Christopher Nolan’ın 2012 yapımı The Dark Knight Rises filminden ekran görüntüsü
Kötü Sinema
Christopher Nolan’ın The Dark Knight Rises’ı

“Bir hayalim vardı, masaların arasında bakınırken
sizi ve karınızı göreceğime dair. Belki birkaç da çocuk.
Bana bir şey demezdiniz, ben de size.
Fakat ikimiz de başardığınızı bilirdik.
Mutlu olduğunuzu.” (The Dark Knight Rises filminden replik)

Pek çok açıdan çoğu yazar kadar alegorik olmasına karşın tuhaf bir şekilde “çok fazla alegorik” olmasıyla bilinen ve çok okunan iki distopya romanı sayesinde bu türün hakiki muhteviyatını bilmeyen okurların göklere çıkardığı isimlerin başında gelen İngiliz yazar George Orwell (gerçek ismi Eric Arthur Blair’dır), bir liberalin bile keyfini kaçırabilecek kadar Batı liberalizmi övgüsü yapmış, hatta bunun üzerinden var olmuştur. Marksist cenah tarafından çoğunlukla taşlanan ve “satılmışlık” sembolü olarak görülen Orwell, Batı liberalizminin ötekisi konumunda bulunan sosyalizmi tüm popülist söylemleri kullanmaktan kaçınmayarak eleştirmiş ve liberalizm adı altında da pekâlâ yaratılabilen totalitarizmi sosyalizmle bir tutmaktan çekinmemiştir. Ona göre normal olan Batı liberalizmiyle ilgili olanken anormal olan –ideolojik açıdan– dünyanın geri kalanıyla ilişkili olandır. Bu bağlamda Batı liberalizminin yaşadığı bir kriz bireylerin edimleri sonucu ortaya çıkar, sosyalizmin yaşadığı bir kriz ise bu sistemin çıkmazlarını dışavurur. Yüzeysel bir sağcı izlenimini veren Orwell, Şirinler denkleminde Gargamel’e değilse de Azman’a tekabül eder.

Bu metnin konusu olan İngiliz yönetmen Christopher Nolan da en az Orwell kadar liberal ve popülerdir. Filmlerinde Batı liberalizminin başta bilimsel bilgi, bilimsel yöntem ve bilim kurumları olmak üzere demokrasi, hümanizm, teknoloji gibi unsurlarına ve kavramlarına sıkça yer verir ve bunları açıkça savunur. En az Orwell kadar geleneksel modernliğe bağlı görünür Nolan. İçinde bulunduğu zihniyet dünyasına ve inşasına eleştiriler yöneltse de çözümü yine kendi içinde arar. Bu durum, eleştirilerinin bazen yüzeyde kaldığı düşüncesini uyandırır. İnsanlığın –her şeye rağmen– içgüdülerinin sesini dinleyerek yaşam savaşını devam ettirmesi ve ilerlemeci anlayıştan ayrılmaması gerektiği en temel mesajıdır Nolan’ın. Tüm olumsuzlukların yarattığı çaresizlikte ve kriz anlarında çözüme ulaşabilmek için hiçbir şey imkânsız değil, her şey mümkündür onun için; bireysel direniş eşref-i mahlukatın alamet-i farikasıdır yani.

Fakat bu noktada Orwell ile Nolan arasında kurulan analojinin sona erdirilmesi gerekiyor. Zira analoji derinleştikçe Nolan’a haksızlık edilmeye başlanabilir. Nolan’la ilgili ifade edilmesi gereken en temel şey, gerçekten önemli ve başarılı bir sinemacı olduğudur. Sinemada tanınmasına vesile olan ilk kült filmi Memento’da (2000) tekinsiz bir biçimde doğrusal öykü akışını yapıbozuma uğratarak hafızanın (veya hafıza sahibi kişinin) güvenilirliğini sorgulamış, The Prestige’de (2006) sinemada steampunk alt türünün önemini tarihle bağlantılar kuran akıcı bir öyküyle hatırlatmıştır. Inception’da (2010) rüya temelli, aksiyon dolu bir bilimkurgu inşa etmiş, yine bir bilimkurgu filmi olan Interstellar’da (2014) insanlığın yakın gelecekte karşılaşacağı bir problemin çözümüne dair bilimsel ve iyimser bir yaklaşım geliştirmiştir. Dunkirk’te (2017) –bir bakımdan– Batı medeniyetinin kurtuluşu öyküsünü zamana karşı kurgulayarak yönetmenlik becerilerini yeniden göstermiş, Tenet’ta (2020) içinden çıkılması zor bir anlatı tercihiyle (belki de zorunluluğuyla) sinemada ifade edilemez olduğu düşünülen kompleks denklemleri aktarmaya girişmiştir. 2023 yılında vizyona giren son filmi Oppenheimer ise tamamıyla diyaloglardan oluşan bir senaryoyu da ilgi çekici kılabileceğinin bir kanıtıdır. Her ne kadar en iyi filmlerini verdiği dönemin sonuna geldiğine inanan sinema izleyicilerinin sayısı bir hayli fazla olsa da Nolan’ın butikleştiğini söylemek daha doğru olur. Her filmiyle gündemi meşgul etmeyi başaran ve gişe rekorları kıran Nolan, türler arasında gezinerek bugünün Stanley Kubrick’i olduğuna dair yakıştırmaları hak etmeye çalışır.

Üstelik mesele sadece bunlar da değildir. Nolan klasik anlamıyla sinema salonunda izlenen konvansiyonel film izleme deneyimini savunur. CGI’a karşı mesafeli bir tavır sergiler ki bu tavır kendisiyle ilgili dilden dile dolaşan şehir efsanelerini körükler. 3D filmlerin bayağı bir süredir “normal” olduğu sinema evrenine rağmen bu işe girişmez, IMAX’le işbirlikleri kurar. Bu mindset’i onu “film iletişimi” alanında sıklıkla öne geçirir. Filmleri sinemalarda gösterilmeye başlamadan önce dedikodular alır başını gider. The Dark Knight’ın çekimlerinden sonra hayatını kaybeden Heath Ledger’ı da kampanyasına dahil etse de çoğunlukla antipatik bulunmaz Nolan. O, sinemayı savunan son büyük kaledir çoğu kişiye göre. Popüler sinemadan başka hiçbir şey izlemeyenler için bu böyledir en azından.

1990’lı yıllarda Tim Burton ve Joel Schumacher’in yönetmenliğine giriştiği ve pek çok açıdan ellerine yüzleri bulaştırdıkları Batman filmlerine getirdiği gerçekçi yorum ise Nolan’ın sıçrama tahtasıdır. Batman Begins (2005), The Dark Knight (2008) ve The Dark Knight Rises (2012) adlı filmlerden oluşan üçlemede –Burton’ın ve Schumacher’in stilistik filmlerine nazaran– bilimkurgu ve teknoloji dozu hayli yüksektir. Dört koldan tüm unsurlarıyla izleyiciye saldıran hikâye, atmosfere göre oldukça baskındır. Bunun üstüne Hans Zimmer’in orkestral soundtrack çalışmaları da eklenince karakterlerin ne söylediklerinin duyulmasına gerek bile kalmaz. Aksiyonda önemli olan düşünmek değil hissetmektir sonuçta. Bunu hedefler Nolan.

Tüm bu aktarılanlardan sonra bu metnin konusu olan The Dark Knight Rises’a gelmek lazım. Batman üçlemesinin son filmi olan The Dark Knight Rises, bir önceki filmin bıraktığı yerden devam eden bir hikâyeye sahiptir. Harvey Dent ölmüş, Bruce Wayne yani Batman köşesine çekilmiştir. Şehirde suç oranı büyük ölçüde azalmıştır. Bu noktada Gotham’ın yeraltında örgütlenen Bane ve çetesi girer devreye. Önce emniyet müdürü Gordon, sonrasında da işlerin değişmeye başladığı anlayan ve Batman’liğe verdiği arayı sonlandıran Bruce saf dışı bırakılır Bane tarafından. Gotham’da terör estiren ve kontrolü tamamıyla eline alan Bane, saatli bombayla şehri esir eder. Bane’in Gotham’ın yok oluşunu izlemesi için gönderdiği hapisten çıkmayı başaran Bruce, şehre geri döner ve bir kurtuluş sembolünü andıran Batman figürü aracılığıyla sürece müdahalede bulunur. Gordon, Fox, Blake ve Selina Kyle gibi karakterleri harekete geçiren Batman, Gotham’ı bir kez daha kurtarır.

Üstte bir hayli kısa sinopsisi aktarılan The Dark Knight Rises’ın neden “kötü sinema” masasına meze olduğunun aktarılmasına geçilmeden önce ne kadar başarısız yani çirkin olduğunun tartılması gerekiyor. Zira çirkin olana kötü demek çok daha namertçe ve çok daha kolaydır. Öncelikle söylenmesi gereken şey, filmin aşırı derecede atlamalı, kolay mantık hatalarıyla dolu olduğu, basit çözümlü, hatta yer yer çocuksu senaryosunun üzerine çok fazla çalışılmadığı izlenimi verdiğidir. Aylarca yeraltında kalmalarına rağmen yer üstüne çıkar çıkmaz şehirlerini savunmak için meydan savaşına katılan Gotham milliyetçisi polisler, Bruce’un tutulduğu hapisten çıkar çıkmaz Gotham’a damlayışı ve bir metafor olarak düşünülen filmin son bölümündeki çocuklarla dolu okul otobüsü inandırıcılıktan uzak, gülünçlüğe yakındır. Bütçesi her ne olursa olsun, profesyonel bir yapımda karşılaşılması ihtimali çok düşük olan çirkin ötesi Marion Cotillard performansı (özellikle de tırın içindeki son sahne) ve meme’lere konu olan son Alfred-Bruce bakışması sayılabilecek onlarca cringe şeyin içinde sadece birkaçıdır. Filmin bu ve benzeri sahneleri adeta Nolan tarafından çekilmemiştir.

Üstelik yapılabilecek olumsuz eleştiriler bunlarla da son bulmaz. Film biçimsel olarak da son derece savruk ve özensiz görünür. Basit devamlılık hataları, baş ve bakış boşluğu problemleri ve savaş sahnelerinde dikkat çeken ve/veya bu sahnelerin arka planında seçilebilen figüranların kötü dövüş koreografileri ve performansları dikkatli izleyicileri hayrete düşürecek cinstendir. Fakat tüm bu problemler filmi daha çirkin yapmaz. Zira Nolan biçimsel olarak umursamaz bir yönetmendir biraz. Bu tarz sorunlarla tüm filmlerinde karşılaşılır. Bunlar onun için sorun bile değildir hatta. Nolan bu tarz detayların filmin izleyiciyle bağ kurabilmesini mümkün kılan organiklik dozunu sağladığı kanısındadır; yani biçimsel açıdan kusursuzlaşmamayı sinematik bir politika olarak savunur. Bu bağlamda Jean Baudrillard’ın, yattığı yerden Nolan’la –muhtemelen– gurur duyduğunu söyleyebiliriz.

Bu yazı dizisinin asıl karın ağrısı olan, filmin neden ve nasıl “kötü” olduğuyla ilgili kısma artık geçilebilir. Bu perspektiften ifade edilebilecek ilk nokta, The Dark Knight Rises’ın tüm boyutlarıyla muhafazakârlığı son bir sığınak, hatta bir kale olarak görmesidir. Bruce’un aile kurmasına dair gündüz düşleri gören Alfred, mülksüzleşen toplumda hırsızlığın tadını alamayacağı için boşluğa düşen Selina (filmin sonunda Bruce’un eşi/sevgilisi olarak “flu”da görünür), ne kadar ötekileştirilse de ötekileştirilsin üzerine düşeni yapmayıp teröre sarılan Miranda ve Bane (ve tabii filmin terörden anladığı şey) akla gelen ilk muhafazakârlık çıktılarıdır. Nolan’ın iyi karakterleri hippiliği bırakıp yuppiliğe geçiş yaparken kötü karakterlerinin hippiliği bırakmaya niyeti yok gibidir.

Metnin girişinde ifade edildiği gibi onulmaz bir Batı liberalizmi savunucusu olan Nolan’ın The Dark Knight Rises’ta yaptığı ikinci muhafazakâr hamle, sosyalizmi yüzeysel bir totalitarizmle eşlemek ve bunun üzerinden kötülüğe dair çıktılar elde etmektir (Filmde sosyalizm kelimesi geçmemesine karşın sermayenin dilinden konuşan Nolan’a göre kapitalist düzeninin sekteye uğraması sonucunda kendini gösteren kötülük sosyalizmi anıştırır veya ona atıf yapar/yapar görünür). Filmde Bane’in devrimi sonrasında (filmde de bu şekilde ifade edilir) ortaya çıkan kuralsız ve kanunsuz düzenin niteliği ise Orwellvari sosyalizm eleştirisi tonunda yeşerir. Zenginlerin evlerinden edilmesi, ilk film Batman Begins’te izleyiciye tanıtılan Scarecrow’un yargıç olduğu sıradışı mahkeme ve halkın iyi topluma olan inancını yitirmemesi adına söylenen yalanların ifşa edilmesi de bu bağlamda devreye girer. Nolan, tıpkı Orwell gibi sosyalizmi totaliterlikle ilişkilendirirken –en azından bu film özelinde– benzer zihniyet dünyasına işaret eden Karl Popper’in aksine bu ilişkilendirmeyi felsefi düzlemde yapmaz. Konu sosyalizm bile olsa bu kadarı haksızlıktır.

Nolan’a göre adına sosyalizm diyebileceğimiz bu düzeni şu veya bu şekilde ortaya çıkaran güç, bilimsel bir görüşten ziyade kapitalizmin yarattığı ötekilerin intikam arzusudur. Dolayısıyla motivasyon pozitif değil negatiftir (Bu anlamda Bane ve çetesinin ilk saldırısını borsaya yapması da manidardır). Uzak diyarlarda hapis yatanlar, terk edilenler, saldırıya uğrayanlar ve şiddeti en yakından ve en derinden deneyimleyenler ancak böyle bir düzen kurmak için var olan “sistem”e saldırabilir. Medeni dünyaya ait hiçbir kuralın işlemediği bu “yeni” düzende liyakatsizlik en önemli liyakattir kuşkusuz. Bir siyasetçi edasıyla “Gotham’ı sahip olduğu insanlara geri veriyoruz” diye haykıran Bane’in yaptığı mülkiyet sahibi insanları korkutmak ve sindirmektir. Mülk sahibi olamayan “turuncu kıyafetliler” ise Bane’in düzeninde özgürlüğüne kavuşur. Liberal düzende suç sayılan temel insani suçlar sosyalizmde sorun olarak görülmez gibidir.

Tekrarlarsak: Filmin sonuna doğru Bruce –tıpkı Miranda gibi– Bane tarafından gönderildiği hapisten çıkmayı başarır ve ateşi tekrar yakmak için Gotham’a geri döner. Onun dönüşü “zinde kuvvetler”i harekete geçirir ve geri dönüş başlar. Güvenlik güçleri mobilize edilerek tekrar kazanılır, şehri terk etmeyi düşünenler kalmaya ve şehre sahip çıkmaya karar verir, liberal devletin tüm kurumları ve tüm organları yeraltında örgütlenir. Sermaye seferber olur. Bu noktada sadece kendini kurban edebilecek bir mesihe ihtiyaç duyulur, bu da tabii ki Bruce yani Batman’dir. Bane kuvvetleri ile polislerin giriştiği meydan savaşında en ön sırada savaşan Batman, –her ne kadar ihanete uğradığını anlasa da– patlamak üzere olan bombayı canı pahasına şehirden uzaklaştırarak felaketi önler. İsa’dan beri tekrar edilen anlatı bir kez daha kendini gösterir. Bir insanı sırf zengin diye yaftalamamak gerekir.

Kötü Sinema’nın girizgâh metninde ifade edilmese de (yazar bunu unutmuş olabilir) güzel filmler yapan yönetmenler bazen güzele benzeyen çirkin filmler de üretebilir. Veya yine girizgâh metninde bahsedilmese de iyiliği muhafaza etmeye çalışmak kötülüğü ortaya çıkarabilir. Tüm boyutlarıyla sinema için önemi yadsınamaz bir figür olan Nolan’ın da The Dark Knight Rises’da doğumuna sebep olduğu sonuç belki de budur.

{fold içindeki imge: Christopher Nolan’ın 2012 yapımı The Dark Knight Rises filminden ekran görüntüsü}

Batman, Christopher Nolan, Emre Doğan, film, George Orwell, kapitalizm, kötü film, Kötü Sinema, liberalizm, politika, sermaye, sinema, sosyalizm, süper kahraman, The Dark Knight Rises