— Kalbe nereden giren kurşun kesin olarak öldürücü olur?
(İşaret parmağıyla kalbini göstererek)
— Şuradan girerse kesinlikle öldürür, kesinlikle.
(Veda filminden diyalog)
Tarihi bir karakteri temsil etmek her daim riskler taşıyan bir girişimdir. Çoğunlukla yüceltme, azınlıkla haksızlık etme fakat sürekli olarak idealize etme eğilimleri taşıyan bu eylem, özellikle de bizimki gibi herhangi bir tarihsel olayda veya karakterde tam bir mutabakata varamamış bir toplumda kendini gösteriyorsa fevkalade sağlıksız sonuçları beraberinde getirir. Birileri mutlu olur, birileri öfkelenir. Mutluluğun da öfkenin de bir bilim dalı olarak tarihle ilgisi yoktur. Hatta çoğunlukla bu tarz durumlarda bir bilim olarak tarihten nefret edilir. Zira bilim istisnaları es geçmez, mükemmel anları bozar, şiir gibi olanı düzyazıya çevirir. Bunlar da kimsenin işine gelmez.
Bu noktada konu Atatürk olunca işler iyice karmaşıklaşır, zira Atatürk’ün imgesi hem çok politiktir hem de pek az politikleştirilmiş imgelerden biridir. Politiktir çünkü Türkiye’de herkesin kendisine göre bir Atatürk’ü vardır: Meclis açılışında dua eden Mustafa Kemal Paşa’ya da inananlar vardır, Meclis kürsüsünde “gökten indiği sanılan kitapların dogmalarından” bahseden Kemal Atatürk’e inananlar da. Anıtkabir’ine seküler yürüyüşler de düzenlenir, ruhuna mevlit de okutulur. Attila İlhan’ın Atatürk’ünün gözleri masmavi, çakmak çakmak sola doğru bakar, Peyami Safa’nın Atatürk’ünün ise bastonu sağ elindedir. Cemal Gürsel de Talat Aydemir de Kenan Evren de Atatürk’ten bahseder fakat aynı insandan bahsetmiyorlar gibidir. Cemil Meriç de Atatürk’ü eleştirir Fikret Başkaya da. Bu liste uzar gider.
Fakat bir diğer açıdan bakıldığında Atatürk’ün imgesi tamamıyla politika dışıdır. Yılmaz Özdil gibi, Sinan Meydan gibi insanlar buralarda dolaşır, buralarda bulunmaktan keyif alır. Mecliste tüm milletvekilleri Atatürk ilke ve inkılapları üzerine yemin eder. Ülkeyi ele geçirme heveslisi herkes bunu Atatürk’ün imgesini veya sözlerini kullanarak dener. Atatürk kocaman bir örtü gibidir. Herkes kendine bir şekilde bu örtünün altında yer bulmaya çalışır. Böylesine önemli bir tarihsel karakter söz konusu olduğunda bu durum normaldir, aslında çok da şaşırmamak gerekir.
Bu metnin konusu olarak belirlenen Veda (2010) filminin yönetmeni Zülfü Livaneli’nin de bir Atatürk’ü vardır kuşkusuz. Nâzım Hikmet’e yazılmış şiirleri onun için besteleyen ve söyleyen Livaneli’nin savaşta düşmanı kontrol etmek için açığa çıkan, el falı baktıran, İnönü’süz Atatürk’ü, fikirlerinden ziyade desenkronize bir şekilde zeybek oynarken alnına düşen bir perçem saçıyla ve önünü açık bıraktığı üniformasıyla dikkat çeker. Çünkü temelde (Livaneli’nin anladığı ve satmaya çalıştığı şekliyle) Kemalizm de Atatürk’ün fikirlerinden ziyade sarı saçı, mavi gözü ve ince olmaması için neredeyse deizm tanrısına dua ettirecek sesiyle ilgilidir. Livaneli’nin Atatürk’ü tapılacak bir kültten ziyade fetişleştirilmiş bir varlıktır. Filmin sloganı “Ölüme meydan okuyan bir kuşağın hikâyesi” olmasına karşın Atatürk dışında bu kuşaktan kimseden çok da bahsedilmemesi bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Livaneli’nin “ölüme meydan okuyan kuşak”tan anladığı, Atatürk’ten ibarettir.
Bu noktada Türk sinemasının (en az Veda kadar bilinen) diğer “kurmaca” Atatürk filmlerine “muhtasar” bir bakış atmak faydalı olabilir. Akla gelen ilk örneklerden Mustafa Şevki Doğan’ın yönetmenliğini yaptığı ve Suat Yalaz’ın aynı isimli çizgi romanından uyarlanan Son Osmanlı Yandım Ali’de (2007) bitmeyen aksiyon patlamalarının arasında kısa kısa görünen ve her görünüşünde bir özlü söz söyleyen Mustafa Kemal Paşa’dan veya Hamdi Alkan’ın yönetmenliğini yaptığı Dersimiz Atatürk’te (2010) yüzüne uygulanan plastik makyajın ağırlığından mimiklerini zar zor kullanabilen Atatürk’ten bahsedilebilir. Yeşim Sezgin’in Çanakkale 1915 (2012), Atilla Akarsu’nun Atatürk’ün Fedaisi Topal Osman (2013), Cenk Yaz’ın Zübeyde: Analar ve Oğullar (2023), Levent Onan’ın Son Akşam Yemeği (2023) adlı filmleri ve son olarak Cumhuriyet’in 100. yılı furyasında çıkan filmler arasında en dikkat çekici ve tartışmalı olan Mehmet Ada Öztekin’in yönetmenliğini yaptığı Atatürk: 1881–1919 (2023) ve Atatürk II: 1881–1919 (2024) bir çırpıda sayılacak çalışmalardır. Bu filmlerin bazıları doğrudan Atatürk’le ilgilidir, bazıları da dolaylı olarak Atatürk’e giderek parsa toplamaya çalışır fakat çoğunlukla çirkin işler olarak silinir. Bu anlamda belki de en olumlu örnek Turgut Özakman’ın senaryosunu yazdığı, TRT’nin en büyük prodüksiyonlarından olan, Ziya Öztan’ın yönetmenliğini yaptığı altı bölümlük dizi Kurtuluş (1994) ve sonrasında çekilen sinema filmi Cumhuriyet’tir (1998). Kemalist ideolojinin Vahdettin düşmanlığı üzerinden kendini gösterdiği bu yapımlarda da önce Mustafa Kemal Paşa’nın, sonra da Atatürk’ün temsiline dair sorunlar vardır fakat teknik yetkinlik, nitelikli emek ve samimiyet bu iki çalışmayı öne çıkarmaktadır. Kısacası Veda’yla ilgili ifade edilecek problemler Atatürk filmlerinin genelinde kendini gösterdiği için, sadece Veda’nın problemleri gibi düşünülmeleri bu filme bile haksızlık olur.
Öncelikle Veda’nın Kötü Sinema’nın girizgâh metninde ifade edilen çirkinlik/güzellik tartısında nerede durduğundan başlanmalıdır. Çocukluğundan vefatına kadar Atatürk’le ilgili bilindik hikâyeleri/mizansenleri Salih Bozok’un aktarımı üzerinden beyazperdeye taşımaya çalışan bir anlatıda ilerleyen Veda, Atatürk’ün hayatını kaybettiği Dolmabahçe Sarayı’ndaki son saatleri ile ölümü sonrasında Salih Bozok’un intihara karar verişi arasında parallelik kurmaktadır. Atatürk’ün küçük çocuklara tanıtıldığı ve doğal olarak başlangıç seviyesindeki kitaplardan çıkmış diyaloglar, başta Sinan Tuzcu olmak üzere karikatür oyunculuklar ve mantık hatalarıyla dolu bir senaryoya sahip olan Veda, üzerine yeterince emek verilmemiş bir çalışma olduğunu ilk karesinden itibaren göze sokarcasına gösterir. Bu anlamda Veda’nın Livaneli’nin Atatürkçü personasının ne derece gişe hasılatı getirebileceğine dair oynanmış (çok da riski olmayan) bir kumara benzediği bile söylenebilir.
Veda’ya bir anlatı veya bir prodüksiyon tasarımı olarak bakmanın nedenselliğinin diğer yüzünde aslen müzisyen olan Livaneli’nin özünde başarılı olarak kabul edilebilecek filmografisi bulunmaktadır. Yer Demir Gök Bakır (1987), Sis (1989) ve Şahmaran (1994) filmleriyle hatırı sayılır bir sinemasal başarı elde eden Livaneli, Wim Wenders’in yapımcısı olduğu, önemli oyunculardan önemli performanslar almayı başaran, o dönem ve sonrası için ciddiye alınan bir yönetmen hüviyetindedir. Bu başarının karşısına Veda’nın tozu dumana katması için yerleştirilen fünyelerin göründüğü savaş sahnesini, sadece mükemmel anlar, kıssalar ve mizansenler yaratmak için yazıldığı çok belli olan (ama bunda da başarısız olan) aksiyonlarını ve Özge Özpirinçci’nin canlandırdığı Fikriye’nin her yere düşüşünde arkada fluda kendini gösteren ayak oyunculuklarını koyunca sonuç ortaya çıkmaktadır: Veda aceleyle yapılmış, umursanmamış, önemsenmemiş bir film gibidir.
Veda’nın bu metnin konusunu teşkil eden niçin ve ne kadar kötü bir film olduğuyla ilgili ele alınması gereken ilk noktası, Atatürk’e bakışında kendini gösteren çarpıklıktır. İlk sahnesinden itibaren Atatürk’ü çok sevmemiz ve ondan çok etkilenmemiz için elinden geleni yapan film, küçüklüğünde sarı saçlı, tatlı ve sempatik bir çocuk olarak onun din adamlarıyla sorunlu ilişkisine, ergenliğinde liderlik özelliğini savaş oyununda bile gösteren bir delikanlı olarak ikinci defa evlenen annesiyle yaşadığı krize, yetişkinliğinde ise politik ve askeri olarak her söylediği doğru çıkan, ağzını her açışında bir aforizma ortaya çıkaran, yaptığı her hareketle kontrollü, karizmatik ve etkileyici olmayı başaran bir devrimci ve bir devlet adamı olarak hayatına giren kadınlarla yaşadığı sorunlara odaklanmayı tercih etmektedir. Zira Livaneli’ye göre Atatürk’ün hayatının hiçbir döneminde çirkin veya antipatik görünme, liderlik özelliğiyle öne çıkmama hakkı yoktur. Bu anlamda Livaneli’nin Can Dündar’ın Mustafa’sını (2008) beğenmeyenleri hedeflediği açıktır. Atatürk’ün ergenliğinde ve gençliğinde birkaç fevri hareketine de yer vermeyi ihmal etmeyen yönetmen, bu tercihiyle Atatürk’ün kusurlu insani yönünü de aktarmayı hedeflemiş gibi görünse de/görünmek istese de bu açıkça izleyiciye verilen bir havuçtan ibarettir. Filmde önemli olan Atatürk değil, Livaneli’nin Atatürk’üdür.
Veda’yla ilgili ifade edilmesi gereken ikinci önemli nokta, İsmet İnönü’ye “neredeyse hiç” yer vermeyişidir. Tolga Yeter tarafından canlandırılan ve bitimdeki akan jenerikte sonlarda görülen İnönü (benzer durum Ali Fethi Okyar ve pek çok diğer önemli tarihsel figür için de geçerlidir), filmde çok az görünür ve hemen hemen hiç konuşmaz. Bu durumun tarihsel açıdan bir hayli sorunlu olmasının yanı sıra Livaneli’nin bu filmi yapma konusunda ne derece samimi olduğuyla ilgili ciddi soru işaretleri yaratması da kaçınılmazdır. Hatta denebilir ki bu eksiklik filmin (belki de) en kötü yanıdır. Zira Atatürk ile İnönü ayrılmaz bir bütündür; hiçbir zaman ayrılmamış ve ayrılmayacaklardır. Atatürk, İnönü’ye duyduğu güveni verdiği kritik sorumluluklarla göstermiş ve onu diğer tüm silah arkadaşlarından ayırmıştır. İnönü de başta çokpartili hayata geçiş ve köy enstitüleri gibi Atatürk’ün gerçekleştiremediği pek çok projenin altından kalkarak onun bu güvenine layık olmaya çalışmıştır ve olmuştur. Bu anlamda denebilir ki İnönü, Atatürk sayesinde var olmuş, Atatürk de İnönü’nün varlığıyla meşruluğuna kavuşmuştur.
Burada adına tercih denmesi zorunlu bu “eksiltme”nin sebepleri düşünüldüğünde birkaç farklı niyet okuması yapılabilir (Filmin tercihlerinin nedenselliğini dürüst bir biçimde ortaya koymaması ve –yazarın nefret ettiği– niyet okumalarına mahal vermesi de belli başlı bir kötülük kriteridir). Bu bağlamda ifade edilebilecek en akla yatkın niyet okuması, İnönü’nün Atatürk’e göre daha tartışmalı bir tarihsel karakter olmasıdır. Türkiye’de uzun yıllardır (özellikle de Atatürk’e sağdan bakan güruh tarafından) Atatürk’e dair söylenemeyen ve/veya yakıştırılamayan her şey İnönü’ye söylenmektedir. Bu anlamda İnönü’nün bir diğer tarihsel misyonu Atatürk’ün günah keçiliğidir. Livaneli tecimsel bir risk almamak veya herhangi bir sebepten ötürü tepki görmemek adına böyle bir tercih yapmış olabilir. Atatürk’ün aksine, İnönü CHP demektir ki bu bile önemli bir tartışma konusudur ve Livaneli’nin bulaşmak istemeyeceği türden bir meseledir (Bu bile bir tür hamaset gibi tınlamaktadır).
Bu noktada değerlendirilebilecek bir diğer konu, Veda’nın Atatürk ideolojisinin veya genel olarak zihniyet dünyasının temsil edilişinde özensiz bir davranış sergileyişidir. Filmde Atatürk’ün bir fikir ve aksiyon insanı olarak motivasyonunu ve niyetini açıkladığı her diyalog ve/veya her mizansen özensizce yazılmış, çekilmiş ve kurgulanmıştır: Meyhanede imparatorluğun elden gidişiyle ilgili arkadaşlarıyla sohbet eden ve aslında ileride yapacağı devrimlerin zihinsel temellerini atan Atatürk müteessif bir hâldeyken çalan müziğe dayanamaz ve oynamaya başlar. Selanik’in elden çıkışı sonrasında muhacirler arasında annesini ve kız kardeşini arayan Atatürk’ün acısı uzun uzun aktarılmaya çalışılır fakat bir sonuca vardırılamaz. Cumhuriyetin ilanından sonra, devrimlerin arifesinde Atatürk’ün yaptığı ilk iş Fikriye’den baş örtüsünü çıkartmasını istemesi olur. Görülebileceği gibi Veda, bir düşünce insanı olarak Atatürk’ü yeterince çekici bulmaz. Onun ilgilendiği Atatürk’ün özel hayatıdır ki bunu da gayet yüzeysel bir tonda ele alır ve bu konuda da çok bilinen mizansenleri tekrar etmekten kaçınmaz. Fikriye ve Latife’yle ilişkisi, Fikriye’nin intiharı, Latife’yle arasının açılması gibi “çok bilinen” olayları izleyiciye sunmak için yeterli bulur. Filmin Atatürk’ün özel yaşamından ziyade “ölüme meydan okuyan bir kuşağın hikâyesi”ni anlatmaya niyetlenmesine (ya da en azından böyle söylemesine) rağmen bu detaylara/detaylarda boğulması hem gereksiz hem de hazindir. Livaneli, Atatürk’ün her hâliyle ve her şekilde ilgi çekeceğini bildiği için onun içini boşaltma konusunda eli bol davranmıştır.
Kötü Sinema’nın girizgâhında söylenmemiş olmasa da bir filmin kötü olmasıyla samimiyetsiz ve özensiz olması arasında güçlü bir bağlantı vardır, bunu herkes bilir. Veda tam da bu bağlantıda durmaktadır; “Atatürk filmi” olmak dışında sunacağı hiçbir olumlu yanı “neredeyse” yoktur ki bu durum, kötü olmasının hem sebebi hem de sonucudur.
{fold içindeki imge: Zülfü Livaneli, Veda, 2010, film karesinden detay, kaynak: MUBI}