Pars: Kiraz Operasyonu
“Beni kucağına alacağını bilseydim, kurşunu tanıştığımız ilk operasyonda yerdim.” (Pars: Kiraz Operasyonu filminden replik)
Bir topluma yapılabilecek onlarca kötülüğün arasında belki de en amansızı, bir hayalet misali dolaşımda olan “sağduyu”yla üretilmiş/üretilen fikirleri estetize ve sistematize etmektir. Zaten düşünülmekte ve söylenmekte olanın legalize edilmesinden başka bir şey olmayan bu edim, toplumu oluşturan fertlerin eleştiri yapabilme kabiliyetinin ortadan kalkmasına neden olur çoğunlukla. Toplum kendini tanımadan tanıtır, anlamadan anlatır, hiçbir şey bilmeden her şeyi bildirir, felaket olur. Belki de bu yüzden Bertrand Russell, Aristo’yu ve felsefesini bir engel olarak nitelendirir, belki de bu yüzden akademinin vasatlığında Thomas Kuhn’a fazla kredi verilir ve belki de bu yüzden aslında şair olan Necip Fazıl ülkemizde kanaat önderi olarak görülür.
Peki bu noktada “sağduyu” ne anlama gelmektedir? Kısaca “biçimsel mantık”tır sağduyu. Bir soru veya sorun karşısında verilebilecek, akla ilk gelen cevaptır. Önceden tahmin edilebilen, gündelik akla en yatkın, en ince düşünülmemiş, eleştirellikten en yoksun, duygusal ve başat olandır. Kısaca sağduyu, aksi düşünülmeden yapılan her harekette ve üretilen her fikirde kendini gösterendir.
Deli Yürek (1998-2002) ve Kurtlar Vadisi (2003-2004) gibi televizyon kültlerinin yaratıcısı (ve bu yazının öznesi) yönetmen Osman Sınav da sağduyunun Türk sinemasındaki (veya Türkiye sinemasındaki) karşılıklarından biridir: Dizi ve filmlerinde –kendinden emin bir biçimde– ailevi olana, Türk aile yapısına uygun olana ve özellikle de babaya övgüler dizer Sınav. Alp ve eren özelliklerinin muazzam bir şekilde dengeli olduğu heroik Türk karakterler yaratır. Abdülhamit’in ismini bile geçirmeye gerek duymadan “ittihatçı ruha” hayranlık dolu atıflarda bulunur. Filmlerinde ve dizilerinde “ya sev ya terk etçi zihniyet” bazen o kadar baskın hâle gelir ki anlatı adeta ulumaya başlar. Buna ılımlı seküler dini referanslar ve durmak bilmeyen aksiyon sahneleri de (silahlı çatışma, kovalamaca, patlama, patlamadan kaçma, patlamadan uçarak kaçma ve benzeri) eşlik edince Sınav’ın “siyah paltolu dizi ve filmleri” izlenebilir olur. Kısacası toplum (veya belki de millet) neyi nasıl düşlüyor ve düşünüyorsa Sınav da aynı şekilde tahayyül ve tefekkür eder.
Burada üzerine ayrıca odaklanılması gereken iki sağduyu çıktısı daha vardır. Bunlardan ilki Sınav’ın toplumun şiirsel düşünme alışkanlığına verdiği sloganist ve “aforizmatik” omuzdur. Nesir yerine çoğunlukla manzumu tercih eden topluma çelişki ve açmazlarla dolu aforizmalar armağan eden Sınav’ın dizi ve filmleri catchy cümlelerle bezelidir: “Bu memleketin ekmeğini yiyip ihanet eden bir gün mutlaka ekmeğini yediği yerden kurşunu yer.” “Sonuna düşünen kahraman olamaz.” “İki kişinin bildiği sır değildir.” “Kaçarsan yorgun ölürsün.” “Zafere giden yolda çekilen çile kutsaldır.” Görülebileceği gibi Sınav dizi ve filmleri, sosyal medyada dolaşım hâlinde bulunan anonim içeriklerin gizli bir kaynağıdır adeta.
Bahsedilmesi gereken diğer sağduyu çıktısı ise Sınav dizi ve filmlerinde dur durak bilmeden kendini gösteren stereotipik karakter üretimidir. Toplumun stereotipize etme eğilimine ivme kazandıran bu üretim biçiminin sonunda elde edilen çıktı, paracı ve/veya cimri karakterlerin Yahudi, uyuşturucu kaçıran veya buna yardım eden bürokratların Kürt, deli dolu ve tahmin edilemez hareketler yapan “yiğitlerin” Laz, soğuk ve acımasız askerlerin Çeçen olduğu bir hikâye evrenidir. Sınav’a göre “normal olan” Türk olmaktır, bunun dışındaki her şey ve herkes istisna teşkil eder. Türk olmayanların anormalliği etnisiteyle ilişkilendirilirken Türklerin anormalliği hoşgörülebilir ve kişisel boyuttadır.
Sınav’ın bu yazıya özne olan filmi Pars: Kiraz Operasyonu (2007), uyuşturucu ticareti üzerine yapılmış, yabancı karşıtlığının ağır bastığı bir yapımdır. Filmde onlarca aksiyon sahnesi içinde “damarlarındaki asil kanı zehirlediği için artık muhtaç olduğu kudrete ulaşamayan gençliğe” çeşitli mesajlar ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Otobanda tırın üzerine çıkan, siyahi torbacılara dönerek ve büyük bir şevkle uçan tekme atan ve bir Sınav klasiği olarak patlayan binadan uçarak kurtulan polislerin olduğu Pars: Kiraz Operasyonu, muhbiri Haşhaşi tarafından öldürülen komiser babası ve annesinin intikamını almaya çalışırken kardeşinin cinayete kurban gitmesiyle depresyona giren, tüm bunların akabinde uyuşturucuya savaş açan acar polis Atilla’nın ve uzatmalı flörtü polis Asena’nın (evet Asena!) aksiyon dolu öyküsünü merkezine alır.
Peki bu yazıya özne olarak neden Pars: Kiraz Operasyonu seçilmiştir? Çünkü Pars: Kiraz Operasyonu, Sınav’ın en vasat hâlidir/işidir. Ne Yusuf Miroğlu gibi bir dublajlı kahraman yaratabilmiştir ne de Polat Alemdar gibi dublajlı bir fenomen. Ne Uzun Hikâye (2012) filmindeki gibi klasik anlatı sınırları içerisinde eli yüzü temiz bir anlatı sunabilmiştir ne de Ekmek Teknesi (2002-2005) dizisindeki gibi izleyicinin samimi bulabileceği oyunculuk performansları. Pars: Kiraz Operasyonu, amatör hatalar barındıran çatışma ve kovalamaca sahneleri, gülünç derecede zayıf diyalogları ve oyunculukları ve didaktik anlatısıyla izleyicisini ikna edemeyen “çirkin” bir filmdir. Bu yüzden bu film, –belki de– Sınav’ın en yumuşak karnıdır. Toplumu yumuşak karnından vurmayı seven bir insana da (sanırım) aynısı yapılmalıdır. (Bir de filmde “nedense” Udo Kier oynamaktadır. Bu da yazar için epeyce öznel bir etkendir.)
Filmin “çirkin” olması bir yana neden “kötü” olduğuna özel paragraflar yazılmalıdır ki yazının konusu da budur. Bu bağlamda söylenmesi gereken ilk şey, Osman Sınav filmografisiyle ilgili sıralanan tüm sağduyuya hitap etme ve sağduyuyu inşa etme girişimlerinin bu filmde de mevcut olduğudur. Toplumun düşünme biçimini herhangi bir sorguya mahal vermeden onaylayan komiser Atilla, uyuşturucu baronu Haşhaşi ve idealist öğretmen İnci gibi stereotipik karakterler, “Toz için ölmeye değmez” gibi sloganlar ve aforizmalar ve “Gençlerimiz zehirleniyor!” haykırışının biraz estetize edilmesinden ileri gidemeyen didaktik kurulumun yargılayıcılığı filmin en temel “kötülük” hatlarıdır.
Filmde (ve aslında Osman Sınav filmografisinin tamamında) kendini gösteren yabancı karşıtlığı/düşmanlığı ise ayrıca ele alınmalıdır (Bu filmde anti-Amerikancılık, anti-Avrupacılık ve pek çok diğer “anti” bir arada bulunmaktadır). Herhangi bir kapitalizm (veya genel hatlarıyla sistem) eleştirisine girişilmeden gerçekleştirilen ve kimin veya neyin hedef alındığının gayet flu olduğu bu karşıtlığın kökeninde “Amerika/Avrupa –Türkler için– tüm kötülüklerin başıdır” hamasetinden başka bir şey bulunmamaktadır. Dünyada dönen (ya da döndüğüne inanılan) gizli kapaklı işler ağına duyulan merakın komplo teorisyenliğine dönüşen radikal çıktılarını anıştıran bu durum, Türkiye vatandaşı olmasına rağmen Türk olmayanların neredeyse tamamının nefret sarmalına dahil edilmesiyle az da olsa netlik kazanır. Filmin “yabancı”dan anladığı, Türk olmayan herkestir. Türkler çepeçevre sarılmıştır.
Burada ayrıca ele alınması gereken nokta, –filmin toplumsal cinsiyet konusundaki muhafazakâr kurulumu ve Asena’lara bile mutfağı layık görmesinin dışında– ne yazık ki meşhur grup seks sahnesidir. Uyuşturucu kullanımının zirveye ulaştığı bir parti sonrasında eve varan gençlerin kötü kahkahalar ve anlamsız (ve tabii dejenere) hareketler yaparak grup seks (filmle ilgili verilen bir röportajda eylemin uyuşturucunun etkisinde gerçekleştiği için aslında tecavüz olduğu söylenmiştir) yapması filmin kırılma noktalarından biridir. Zira filmde kötü niyetli oldukları tüm jest ve mimiklerinden belli olan genç erkeklerin grup seks macerasına dahil ettiği karakter, başkarakter Atilla’nın kardeşi Tayfun’un sevgilisi Beril’dir. Filmin ve aslında Osman Sınav filmografisinin “seksüel olan”la kurduğu az sayıdaki temasın son derece ötesinde, epey pornografik olan ve eril fantaziye hitap eden bu sahne, gayet “temiz” bir niyete sahip olduğunu ilk sahnesinden itibaren belli etmeye çalışan bu filmin “aslında” dikkat çekmenin niteliğiyle ilgilenmediğini ayyuka çıkarmaktadır. Grup seksi tecavüz gibi algılayan Tayfun’un ortama dalması ve bıçaklanarak ölmesiyle sonuçlanan bu olayda elde edilen çıktı, grup seksin sadece uyuşturucu kullanımı sonunda kötü niyetli, dejenere insanların yapabileceği bir şey olduğudur. Beril’in yaşadığı pişmanlığın çıktısı ise doğru insanlarla iletişim kurmayan veya zamanı geldiğinde partiyi terk etmeyen kızların grup sekse (ama daha aşağısına değil) özne (veya nesne) olabileceğidir.
Kardeşi Tayfun’un grup seks seansını bastığı sırada öldürülmesinden sonra girdiği kısa depresyonu atlatır atlatmaz uyuşturucuya karşı topyekûn bir savaş açar Atilla. Kardeşinin okulunda panel düzenler, gayri resmi yollardan Haşhaşi’yi kıstırmaya çalışır, kardeşini öldürenleri yakalar ve onun ölümüyle yüzleşir. Filmin bu bölümlerinde ısrarla üzerinde durulan iki nokta, kendi uyuşturucu pazarını yaratmak için Haşhaşi’nin bir hayırsever gibi okul yaptırması ve öğrencilerinin iyiliği için çırpınan İnci öğretmenin verdiği mücadeleden dolayı işinde sorun yaşaması ve kovulmasıdır. Filmin popülist ve politik yanını güçlendirmek için yerleştirilen bu yan öğeler, inandırıcı gelmez ve ilgi çekemez.
Filmin sonunda Atilla, kardeşini kaybetmesine ve kendisine engellemeye çalışan onca unsura rağmen hiç durmadan dönen kötülük çarkına çomak sokmayı başarır ve uyuşturucu baronu Haşhaşi’yi öldürür. Herkes şu çılgın Türklerin ne kadar yaman ve oyunbozan olduğundan dem vurmaya başlayacak olur ki son sahneyle birlikte uyuşturucu ticaretinin ve sorununun sadece bir insanın ölümüyle sona ermeyeceği, Udo Kier’in oynadığı Klaus Kayman karakteri ile Selçuk Yöntem’in oynadığı Zebari karakterinin İstanbul manzarasına karşı şampanya kadehi tokuşturmasıyla ve uyuşturucu ticaretinin finansal boyutuyla ilgili akan yazılarla “göze sokulur”.
Kötü Sinema’nın girizgâhında kötü ve çirkin filmlerin varlığından bahsedilirken onların yanına dahi yaklaşılmaması gerektiği, sinema tarihinin bu filmlerle dolu olduğu ve bunların çoğunlukla silinip gittiği söylenmişti. Pars: Kiraz Operasyonu da böyle bir filmdir, akıbeti budur ve bu olmalıdır.1 Filmlerini izlemek ile milli maç izlemek arasında duygusal deneyim açısından pek bir farkın olmadığı Osman Sınav sinemasının en zayıf halkalarından biri olan Pars: Kiraz Operasyonu daha çok çirkin midir yoksa kötü mü bilinmez fakat hemen her hikâyesinde olduğu gibi bu hikâyesinde de Osman’ın Türklüğü bir kez daha Sınav’a soktuğu ortadadır.2 Topluma her fırsatta kullanması için sloganlar ve aforizmalar üreten, stereotipleri tekrar ederek yabancı düşmanlığına işaret eden, uyuşturucu sorununa eğilmeye çalışırken bilerek veya –düşük bir ihtimalle– bilmeyerek daha kötü şeylere aracılık eden Pars: Kiraz Operasyonu için kötü bir sinema örneği denebilir.
{fold içindeki imge: Osman Sınav’ın 2007 yapımı Pars: Kiraz Operasyonu filminden ekran görüntüsü}1. Osman Sınav, Pars: Kiraz Operasyonu’nu ve uyuşturucuyla mücadele eden polisler konseptini dizi olarak da Pars: Narkoterör’de denemiştir. 2008 yılında Show TV’de yayınlanan ve filmden Asena ve Müdür Ziya gibi karakterlerin boy gösterdiği bu dizi 23. bölümünde final yapmıştır.
2. Bu cümledeki yersiz kelime şakası için öğrencim Gizem Sever’e teşekkür etmeyi bir borç bilirim.