David Fincher,
Zodiac, 2007,
kaynak: Talk Film Society
Matbudan Dijitale
Film Simülakrları*

“Batı’yı seyreyleyin: Bilgi, şerefsizlik ve uyuşuklukla dolup taşıyor. Haçlılar, şövalyeler, korsanlar meğer buna varmak içinmiş, bir görev yerine getirildiğinde kapılınan alıklığa… Roma, lejyonlarını geri çektiğinde, tarihten ve alacakaranlık derslerinden habersizdi. Bizim durumumuz hiç öyle değil. Tepemize ne karanlık bir Mesih inecek!”1

20. yüzyılın en radikal düşünürlerinden Jean Baudrillard ve yaratıcısı olduğu simülasyon kuramı, ortaya çıktığı 1980’li yıllardan bu yana felsefi ve sosyolojik tartışmalara sürekli olarak konu edilmiş ve entelektüel bir “anomali”ye sebebiyet vermiştir. Bu kurama göre (teorik düzlemde) Batı gerçekliğini kaybetmiştir ve bir “simülasyon evreni”nde yaşamaktadır. Bu simülasyon evreninde kaybolan gerçeğin yerine geçen, gerçeğe çok benzeyen fakat gerçek olmayan/olamayan “simülakr”lar bulunmaktadır. Simülasyon kuramını kuramlar dünyasına tanıttığı Simülakrlar ve Simülasyon adlı kitabının girişinde simülasyon kavramını okurlarına tanıtan Baudrillard’a göre tanım şu şekilde olmalıdır: “Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.”2

Kitabında kuramı etraflıca açıklayan ve buna örnekler veren Baudrillard, birkaç noktanın altını özellikle çizmiştir: Örneğin -mış gibi yapmanın simüle etmek olmadığı, -mış gibi yapmanın veya gizlemenin [dissimuler] gerçeklik ilkesine zarar vermediği önermesini ortaya koyar Baudrillard. Mesela hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışırken bir hastalığı simüle eden kişi kendisinde o hastalığa dair semptomlar görülen kişidir. Simüle eden kişiye ise ne hastasın ne de değilsin denilebilir. Baudrillard burada modern tıbbın ve (genel olarak) bilimin içine düştüğü çaresizlik durumundan dem vurur. Veya yine kitapta dikkat çekilen bir diğer nokta, modern toplumlar ile “dünyanın geri kalanı” arasındaki tarihsel süreç farklılığıdır. Baudrillard’ın kuramında gerçeklik ve tüketim üzerinden eleştirisi yapılan toplumlar modern toplumlardır. Rasyonelleşme sürecini yüksek bir ivmeyle doruk noktasına taşımak isteyen modern toplumlar (ona göre) artık hiperrasyoneldir. Dolayısıyla Türkiye gibi modernleşme sürecini tamamlamamış ülkeler için simülasyon kuramı geçerli değildir. Bu ülkeler henüz yitirmedikleri gerçeklikleri sayesinde modernitenin düştüğü çukura düşmemiştir.

Baudrillard’a göre modern ülkeler tarihin tam olarak kestirilemeyen bir noktasında (1950’ler veya 1960’lar diye düşünülür fakat İkinci Dünya Savaşı sonrası olduğu kesindir) gerçeklik ilkesini yitirmiştir. Yitirilen gerçekliğin yerine gerçeğin simüle edilmiş hâlini yani simülakrlarını koyan modern ülkelerin/toplumların amacı sistemin devamlılığını sağlamaktır. Simülakrlar ve Simülasyon’da politikadan sanata çeşitli simülasyon örnekleri arasında belki de en çarpıcısı (aynı zamanda ne yazık ki en çok bilineni) Disneyland örneğidir. Buna göre Disneyland tüm simülakr düzenlerinin iç içe geçtiği kusursuz bir modeldir ve “gerçek Amerika”nın minyatürleştirilmiş bir modelidir; insanlara çekici gelen yönü de “çelişkileri ve güzellikleriyle gerçek Amerika’nın minyatürleştirilmiş toplumsal bir mikro kozmosuna benzemesi ve alınan kolektif (dini denilecek türden) keyiftir.”3 Bu alıntıdan da anlaşılabileceği gibi Disneyland’in her bir tarafında Amerika’ya ait kültürel kodlar ve göstergeler bulunmaktadır. Fakat Baudrillard’a göre Disneyland’in amacı farklıdır: “Bu ideolojik ‘tezgâh’, üçüncü basamak bir simülasyon olayının gizlenmesini sağlamaktadır. Disneyland ‘gerçek’ ülkenin, ‘gerçek’ Amerika’nın bir Disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır.”4 Gerçekliğini tamamıyla yitiren Amerika, yitirdiği gerçekliği gizlemek için bu tarz bir yönteme başvurmuş ve (gerçeklik yaşarmışçasına) “çoktan ölmüş olan gerçekliği” minyatürleştirip sergilemeye başlamıştır.

Son derece geniş açılımlı bir kuram olan simülasyon kuramı politikada, dinde/dinsel olanda, sosyal yaşamda, medyada ve sanatta artık herhangi bir gerçeklikten bahsedilemeyeceği konusunda –sağduyuya (biçimsel mantığa) karşı çıkacak boyutta– ısrarcıdır: Gerçeğin yerini gerçekten daha gerçek gibi görünen fakat gerçek olmayan simülakrlar almıştır. Yani doğası gereği kusurlu gerçeklik yerini kusursuz simülakrlara bırakmıştır. Tıpkı sinemada olduğu gibi.

Aslına bakılırsa, sinema (sanatı) da artık gerçeklikten yoksun bir hâldedir ve bir sanat simülakrıdır. Gerçekliğini kaybetme noktasına yani sıfır derecesine yaklaşan sinema, illüzyonlarını yitirmiştir. Zira gerçekliğin olmadığı bir yerde gerçekliğin yaratacağı illüzyon duygusundan bahsetmek olanaksızdır. “Mutlak bir gerçeklikten söz edebilmek ne kadar güçse, bir illüzyon üretiminden söz etmek de o kadar güçtür. İllüzyondan söz edebilmek imkânsızdır, çünkü artık gerçek diye bir şey yoktur. Gerçek ortadan kaybolmuştur.”5 Eleştirisini özellikle tarihi filmler üzerinden kurgulayan Baudrillard, Stanley Kubrick’in 1975 yapımı Barry Lyndon’ının üzerinde çokça durmaktadır. Baudrillard’a göre bu filmde tüm zehirli ışınlar temizlenmiş ve mizansen yaratmada teknolojinin tüm imkânlarından yararlanılarak gerçek kusursuz hâle getirilmeye çalışılmıştır (“kusursuz imge”). Bu filmler sinemayı “sinema sanatı” yapan illüzyon, halüsinasyon ve düş gücü dışında her şeye sahiptir, dolayısıyla film (ya da sanat) simülakrıdır.

Film simülakrlarına verilebilecek diğer örnekler için Baudrillard’ın oluşturduğu izlekten Hollywood’a bakmak aslında yeterlidir. Genelinde teknolojinin, özelinde ise sinema teknolojisinin gelişiminden dolayı Hollywood filmleri, (içerikten yoksun olma pahasına) biçimsel olarak (fazlasıyla) yetkin bir noktaya evrilmiştir/evrilmeyi tercih etmiştir. Artık bu filmler yeni teknik imkânların denendiği bir “araç” veya yapım firmalarının filmler için ayrılan bütçenin büyüklüğünü gösterdikleri bir “potlaç” konumundadır. İmge gücü ve düşsellikten yoksun hâle gelen bu filmler hakkında Baudrillard’ın değerlendirmesi pejoratiftir: “Bu, atıflarda bulunmaktan başka bir şey yapmayan, çok gereksiz konuşmalarla doldurulan, ileri teknoloji ürünü filmler sanki içlerinde yer alan ve hızla gelişen kanserli hücrelere benzeyen bir teknoloji, kendi senografileri ve kendi sinema kültürlerine sahip olup, sinemayı içten içe çürüten bir hastalığa benzemektedirler.”6 Sinema teknolojisinin fazla gelişmediği ve günümüze nazaran daha ilkel şartlarda film çekilen yıllarda, yönetmenler mizansen yaratmada ve hikâye anlatmada türlü zorluklar yaşamalarına karşın (belki de bu zorluklar sayesinde) düş gücünü ve imgeyi es geçmemiştir. Lakin günümüzde sinema (çoğunlukla) sanatsal kaygılardan azadedir. Filmler (elbette istisnalar hariç) boş zaman doldurma ve eğlenme gibi eylemlere yardımcı olmaktan başka hiçbir şey yapmamaktadır. Sinema sanatını eğlenme ve boş zaman doldurma gibi eylemlere indirgeyen şey, simülasyon evreninin ta kendisidir.

Baudrillard’ın bu eleştiri ve değerlendirmeleri üzerinden günümüz sinemasında çeşitli film simülakrları tespit edilebilir. Örneğin David Fincher sineması Baudrillard’ın tanımladığı şekliyle aslında “film simülakrları” olan filmlerin simülatif unsurlarıyla benzerlikler taşımaktadır. Filmografisinde polisiyeden drama, bilimkurgudan gerilime birçok türde eser bulunan Fincher, özellikle çektiği dönem filmleriyle kendini sinema tarihinin önemli yönetmenleri arasına yazdırmıştır. Fincher sinemasının tüm tipik özelliklerini gösteren, 2007 yapımı Zodiac, yönetmenin sinematografisini anlamak ve değerlendirebilmek için ele alınabilir: 1960’ların sonunda ortaya çıkan Zodiac isimli bir seri katili ve onu yakalamaya çalışan Robert Graysmith isimli bir karikatüristi ve polisleri konu alan film, Baudrillard’ın tanımladığı anlamıyla tam olarak bir film simülakrıdır.

Öncelikle Zodiac’ın bir dönem filmi olarak 1970’ler atmosferini oluşturma gayreti içinde olduğu, göz önünde bulundurulması gereken ilk bilgidir. Film, sarı-yeşil renginin ağırlıklı olduğu filtresi sayesinde imgeleri kusursuzlaştırarak/kusursuzlaştırmaya çalışarak sunmaktadır. Her türlü zehirli ışını kadrajından atmış ve aslında kusurlu olması gereken gerçeği kusursuzlaştırmaya çalışmıştır. Film boyunca kamera, sadece kısa bir sahnede tripot/jimmy jib gibi kamerayı sabitleyen ve kusursuz kamera hareketleri yapılmasını sağlayan cihazlardan çıkarılmıştır. Kamera hareketleri adeta matematiksel bir işlem yapar gibi titizlikle hesaplanmıştır. Kamera-kadraj, animasyon filmlerinde olduğu gibi her daim stabildir ve neredeyse hiç titremez. Film boyunca kadrajda gereksiz ve döneminin dışında herhangi bir nesneye hiç rastlanmaz. Öte yandan diyaloglar üzerinden gelişen (konuşan kafalar filmleri) bir hikâyeye sahip olan Zodiac, diyalogların ve olay akışının hızı nedeniyle seyirciye kısa bir an için bile düşünme şansı tanımaz. İzleyiciyi kusursuz hâle getirilmiş imgelerle, seslerle ve sahici muğlaklıklardan arıtılmış diyaloglarla adeta boğmaya çalışmaktadır. Bu anlamda Baudrillard’ın Sanat Dünyasının Kurduğu Komplo adlı eserinden alıntılanan şu bölüm son derece yerindedir: “Bu yönetmenler sanki her türlü efektten yararlanarak imgelere acı çektirmeye, onları hırpalamaya ve yaşama geçirmeyi (umarız!) düşledikleri senaryoyu alaycı bir parodiye benzetmeye, pornografik filmlerde sunulan gerçekçi ayrıntılara sahip imgelerle doldurmaya çalışmaktadırlar. Her şey programlı bir şekilde seyircinin bir illüzyon gösterisine tanık olduğu duygusunu yaşamasını engellemek amacıyla yapılmış gibidir. Seyirciden sanki her türlü sinematografik illüzyon duygusunu ortadan kaldıran bu abartılı sinematografik gösteriye yalnızca tanıklık etmesi istenmektedir.”7 Film gerek görsel efekt, gerekse özel efekt bazında sinema teknolojisinin son imkânlarını kullanmakta ve gerçekten daha gerçek bir gerçeklik yaratma peşine düşmektedir. Kısaca, Baudrillard’ın deyişiyle düş gücü ve illüzyon hariç hemen hemen her şeye sahiptir. Filmden çıkan izleyiciler savaştan çıkmışcasına yorgun ve bitkindir. Film boyunca tarihin hızlandırılmış ve kusursuzlaştırılmış konsantre bir simülasyonuna tanıklık etmekten başka hiçbir şey yapmazlar/yapamazlar.

Baudrillard’ın tanımladığı şekilde film simülakrlarına, örneğin Coen Kardeşler sinemasında veya Paul Verhoeven sinemasında da rastlanabilir. Bu yönetmenlerin imgeleri kusursuz hâle getirme çabaları, niceliksel olarak seyirciyi bunaltan diyalogları ve sinema teknolojisinin gelişimine doğru orantılı bir şekilde gerçekliği gerçekten daha gerçek yapma istemleriyle film gibi görünen fakat içi boşaltılmış ve düş gücünden yoksun bırakılmış film simülakrları üretmektedir. Burada alıntılanabilecek şu son pasaj, yine Baudrillard tarafından ortaya atılan bu tanımın tam olarak kavranmasında faydalı olacaktır: “Başka bir deyişle ileri teknoloji her geçen gün daha da gelişmekte yani her geçen gün imgeye tamamen yararsız bir kusursuzluk kazandırılmaya çalışılmaktadır. Başka bir deyişle gerçek zaman dilimi içinde sunulan görüntü imge olma özelliğini yitirmektedir. İmge ne kadar kusursuz ve gerçekçi bir görünüme sahip olursa illüzyon gücünü de o ölçüde yitirmektedir.”8

Sonuç olarak Baudrillard ve kuramı, toplumların çok büyük bir kısmının sinemaya bakışını veya film seçimini etkilemese de kuramlar dünyası sakinlerinin huzurunu kaçırmayı başarmıştır “denilebilir.”

{fold içindeki imge: David Fincher, Zodiac, 2007, film karesinden detay, kaynak: The Independent}

* Bu metin Ihlamur dergisinden (sayı 41, Nisan 2016, s. 41-45) alınarak yazarın izniyle “Matbudan Dijitale” dizisi kapsamında yayımlanmıştır.

1. Emil Michel Cioran, Burukluk, çev. Haldun Bayrı (İstanbul: Metis Yayınları, 2021), 43-44.

2. Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, çev. Oğuz Adanır (İstanbul: Doğu Batı Yayınları, 2013), 14.

3. Age, 28.

4. Age, 29.

5. Age, 40.

6. Jean Baudrillard, Sanat Dünyasının Kurduğu Komplo, çev. Oğuz Adanır (2005), 15.

7. Age, 16.

8. Age, 16.

David Fincher, Emre Doğan, film, görsel efekt, Hollywood, Jean Baudrillard, Matbudan Dijitale, modernlik, simülakr, simülasyon, sinema, Zodiac