Güzel ve iyi sözcükleri arasındaki, gündelik hayatta sıkça atlanan anlam uçurumuna belki de en çok gündelik hayatta dikkat edilmesi gerekir. Bunların karşısına bir de çirkin ve kötü sözcükleri yerleştirilir ki bu ikisi arasındaki uçurum da nefes kesicidir. Ama bu sözcüklerin (kavramsallıktan uzak bir biçimde) birbirinin yerine kullanılmasının bir nedeni vardır: Güzel olan aynı zamanda kötü olansa iyi olması için telkinler verilir, esef edilir. Çirkin olan aynı zamanda iyi olansa güzelleştirilmeye çalışılır ya da onu olduğu gibi kabul etmenin bilgeliğinden dem vurulur. Çirkin olan bir de kötü olansa –çoğunlukla kötü olduğu için değil de çirkin olduğu için– ondan uzak durulur, hakkında çaba sarf edilmez. Kötü olanı iyi etmek kolay, çirkin olanı güzelleştirmek zordur diye düşünülür. Bir de hem güzel hem de iyi olan vardır ya da böyle bir şeyin var olduğuna inanılır. Örneğin Tanrı böyle olduğunu söyler. Onun güzelliği ve iyiliği insanın aklının alabileceğinin çok üstündedir: Tahmin ya da hayal edilemez, üstünden benzeşimler kurulamaz, anlaşılamaz. Yani hem güzel hem de iyi olmak tanrısal bir esin gerektirir. İnsanın feraseti güzeli iyiyle, çirkini kötüyle tamamlamak ister. Bu nedenle bu sözcükler birbirinin yerine kullanılır. Kafa karıştırıcı anomaliler çelişki yaratır. Kafası rahat olsun ister insan.
Filmler üzerinden gidelim. Bir filmin güzel olması onu muhakkak iyi yapmaz, ama bu ikisi yan yana geldiği zaman muazzam olur; zira tanrısal esin muazzamlık yaratır. Güzel bir film bilerek ya da (nadiren de olsa) bilmeyerek kötü olabilir. Bu durum izleyiciyi arada bırakır fakat yine de “kötü ama güzel olan”ın gizil çekiciliği su götürmez bir gerçek olarak kalır. Bir film çirkin ama iyi olabilir. Hatta çoğu film için geçerlidir bu. Ve tat kaçırır. Bu noktada felsefi düşünceler üretilir, örneğin meseleye zahiri bakmanın sakıncalarının altı çizilerek batıni bakmanın önemine vurgu yapılır. Bu bazen başarılı sonuç verir, bazen tersi olur. Bir de kötü ve çirkin filmler vardır ki onların yanına dahi yaklaşılmaz. Sinema tarihi bu filmlerle doludur. Bazıları görünür, bazıları görünmez, silinir gider. Belki de hayırlısı budur.
Tabii bu dörtlü terazi binlerce farklı kombinasyona ve korelasyona gebedir. Somut bir örnek için Yılmaz Güney filmleri ele alınabilir. (Bu üst başlık altında bir sonraki metnin konusu da zat-ı şahaneleridir.) Yılmaz Güney filmleri güzel olmakla uğraşmaz, zira çirkin olmakla ilgili bir kompleksleri yoktur. Çünkü çirkin de olsa kral kraldır ne de olsa. Sadece iyi olmayı (ve tabii iyi etmeyi) arzular. Ama güzel olmakla hiç ilgilenmemek ve/veya iyi olmaya çalışmakta çok ısrar etmek yanlış sonuçlar verebilir ve açıkçası vermiştir de. İyi olmayı arzu eden bir şey güzel olmayı da denemelidir. Aksi takdirde çirkinliğinin altındaki iyinin görülebilmesi için bir beklentisi olduğu düşünülebilir. Üslup “her şey” olmasa da “çok şey”dir.
Alakasız bir örnek: Stanley Kubrick filmleri. Kubrick güzel olmayı, hatta çok güzel olmayı takıntı hâline getirmiştir. Ona göre iyi olana yakışan güzel olandır. Kubrick güzel olmamaktan çok korkar. Bu yüzden güzel olmak için iyiliğe, iyi olmak için de güzelliğe yalan söyler. Bu çabası takdir toplar. Güzel olmayı saplantı hâline getirmiş olması nadiren de olsa eleştiri alır. Kubrick kusur sevmez, zira ona göre kusur çirkinliği, çirkinlik kötülüğü anıştırır.1 Bir şeyin iyi olduğundan emin olunursa güzel olduğundan da emin olunmalıdır. Kubrick böyle düşünür.
Bir altlık2 olarak düşünülen bu metin, hayat izin verdikçe yazılmak istenen ve/veya planlanan “Kötü Sinema” adlı yazı dizisinin ya da “sesli düşünme”nin3 başlangıcıdır. Amaç, üzümü yenilen bağcı hakkında düşünmek, “Galat-ı meşhur lugat-ı fasihten evladır”4 sözüne biraz da olsa muhalefet etmek, herkesin bildiği ve söylediği ya da herkesin bildiği ama söylemediği şeylerden dem vurmaktır.
{fold içindeki imge: Vivian Kubrick’in 1980 yapımı Making ‘The Shining’ adlı filminden ekran görüntüsü}1. Stanley Kubrick’in kızı Vivian Kubrick’in The Shining filminin kamera arkası filmi olarak çektiği Making ‘The Shining’ adlı belgeselde, Stanley Kubrick ve Shelley Duvall’ın ters giden bir çekim sırasında tartıştıkları görülür. Bu noktada, “güzel” bir sahne çekebilmek için “iyi” ilerleyen bir ilişkiyi ve iletişimi bozma pahasına birbirlerine karşı “kötü” davranan ikilinin durumu ile yazıda bahsedilenler arasında bir analoji kurulmuştur. Eksik kalan “çirkin” ise Kubrick’in Duvall’ı başrol oyuncusu olarak seçme nedeninde gizlidir. Duvall tarafından canlandırılan Wendy karakterinin fiziksel olarak çok güzel bir kadın olmayışı, Jack karakterinin vasat aile yaşamını, bastırılmış cinselliğini ve “olamamışlığını” sembolize eder ve ona bunu hatırlatır.
2. Bu kelimeyi (bu anlamda) dağarcığıma kazandıran Hasan Cem Çal’a teşekkür ederim.
3. Bu tamlama için de Eda Türkay’a teşekkür ederim.
4. Bu deyişi bana öğrettiği için ise Bülent Sağlam’a teşekkürler.