkin kaleme aldığı makalesinde ağırlıklı olarak “mağdurlaştırma” olgusunu sorunsallaştırır.
Metin, Frantz Fanon’dan bahsederek başlar. Fanon’un baş sembolü hâline geldiği sömürge karşıtı mücadeleye katkılarından birinin de kaleme aldığı Siyah Deri, Beyaz Maskeler olmasından… Kitabın kilit argümanlarından birinin beyazların sömürgeci hâkimiyetine karşı koymak için aydınlanmadan miras kalmış evrensel kavramlardan istifade etmesinin gerekliliği olduğuna değinen Dolar, Fanon’un bunun aksi bir tutumdan kaçınılması gerektiğini ifade ettiğini söyler.3 Fanon, Dolar’a göre iki katmanlı bir polemik ileri sürer. Öncelikle mağdurlaştırmaya karşı çıkar. Siyahlar şüphesiz ki sömürgenin kurbanlarıdır; maruz kaldıkları inanılmaz boyutlardaki gaddarlık ve boyunduruk azımsanamaz, bahanesi yoktur. Ancak Fanon buna karşılık kendi kimlik ve deneyiminin mistifikasyonuna, beyazların dünyasından ayrı bir dünyaya, münhasır siyahi değerlerin indirgenemez özgüllüğünün methedilmesine karşı çıkar. Dolar, bu ifadelerden Fanon’un bugün anladığımız şekliyle “kimlik siyaseti”ne karşı olduğunu çıkarır.4 Esas kaynaklarını kişinin mağduriyetinden alan, talepleri inanılırlığını mağduriyete dayandıran bir siyasi gündeme tamamen karşı olduğunu belirtir. Siyah kültürün gaddarca bastırılıp şiddete ve soyguna uğradığı doğrudur ancak siyasal özgürleşme mücadelesi için mağduriyet iyi ve yeterli zemin oluşturmaz. Mağdur olmak, siyasal öznellik için yeterli değildir. Siyah kültürünün maruz kaldığı adaletsizlikler karşısında gösterilen ahlaki içerleme tepkisi sonuna kadar haklıdır ancak bunun bir tuzak hâline gelebileceği de gözden kaçırılmamalıdır.5
Polemiğin ikinci katmanında ise sürekli failleri suçlama pratiği ele alınır. Fanon’a göre sömürgecilerin suçları sabittir ve yaptıklarından dolayı kesinlikle yükümlülükleri olmalıdır. Ancak bu durum da suçlama pratiğinin bir tuzağa dönüşmesi ihtimalini barındırır. Buradaki tuzak, ötekine yöneltilen topyekûn ve sürekli suçlamada, kendimiz olmanın önünde duran engelin her zaman öteki olduğu biçimindeki zımni varsayımdır. Bunun ötekinde de simetrik bir karşılığı bulunur. Ötekini yalnızca mağdur olarak görmek onu öznelliğinden yoksun bırakarak salt mağdurluğunun devam ettirilmesine neden olmaktadır. Dolar’a göre ırkçılık karşıtı söylem zımnen varsayılan bu şekildeki ırkçı önkabullerin farkında bile değildir.6 Yüzyıllarca zulme maruz kalındığı doğrudur ancak mağdurlaştırma ve suçluluğu esas alan bir paradigmadan kaçınmak gerekmektedir. Peki neden kaçınmak gerekiyor? Bunu cevaplamak için Dolar, Avrupa’nın göçmenlere yönelik durumuna değinir. Avrupalılığın hak sahibi olduklarını düşünenler mağdurlaştırma üzerinden ilerleyen bir siyasi paradigmanın sağ versiyonunda, kendilerini barbar dalgasının mağduru olarak görür. İslamiyet’in yayılışının Avrupalı değerleri ve yaşam tarzını tehlikeye attığını söyler, bu durumun ekonomik kaynaklar üzerinde ağırlık yarattığından, işlerinin, servetlerinin, keyiflerinin çalındığından şikâyet ederler. Masum tarafın kendileri olduğunu, işgalci değil işgal altında olduklarını ileri sürerler.7 Türkiye’de de aynı söylemlere aşinayız. Avrupa’da bu şekilde karşılanmalarının ırkçılık olduğunu ifade edecek bu coğrafyanın insanı da göçmenler karşısında aynı söylemleri geliştirmekten geri durmuyor. Bu tutum öznelliğin mağduriyet üzerinden düşünülmesine bir örnektir. Dövünme ve ahlaki içerleme üzerinden işleyen bir dinamik söz konusudur. Bu siyasal öznellik ve özgürleşme için yeterli olmadığı gibi aksine bunlara engeldir.
Bu noktada belirtmem gerekir ki kimlik siyaseti farklı varoluşlara alan açmaya ve değer yaratmaya ilişkin bir siyasi mücadeledir de. Bu sebeple yalnızca mağdurlaştırma üzerinden işleyen bir dinamiğe indirgenmemesi gerekir. Kimlik siyasetini Dolar’ın Fanon üzerinden değindiği kendi kimlik ve deneyiminin mistifikasyonu, kendi değerlerinin indirgenemez özgüllüğünün methi olarak tanımlayıp bunlarla sınırlanmamak gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu tuzaklara işaret etmenin de faydalı olduğu reddedilemez. Dolar’ın Fanon düşüncesi üzerinden işaret ettiklerini kimlik siyasetinin eylemliliğini kesintiye uğratabilecek tuzaklar olarak kabul edip söz konusu tuzaklara ilişkin eleştirelliği pratiğe içkin kılmanın daha anlamlı olabileceği kanısındayım. Yine eğer ki kimlik siyasetinin dışladığı ve görünmez kıldığı iddia edilen sorunlar varsa (mesela Dolar’ın metninde değindiği sınıf problemi gibi) bunlar dayanak gösterilerek kimlik siyasetine sırtını dönmektense, dışlanan ve görünmez kılınanlarla bir arada nasıl bir işleyişin söz konusu olabileceğine kafa yormak daha yararlı olacaktır. Herhangi bir özgürlük mücadelesi söz konusu olduğunda alan daraltmanın bir faydası olmayacaktır.
Dolar’ın metninde sorunsallaştırırken kimlik siyasetine de değindiği mağdurlaştırma olgusu, aslında kişiyi gücün nasıl düşünüldüğünü irdelemeye davet eder. Makalede ele alındığı şekliyle mağdurlaştırma akla ister istemez Nietzsche’nin ressentiment’ını getiriyor. Mağdurlaştırma ve ressentiment’ı bir arada düşünmek için Sercan Çalcı’nın Nietzsche’nin Deleuze yorumunu ele aldığı, ayrıca Manuel De Landa’nın rahip ve banka soyguncusu diyaloğuna da yer verdiği “Deleuze ve Diyalektiğin Radikal Eleştirisi”8 başlıklı makalesi elverişlidir.
Çalcı makalesinde eleştirinin olumlayıcı olduğu ölçüde radikalleştiğini ifade eder ve Deleuze düşüncesinde Hegel’le karşılaşılan üç eksenin söz konusu olabileceğine değinir. Bu eksenleri özdeşlik, tanıma ve temsil başlıkları altında ele alır. Burada ağırlıklı olarak temsil olgusunun eleştirisi kapsamında değinilen, Nietzsche’nin eylem ve fail arasında süregelen ayrıma yönelik itirazları ve onun Hegel’den farklı olarak geliştirdiği efendi ve köleye ilişkin düşünceleridir. Deleuze, Nietzsche’nin efendi ve köle pozisyonlarını güç derecesiyle ilişkilendirerek irdeler.9 Bu açıdan “Sen kötüsün, öyleyse ben iyiyim” ifadesini kimin dile getirebileceği sorgulanır. Bu sorudaki kim, bir özneyi değil gücün geliştiği kapasiteyi belirler. Bu, Deleuze’e göre kölenin temel formülüdür. Köle, düşmanca bir dünya tasarlar ve olumsuzlamayı ilke edinir. Deleuze’ün Nietzsche okumasında köle figürü yalnızca başka bir varlığı olumsuzlayarak kendi değer yaratımını sağlar. Kölenin güç derecesini belirleyen budur. Köle kendi eylemini üretebileceği bir yaşam ifadesine sahip değildir; var olmak için karşıtlık kurmak zorundadır. Kendi iyiliği muhtemel bir ötekinin kötülüğünden sağlanır. Nietzsche’de efendi ise kendisinden yola çıkar; bir öteki üzerinden kendi eylemini, ahlaki duruşunu kurgulamaz. Başkasının eylemini olumsuzlamak üzerinden ilerlemez, kendi eylemini olumlamaktan hareket eder. Buradaki asimetri değiş tokuş edilemez, uzlaşılmaz bir düzlem oluşturur. Kölenin başkasının eylemini olumsuzlaması hınç [ressentiment] olarak ifade edilebilir.10 Konumlandığı pozisyon ise reaktifliktir. Deleuze’e göre reaktif güçler ahlaki dayatmalarla kişiyi yapabileceklerinden kopararak suçlamanın ve vicdanın alanına sıkıştırır. Reaktif güçler yaşamla ilişkilerini sınırlama ve karşıtlık kurma üzerinden sürdürür; kazançlarına eylemi baskılayarak ulaşırlar. Kendileri hiçbir değer üretmez, eylem kapasiteleri yoktur, bu sebeple de aktif güçlerin eylemleri üzerinde şiddet yoluyla varlık göstermeye çalışırlar.11 Deleuze’ün Nietzsche yorumunda kölenin güçle ilişkisi tanıma ve temsil üzerinden gelişir: Köle, kendisini bir efendinin hükmü altında düşünür ve güç istenci de yalnızca bir tahakküm ve egemenlik arzusu olarak belirir. Nietzsche’nin köle figüründe gücün hiçbir olumlu anlamı olamaz. Saf bir eylemin onda bir karşılığı yoktur ve bu yüzden eylemi baskılayan bir özne inşa etmeye ihtiyaç duyar. Kendi sınırlarına gidemeyen, yaşamı olumlamayan ve değerler üretemeyen bir pozisyondur bu.12
Dolar’a geri dönecek olursak, onun için mağdurlaştırmada temel varsayım siyasi öznelliğe yara almış, zarar görmüş, incitilmiş olmakla hak kazanıldığıdır. Kendini ve başkasını mağdur olarak takdim etmek hak sahibi olmanın, koruma talebinde bulunmanın zeminidir. Siyaseti bu paradigmadan kurtarmak için temize çıkarmaya da mağdurlaştırmaya da hayır denmesi gerektiğine değinir Dolar. Mağduriyet bütün suçun ötekinde olması demektir, tanımı gereği edilgendir ve onu siyasal bir kaynak olarak sahiplenmek de edilgenliğin devamını getirir. Dolar, mağduriyetin ötekine yöneltilen taleplerin kaynağı olması hasebiyle ötekinin bir şeyler yapması beklentisinin söz konusu olduğunu, bu sebeple mağdurlaştırmanın en çok ihtiyaç duyulan şeyin, eylemde dayanışmanın önünün kesilmesine sebebiyet verdiğini belirtir.13 Köle figüründe saf bir eylemin karşılığının olmaması ve eylemin baskılanması ihtiyacını anımsayalım. Dolar’ın kimlik siyasetine yönelttiği eleştiri, bunun göçmenler karşısında geliştirilen milliyetçilik söyleminde yansıması ve son olarak yukarıda ifade ettikleri göz önüne alındığında, metnindeki ifadelerin neden Nietzsche’nin ressentiment’ını anımsattığı anlaşılırdır. Mağdurlaştırmada söz konusu olan, eylemsellik ve değer yaratma değil, karşıdakini suçlayarak ahlaki dayatmalarla sıkıştırma, hareket kabiliyeti yoksunluğunu sabit kılmaya çalışmadır. Birilerinin kötülüğü ekseninde kovalanan iyi olma hâli ve buradan türetilen bir öznellik, kendi olamama suçunu hep bir ötekide aramanın edilgenliğine sığınmaktır. Mağdurlaştırmadaki güç derecesini belirleyen, kendi eyleminin üretebileceği yaşam ifadesinin olmaması, kendi sınırlarına gidememek, yaşamı olumlayamamak, değer üretememek ve var olmak için karşıtlık kurmak zorunda olmak ve kalmaktır.14 Ezcümle, mağdurlaştırmada söz konusu olan durum Nietzsche’nin kölesinin reaktifliğidir.
Bütün bu ifade edilenler düşünüldüğünde sorulması gereken, “Karşıtlık yaratmaksızın eylemi olumlamayı düşünmek mümkün müdür?” sorusudur. Güç, bir tahakküm ve egemenlik arzusu dışında nasıl belirebilir? Çalcı burada ele alınan makalesine De Landa’nın Intensive Science and Virtual Philosophy adlı kitabındaki karşıt uzamlar [contrast space] problemini irdelerken değindiği rahip ve banka soyguncusu konuşmasıyla giriş yapar. Rahip, banka soyguncusuna “Neden banka soydun?” der. Banka soyguncusu da “Çünkü para oradaydı” diye yanıt verir. Çalcı, rahibin konuşmasında sorunun bağlamının aslında “Neden iyilik ya da hayırseverlik yapmadın, neden insanlara yardım eden normal bir insan olmadın da banka soydun?” olduğunu ifade eder. Banka soyguncusunun olaya yaklaşımı ise paranın o anda orada, bankada bulunması ve başka bir yerde bulunmamasıyla ilişkilidir. Banka soyguncusu için “Neden banka soydun?” sorusunun alımlanışı “Niçin bir postane, kuyumcu ya da başka bir yer değil de banka soydun?” sorusu üstünden şekillenir. Felsefeci, bu durumda bu iki kişi arasında varsayılabilecek herhangi bir diyalektiğin, iki tarafın olaya yaklaşımlarının kesişiminin söz konusu olup olamayacağını sorar ve üç ihtimal üzerinde durulabileceğini söyler. Banka soyguncusu rahibi anlamamış olabilir; yanıtı rahibin sorusuna verilen bir yanıt değildir. İkinci olarak, rahibin sorusunu anladığı ve dönüştürerek yanıtladığı düşünülebilir. Ahlaki bir söylemin sınırlarını fark etmiş ve onu dönüştürerek etkisiz kılmıştır. Örneğin rahip eğer bir itiraf, ahlaki bir üstlenme bekliyorsa, banka soyguncusu itirafı bir vicdan azabı ya da çileden uzaklaştırır, eylemin olumlamasına dönüştürür. Çalcı’nın deyimiyle ahlaki mahkemeyi terk eder. Üçüncü ihtimal ise rahibin eski bir banka soyguncusu, banka soyguncusunun da eski bir rahip olduğunun düşünülmesidir ki bu son ihtimal Çalcı’ya göre Deleuze’ün diyalektik eleştirisinin odağındaki Hegel’i gündeme taşır.15
Felsefeci, rahibin aslında Nietzscheci reaktif güçlerin ekseninden hareket ettiğini belirtir. Rahip, banka soyguncusunu ahlaki bir evrene çekmek ister. Asıl beklediği, onun eylemini kötülükle ilişkilendirebileceği bir temsil alanına girmesidir. Buna rağmen banka soyguncusu eylemini olumlamaya devam etmeye, eyleminden ayrılmaya direnir. Herhangi bir aşkın değerle ilgilenmez. “Neden?” sorusunu çift anlamlılık içinde belirsizleştirir. Kendi eylemini her şeye rağmen olumladığı düzlemi terk etmeye yanaşmaz ve eylemine ahlaki kurgular açısından bakmayı reddeder. Banka soyguncusunun pozisyonu Hegel’in köle veya efendisiyle çakışmadığı gibi Nietzsche’nin kölesinin durumuyla da çakışmaz. Kendi eylemini olumlamaktan kopmadığı, değerinin kaynağı olarak kendisinden yola çıktığı için Nietzsche’nin efendi figürününkiyle birlikte düşünülebilir onun durumu; eylemine sahip çıkması ahlakçıları, rahibi sinir edecektir.16 Çalcı’ya göre, Deleuze’ün Nietzsche’deki köle ve efendi figürlerine yönelik yaratıcı okumasının siyaset felsefesi açısından da önemli bir içerimi vardır. Bu anlamda totaliter rejimler yalnızca boyun eğdirdikleri halklardan dolayı değil, ürettikleri efendi tipinden dolayı da köle rejimleridir. Dolar’ın göçmenlere ilişkin değindiği, bir karşıtlık üzerinden kurgulanan hak sahipliğiyle (ötekiye karşı Avrupalılık ve benzeri), tahakküm ve egemenlik arzusuyla şekillenen mağdurlaştırma temelinde kurulan öznellik, totaliter rejimin yaratabileceği efendiliğe örnek olarak düşünülebilir. Bu, yukarıda değinilen, Nietzsche’nin kölesinin düşmanca bir dünya tasarlaması ve başka bir varlığı olumsuzlayarak kendi değer birikimini yaratması hâline de örnektir. Totaliter rejimlerin yarattığı efendi tipinin tersine Nietzsche’nin efendisi kendisine tabi olacak, boyun eğecek bir düşman arayışında değildir; kendi eyleminin olumlanışı yoluyla değer üretme arzusunu güçlendirmenin peşindedir. Çalcı bu bağlamda banka soyguncusunun da basitçe hırsızlığın övgüsünü yapmadığını, daha da öteye geçerek eyleminin adlandırılmasına, ahlaki kurguya dahil edilmesine izin vermediğini ifade eder.17
Özgürlüğü düşünmek istiyorsak, uğranan şiddeti ve haksızlığı yok saymadan ve bunun hesabını sormaktan vazgeçmeden yalnızca mağdurlaştırma ve suçlama ekseninden türetilen bir öznellikten kaçınmamız gerekiyor. Aksi durumda, güçlenen yalnızca mağdurlaştırma olgusunun kendisi olur; güç yalnızca bir tahakküm ve egemenlik arzusu olarak belirmeye devam eder. Bu herkesin herkesin rahibi olduğu ahlakçı bir eylemsizliğe, politik çıkmaza sebep olur. Son olarak, bu metinde ele alınanların tanıma olgusunun bireysel, politik ve hukuki veçheleriyle ilgili olduğunu ve bunların tanıma bağlamında da düşünülmesi gerektiğini belirtmek faydalı olacak.
(bazı şeyler insanda kalıyor / insanla kalıyor / nasıl desem / insanda oturuyor / insanın tam ortasında bir yere / tam ortasında bir yerde / baş, göğüs kafesi, mide boşluğu / bunların arasında değil / ama tam ortada / ortasında / temmuz başında Kayseri’de / bir yerler yakılıp yıkıldı / toprağın hak sahipliği iddiasındaydılar / bozkurt işaretleriyle gereken selam iletildi / bozkurt simgesi masumlaştırıldı / yıkan yakan mağdurlaştırıldı / kimse kendinden ötesini istemedi / toprağın hak sahipliği iddiasında mağdurlaşanlar / kendinden ötesini düşünmedi / ertesi gün Madımak’ı andılar / yıkılıp yakılmayı lanetlediler / toprağın hak sahipliği ancak bu kadarına el veriyor olsa gerek / hiçbir şey göründüğü gibi değil ya da tam da göründüğü gibi / akıl erdiremiyorum / toprakta hak iddia edemiyor da olabilirim / herkes her şeyi becerebilecek diye bir şey yok / Ahmet El Naif ama / tam bu idraksizliğimin ortasında / bende kaldı / benle kaldı / bende oturdu / benim tam orta yerimde / 17 yaşında / Suriyeli bir çocuk / burada / benimle / mağdurlaşamadan / masumlaşamadan / öylece burada benimle…)
1. Evren Savcı tarafından 24.06.2024 tarihinde ifşanın politik olarak hangi ihtiyaçlara karşılık geldiğinin, sorunlara deva olmayı ne kadar başardığının, bireyler arası ilişkilere ve örgütlenmeye etkilerinin hangi boyutlarda olduğunun tartışılması amacıyla gerçekleştirilmiştir.
2. Mladen Dolar, “Kimdir Mağdur/Kurban?”, Son Gerisayım: Avrupa, Mülteciler ve Sol içinde, haz. Müge Gürsoy Sökmen, çev. Barış Engin Aksoy (İstanbul: Metis Yayınları, 2020), 75–87.
3. Age, 75.
4. Age, 76.
5. Age, 77.
6. Age, 78.
7. Age, 79.
8. Sercan Çalcı’nın “Deleuze ve Diyalektiğin Radikal Eleştirisi”, Ethos: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar 7(1) (Ocak 2014): 84–107.
9. Age, 95.
10. Age, 96.
11. Age, 97.
12. Age, 99.
13. Dolar, 81.
14. Çalcı ressentiment çizgisinin, Hegelci efendi ve kölenin aslında reaktif güçlerin birer temsilcisi olduğunu açığa çıkardığını ifade eder. Ne efendi ne de köle gücün olumlu bir anlamını icat edemez: Uzlaşıya eriştiklerinde gücün mümkün somut karşılıklarını tüketmişlerdir.
15. Çalcı, 87.
16. Age, 100.
17. Age, 101.
