CÜCE GALAKSİSİ
II
Aslına bakılırsa, gerçekliğimizi anlamaya, anlamlandırmaya çalışırken fenomenler arasında zaman-mekânsal ilişkiler yaratan alet edavatlarımız yani araçlarımızla gerçekliğimizin şeklini de değiştirmekteyiz. Bilim ve teknolojide katedilen her bir safhayla birlikte insanlar, birbirleriyle etkileşim kurmak, sosyal ve siyasal algoritmalarını düzenlemek ve deyim yerindeyse bir network oluşturmak için türlü mecraların yani medyanın yaratmış olduğu özgül pratiklerle kendilerini ve çevrelerini oluşturmaktalar. Bu network’ün içerisinde bilgi birikiminin sürdürülebilirliği sağlanırken, süreç esnasında bilgi de çeşitli medya organları tarafından işlenip başkalaştırılıyor. Bu nedenle de türlü materyal ve onların kullanımları, bireyin bakış açısına da bağlı olarak, bir çeşitlilik ve zenginlik arz ediyor. O hâlde medya dediğimiz fenomenin, özelinde şeyler genelinde ise dünya ile aramızda kurduğumuz ve kurguladığımız yaşamsal ilişkinin temel ve çokboyutlu bir tezahürü olduğunu da iddia edebiliriz.
Kabul etsek de etmesek de medya, insan ve doğa arasındaki kaotik ilişkiden tastamam azledilebilecek bir şey değildir. Bu açıdan medyanın, insan ile doğanın ilişkisinin ve ilişkiselliğinin en temel ifadelerinden biri olduğu söylenebilir. Hatta daha da ileri giderek, insan aklının rasyonel eğilimlerinin yani şeyler arasında teorik ve pratik ilişkiler kurma ve onları kategorize edebilme becerisinin, diyelim ki en genel ifadesiyle mantığın medyada billurlaşmış olduğunu da söyleyebiliriz.
Marshall McLuhan’a göre beden, ilk mecradır [medium]. Ve ardından gelen diğer mecralar da bedenimizin uzantılarıdır. McLuhan önermeyi bir mecranın, bir değişimin ortaya çıktığı her şey olması itibarıyla yani tasarladığımız veya yarattığımız her şeyden bir çeşit değişim ortaya çıktığı için, tüm icatlarımızın, yeniliklerimizin, fikirlerimizin ve ideallerimizin medya olduğu şeklinde açımlar. Medya bu açıdan insanın doğasının, dürtüsel bedenselliğinin (ve tabii ki onun mümkün kılmış olduğu mantıksal zihinselliğin) bir ürünüdür. Ve buna bağlı olarak bu çift boyutlu doğanın dışsallaştırmış olduğu her türlü şeyin ve ifadenin de somutlaşmış hâlidir. Diğer bir deyişle medya, dış etkenlere karşı olan, temelde maddi ve doğayla entegre bir reaksiyondur. Ancak medyanın –tahmin edileceği gibi– en öncelikli olarak tabi olduğu belirlenim, zaman-mekândır.
Mecralar ya da medya, bilim, teknoloji ve toplumla olan ilişkisinde ve logaritmik bir ilerleme içerisinde kendini korur; yani zaman-mekâna bağlı ve bağımlı olarak kendini jenere eder ve rejenere eder. En temelde, doğayı insan nezdinde tutarlı/tahmin edilebilir kılmak adına gelişim gösterir. Bu gelişim, içerisinde bulunduğu zaman-mekâna ait siyasi ve kültürel pratiklerin gerçekleşmesini kolaylaştırır ve bu bağlamda sarf edilen eforu da azaltır. Hatta bize, döneme mahsus olan bilginin ya da o zamana kadarki arge’nin (araştırma ve geliştirmenin) dokümantasyonunu –günümüzde basitçe data (datum’un çoğul hâli) dediğimiz şeyi– sunar. Ardından yeni kullanım pratikleri yaratmak üzere işler, işlerlik gösterir. Böylece süreç yeni siyasi ve kültürel alışkanlıkları da beraberinde getirir ve hâliyle zaman-mekân algımızda da değişimler yaratılmış olur. Kısacası, zaman ilerledikçe eklemlenen ve genişleyen mecralar, birbiriyle ilişkilenme biçimlerine göre yeni zaman-mekân ve platform tasarıları ortaya koymakta, üretmektedir.
Medyatik zaman-mekân, doğası itibarıyla sosyokültürel bir varlık olarak, en temelde gündelik ve alelade pratiklerimizin uygulanmasına zemin oluşturmak üzere kurgulanmaktadır; yani en nihayetinde türlü pratiğimizin gerçekleşmesi adına entegre bir konfor imkânı sağlar ve hatta bunların ta kendisini şartlar. Fakat medyanın insana sunduğu bu konfor, her ne kadar pratik ve pragmatik bir doğaya sahip olsa da, bazı pratiklerin ve bunların sağladığı bilginin yaşamdaki pozitif etkinliğinin zayıflamasına da yol açabilir. Nitekim buna verilebilecek –güncel şartlar altında– ilk ve en iyi örneklerden biri sosyal medyadır.
Sosyal medya algoritmaları, ampirik bilgiyi hızlı tüketimin bir nesnesi (ya da konusu) olarak temsil edebilen bir vaziyettedir; yani var olan bilgiyi kendi platformuna göre uyarlayıp yeni bir kullanım ve tüketim alanı yaratırlar. Bu açıdan kimi zaman bireyin öznel bilincini köreltme ve nesnel bir yanılsama ya da simülasyon yaratmaya imkânları da vardır. Bunun ise sosyal medyadaki çeşitli medya organları (ya da odakları) aracılığıyla gerçekliğin yeniden inşa edilişine tekabül ettiği rahatlıkla söylenebilir. Burada gerçeğin temsili boyutu kendini o kadar çok yinelemekte ve yenilemektedir ki gerçek ile onun temsili arasında ayrım yapamaz hâle gelen insan, gerçekliğin ta kendisini –türlü veçhesi nostaljik, otantik ya da benzeri etiketlerle süslenen– medyatik bir eğlence sektörüne dönüştürebilmektedir. Dolayısıyla söz konusu platforma uyarlanan ve bu platformda işlenen bilgi, yeni ve beklenmedik paradigmalar yaratarak içinde bulunduğu kültürü kurutup çölleştirebilir, yani bir bakıma onu jenere ya da rejenere etmektense dejenere edebilir.
Bugün adlandırdığımız hâliyle yeni medya, esnek bir yapısı olmasına karşın, bazı sınırlamaları da beraberinde getirir. Birey bu toplu uygulamalar ve ifadeler zincirine katılım göster(e)mediği takdirde kendini izole, hatta toplumsal olarak kimliği yok olmuş bir hâlde pek tabii bulabilir. Sosyal medya gibi sosyodijital uzantıları kendi adımıza etkisiz kıldığımız müddetçe örneğin, bu oluşumdaki herkesle iletişimimiz de kesintiye uğrayıp aralıklı ve eksiltili hâle gelecektir; yani reel zaman-mekâna tabi olan “parçalarımız” ya da fiziksel uzantılarımız söz konusu iletişimin devamlılığını sağlamak için, özü gereği, yetersiz kalacaktır.
Eğer sözüm ona gelişmiş bir toplumda ya da diyelim ki teknolojik (ve dolayısıyla medyatik) bir gelişimle tanımlanan bir toplumsallık içerisinde yaşıyorsak, medyanın uzantıları eskimiş (yani modası geçmiş) medyatik uzantıların nostaljik olarak görüleceği bir çevrimi de beraberinde getirecektir. Örneğin şu ya da bu mecranın en son sürümüne ayak uyduramadığımız takdirde sosyokültürel (ya da dilerseniz sosyodijital) ağın bir parçası olamayabiliriz, en azından bu muhtemeldir. Bundan dolayıdır ki bu tip bir gerçeklik (salt medyatik bir gerçeklik) hız ve değişimle nitelenmektedir. Her şey her an her yerde değişim hâlindedir. Bu ise yaşam ile medyatik araçlar –kuşkusuz ki kitle iletişim araçları da bunlara dahil– arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmaktadır; zira yaşam her defasında daha da medyatik yani medya temelli hâle gelmektedir. Peki, ya herhangi biri bu kritik çizgiyi medyatik araçlara karşı yani onların aleyhinde muhafaza etmeye çalışırsa ne olur? Kelimenin reel anlamında hâlâ yaşayabilir mi gerçekten? Şüphesiz ki evet, fakat 21. yüzyılın hiper-hızlı tüketim toplumuna ayak uyduramayacaktır; çünkü bugün aslolan, bağlantıda kalmak yani her daim bağlı [wired] olmaktır.
Medya dediğimizde akla gelen ilk şey bağlantıdır; yani şeyleri algılayışımız ve alımlayışımız sonucu şeylerin aralarında, daha doğrusu şeyler-arası yaratmış olduğumuz bağlamdır. Örneğin internet, bu bağlamın siber hâli, siber enformasyonun genel kümesidir: Bilgisayımsal ağ ve siber bağdır. Nitekim internet gibi mevcut ve işlenebilir olan bir ağın ve bağın iletişimsel kapasitesini göz ardı ettiğimizde, bilgiye erişim süresi de –en azından bugünün perspektifinden– kayda değer bir ölçüde uzayacaktır. Dolayısıyla medya, insanların bilgiye erişmek için harcadığı zaman aralıklarını daraltan, dönüştüren ve bu erişimi sağlayan belli araçları ister istemez egale eden bir lokomotif gibidir; yani durmaksızın kendi derisini değiştirmekte ve dönüştürmektedir.
Kuşkusuz ki bilgiye erişim birçok insan için akıllı cihazlarla daha kolaydır. Ancak bu kolaylık bilgi ile kişi arasındaki ilişkiye yararlı olabildiği kadar zararlı da olabilir. Bilgi ediniminin hızlanması yani bilginin edinim zamanının daralması, mesela, alışılageldik bilgi edinim işlemindeki faydalı birçok nüansın da göz ardı edilmesine sebep olabilir. Örneğin herhangi bir konuya dair bilgi edinmek için, konu üzerine yazılan bir kitabı okumak ile o konuya dair internet üzerinden üstünkörü bir arama yapmak arasında fark vardır. İnternet üzerindeki filtrelenmiş data’yı, bir “arama motoru”yla aratmak elbet daha kısa sürecektir. Fakat sanal âlemde belirli bir içeriğin –belirli bir mecranın– sureti, diğer taraftan, ne olursa olsun tam olarak o içeriğin kendisi olamayacaktır; yani algoritma, diyelim ki bir kitap herhangi bir internet sitesi aracılığıyla satın alınmadığı, fiziksel olarak tedarik edilmediği müddetçe kitabın içeriğini ve buna bağlı olarak bir içerik olarak kitabı kabataslak bir şekilde sunacak, onun ta kendisini deneyimlettiremeyecektir.
Medyanın daraltmak suretiyle yoğunlaştırmış olduğu zaman-mekân aralıklarına bir başka örnek ise toplu taşımadır. Araba veya herhangi bir taşıt, aslında –McLuhan’ın da vakti zamanında işaret ettiği gibi– yürüme eyleminin bir uzantısıdır. Mekândan mekâna yolculuğumuz sırasında katedilen süreyi kısaltan toplu taşıma, yolculuk süresini olabildiğince en aza indirgeme amacı gütmüştür. Bu mecrayı kullanımımız sırasında çevreyle olan etkileşimimiz belirli bir açıdan kopmakta –mesela yürümüyor olmamız itibarıyla ayaklarımız yere basmamakta– ve buna bağlı olarak çevreye ilişkin algımız değişmektedir. Başlangıç ve varış noktaları arasındaki alanın deneyimi yani seyahatin anlamı başkalaşmıştır. Bu, çevreyle yani bizi sarıp sarmalayan ortamla kurmuş olduğumuz ilişkinin de başkalaşımıdır. (Her mecra da zaten kendi payına bir “ortam” değil midir?) Oluşan yeni çevre deneyimi ya da modüle edilmiş ortam ise zaman-mekânı alet ve edevatlarımızla, araçlarımızla yani türlü mecrayla, medyayla yapılandırma çabamızın bir ürünüdür. Bu durum mekân algımızı değiştirdiği kadar zaman algımızı da değiştirmektedir. Söz konusu olan, kökten ve köklü bir değişimdir.
Aslında medyanın bu bağlamda bir bakıma zamanı nesnelleştirdiği de söylenebilir; yani zaman, medyatikleştikçe vakit hâlini alır. Henri Bergson’un çok önceleri dile getirdiği gibi, zaman akışkandır ve en temelde özneldir. Fakat biz zamanı olabildiğince katı, nesne merkezli ve ölçülebilir kılmaya çalışıyoruz. Vakit dediğimiz mefhum, zamanı, yarattığımız mecralarla bölümleyerek alımlamamızla ortaya çıkmıştır; yani insan bir bakıma doğaya dair deneyimini ya da doğal deneyimi fani, başı ve sonu olan kendi vücuduyla sınırlamıştır. Medya işte tam da bu amaca hizmet eden bir araçlar dizgesidir: Doğal zaman-mekânı insansı [humanoid] hâle getirir.
Medyadan söz ederken aslında özünde insansı yani insansılaştırılmış bir zaman-mekândan bahsediyoruz. İnsanlar olarak kendi payımıza bir zaman-mekan inşa etmek için nesneler arasında türlü ilişkiler kurarız ya da diyelim ki türlü ilişkinin alegorisini boyutsal-kronolojik düzlemde oluştururuz. Ve nesnelerin bu zaman-mekândaki var olma şekilleri de onların algılanma biçimini belirler. (Yazıya dökülen, fotoğrafı çekilen, televizyonda görünen vesaire nesne bir ve aynı nesne değildir; zira onu belirli bir koşul altında var kılan onu dolayımlayan mecradır.) Kısacası zaman-mekân, olduğu (ya da oldurulduğu) hâliyle bir kurgudur, bizlerin yani insanların kurgusudur. Daha doğrusu zaman-mekân, bu bağlamda, türlü mecranın birbirini kapsamak suretiyle değiştirip dönüştürmesi, içermesi ve bir bakıma da formatlamasıyla ortaya çıkan, yekpare olduğu kadar oluş hâlinde de olan bütünsel kurgunun genel adıdır.
Bu tip bir zaman-mekâna bir de sosyal ilişkiler nezdinde değinecek olursak eğer, medyanın birbirinden her açıdan uzak olan insanlar arasındaki iletişim engelini potansiyel olarak ortadan kaldırmış olduğunu söyleyebiliriz. Ama diğer taraftan cep telefonlarının, internetin ve bunların beraberinde gelen uygulamaların insanlar arasına başka başka mesafeler koymuş olduğunu da eklemeliyiz. Araçların ve bu araçlara özgü yazılımların desteğiyle insanlar artık kendi simülasyonlarını oluşturma yetisine dahi sahipler. Yeni medya teknolojileri aracılığıyla oluşturdukları hesaplarla gerçek hayatı siber olarak modüle etmekte ve bu yolla da gerçek hayatı sanal olarak yeniden canlandırmaktalar. Diğer bir deyişle, virtüel bir zaman-mekân oluşturmaktalar. Bu tip bir zaman-mekân ise özünde kişinin gerçek hayatına asgari düzeyde dayansa dahi onu aşar ve kişinin farklı bir kimlik üzerinden gerçek hayatta yapamayacağı ya da yapma imkânının olamayacağı şeyleri yapmasını sağlar; yani yeni bir zaman-mekân aslen yeni bir hayat deneyiminin olanağıdır. Dolayısıyla hayat, bu açıdan bakıldığında, medyadır; yani ister istemez medya tarafından dolayımlanır. McLuhan’ın da bir zamanlar dediği gibi, biz kullandığımız araçları [tool] şekillendiririz ve araçlarımız da bizim onları kullanmamız hasebiyle bizi şekillendirir. (J.G. Ballard’ın Crash adlı eserindeki ana metaforik araç olan araba gibi, bir araç arzumuzun nesnesi dahi olabilir yani arzumuzun nesnesi olmak suretiyle arzumuzu dahi şekillendirebilir.) O hâlde medyayla olan ilişkimiz karşılıklı olduğu kadar dönüşlüdür.
İnsan her yerde bedensel ve zihinsel olarak medya aracılığıyla kendini daha da çok modifiye etmekte ve her geçen gün daha da fazla medyayla olan ilişkisinde tanımlanmaktadır. Bu açıdan hem medyayı yaratan bir özne hem de medya tarafından yaratılan bir nesnedir. Öyleyse son kertede medya insan, insan da medyadır. Söz konusu olan medya ve insan değil, medya-insandır.
Eğer özetlemek gerekirse, zaman-mekân algımızı yaratan ve modüle eden en temel oluşum, zaman-mekânla koşut ve karşılıklı bir biçimde kendini sürekli olarak değiştirip dönüştüren mecralar bütünü yani medyadır. Bizimle birlikte veya bizden önce veyahut bizden sonra var olan şeylerin, insanlar tarafından algılanabilmesi için işlenmesi ve dolayımlanarak ifade edilmesi gerekir, ki medya dediğimiz şey ya da şeyler bütünü de zaten bu işlevi görür. Tam da bu nedenle medya, insanın öngörülemeyen (ya da öngöremediği) doğa karşısındaki yaratıcı bir içtepisi gibidir. Bir bakıma insanın, doğanın içerisindeki yaratıcı evrimidir.*
{fold içindeki imge: David Cronenberg, Crash, 1996, film karesinden detay, kaynak: Longtake}* Bu metnin yazım sürecindeki yardımları için Hasan Cem Çal’a teşekkür ederim.