Beschattung, 14.09.2012, fotoğraf: universaldilletant (CC BY-NC-SA 2.0)
Gözetleme Kapitalizmine Giriş

Shoshanna Zuboff, çeşitli gözetim unsurunu DNA’sına katan, öncekilerden farklı bir işlevi haiz yeni bir kapitalistik formasyondan söz eder ve buna basitçe “gözetleme kapitalizmi” der.* Bu kapitalizmin öyle bir hâlidir ki, kullanıcı davranışını yönetip yönlendirmek için çevrimiçi içerikle türlü etkileşimi veri hâlinde kaydedip “insan deneyimi”ni ham bir materyal olarak ayıklar ve yapay zekâ algoritmaları tarafından işlenir, bu algoritmalar da içerikle angajman sırasında vuku bulan türlü davranışı isabetli bir şekilde tahmin etmek suretiyle gelecekte gerçekleştirilecek “satın alma işlemleri”ni örüntüyle tanımlı bir kalıba oturtup hem çevrimiçi hem de fiziksel hayat üzerinden davranışsal-makinesel bir artı-değer üretir. Bütün bunlar ise tabii ki şu anlama gelir: Kapitalizm duygu ve davranışlarımızı sezerek, öngörerek ve hatta yaratarak kâr elde etmeye (yeniden) programlanmıştır.

Öyleyse kapitalizmin güncel evresinde hem özel hem de kamusal kimliklerimizin önceden ambalajlandığı ve bize basbayağı satıldığı söylenebilir. Bizim olduğunu iddia ettiğimiz arzular, sermayenin mekanik ayıklama mimarisinin tekeline alınmak üzere canlandırılmış, işlevsel kılınmış ve köleleştirilmiştir. 

Gözetleme kapitalizmine özgü olan yeni tipte bir kapma aygıtı1 biçimleniyor. Ve radikal bir kırılma için gerekli tüm kaçış çizgilerini yutmaya programlı bir hâlde var olacağa benziyor. Gilles Deleuze ve Félix Guattari bu yeni kapma aygıtının (ve tabii ki ona özgü dinamiklerin ve biçimin) kapitalizmin aksiyomatiğinde (yani sermaye birikimini sürekli kılma istencinde) verili olduğunu biliyordu (Anti-Ödipus): 

[N]erede akımların kodları çözülüyorsa, özellikle de teknolojik ve bilimsel bir biçim almış kod akımları, bütün bilimsel aksiyomatiklerden çok daha insafsız, ama gözden yitmiş bütün eski kodlardan ve üst-kodlamalardan da yine daha insafsız tam bir toplumsal aksiyomatiğe tabi kılınır: kapitalist dünya pazarının aksiyomatiği. Özetle, kapitalist rejim tarafından bilimde ve teknikte “serbestleştirilen” kod akımları, doğrudan bilim ile tekniğe değil sermayeye bağlı bir makine artı-değerine yol açar; insan artı-değerine eklenmeye gelir ve onun görece azalışını tazmin eder; her ikisi, sistemi niteleyen akış artı-değerinin bütününü tesis eder. İşçinin en temel emeği olarak bilgi, enformasyon ve niteliksel eğitim, yine de sermayenin parçasıdır (“bilgi sermayesi”).

İnsan artı-değerinden farklı olarak, makine artı-değeri ne ölçülebilir ne de atanabilirdir; çünkü bilgi, enformasyon, özelleşmiş eğitim ve benzeri ölçülme tabi tutulması imkânlı olmayan değişkenlerden çekilip çıkartılır ki bunlar da kontrol toplumları dahilinde çocukluktan itibaren etkin –yönetici ve yönlendirici– bir varlık gösterir. Yüksek ihtimalle iki yaşından büyük olmayan, emekleme yaşındaki çocukların ellerinde akıllı telefonlar tuttuğuna ve mobil uygulamalardan çocuk programları izlemek ve oyun oynamak için bu telefonları yaşlarına göre hayli yetkin bir şekilde kullandıklarına bizzat şahit oldum. Bütün bunlar, anadilimizi kullanma biçimimizin yanı sıra kendi karmaşık tekno operasyonel dilini de işletmek ve bu işletimi kontrol altında tutmak için kapitalizmin bizden talep ettiği, temlik edilmesi mümkün olmayan özelleşmiş eğitimin ve birikmiş bilginin bir parçasıdır. Eğer ki bu toplumun ve dünyanın bir parçası olması istiyorsak, – zaten başka bir seçeneğimiz de yok– işleyiş şekilleri baz alındığında birbirlerinden ve bizim hayatlarımız ve kimliklerimizden ayırt edilemez hâle gelmiş, hem içsel hem de dışsal bağlamda iç içe geçmiş ve bölünemez bir hâl almış günümüz teknik ve toplumsal üretim biçimleri tarafından yaratılan semiyotik sistemlerin “dili”ni anlamalıyız. Maurizio Lazzarato’nun dediği gibi, sermayenin üretkenliği bedensel uzuvlarımızın (iPhone’uyla haşır neşir bir çocuğun parmak, kol, göz ve el hareketleri) ve doğal beşeri yetilerimizin (iPad’ine gömülmüş bir çocuğun algısı ve kas hafızası) mobilizasyonuna dayandığı kadar makinelerin, matematiksel analizlerin, alogitmaların, yapay zekânın, bilgisayımsal organizasyonların ve (dijital) gösterge sistemlerinin fiziksel ve bilişsel performansını baz alır.

Ne de olsa bilim ve teknoloji üzerinde kurmuş olduğu hegemonya sayesinde makineler imal eden ve tam da bu yolla üretimin teknik boyutunda kırılmalara sebebiyet veren şey kapitalizmdir. Bu durumda ise bütün bir çevrimiçi alanın kapitalist pazara aksiyomatize edilmesi “davranışsal modifikasyonu ve prodüksiyonu” referans alan yeni bir üretim formunu beraberinde getirir.

Fakat yine de, Zuboff da dahil olmak üzere çoğu akademisyene göre “gerçek kapitalizm”in bu şekilde saptırılması tiksinç bir suç ve insanlığa ihanettir. Ama ne yazık ki bu “akademik” bakış açısı naif kalır ve sermayeye dair basit bir gerçeği basbayağı ıskalar: Sermaye birikiminin mantığı “insan” olan herhangi bir şeyi hiçbir zaman umursamamıştır.

Gözetleme kapitalizmi ile postmodern kimlik krizinin kesiştiği noktada gelişmeye başlayan şey çok tuhaftır: (Ben de dahil olmak üzere) Z kuşağına mensup yüz milyonlarca gencin ve genç yetişkinin telefonlarına gömüldüğünü ve aidiyet duygusu hissetmek için aktif biçimde sosyal medya kullandığını, hatta bu kullanımın yer yer hiperaktifleştiğini görüyoruz (Sosyal medya sitelerinden çıktığında anksiyetesi devreye giren ya da bu siteler çöktüğünde sinir krizi geçiren insanlar var). Öyle ki, artık kimliklerimizi tamamen sosyal medya profillerimiz ve günbegün şekil değiştiren avatar’larımız üzerinden tanımlıyor ve yalnızca birer içerik olarak birbirimizle ilişkileniyoruz ki bu, makinesel köleliğin işleri iyice kızıştırdığı anlamına geliyor. Sosyal medya uzamında pazarlama için kullanılan yapay zekâ algoritmaları ve gözetim kapitalizminin sosyoteknik makinesi tarafından üretilen hedefe yönelik reklamlar, çevrimiçi etkileşimimizi yani dijital davranışlarımıza dayalı kullanıcı verilerimizi ayıklayarak ve işleyerek bize belirli (sözde) altkültürel, ırksal ve politik kimlik kategorileriyle ilişkili mallar ve içerikler önerir. Bu da yetmezmiş gibi, illegal bir şekilde ayıklanan bu kullanıcı verileri aynı zamanda büyük teknoloji şirketleri ve –ki tamamen yapay zekâ algoritmaları tarafından işlenen verilere dayanan spekülatif bir “makine kimliği” inşa etmek için didindiklerini biliyoruz– diğer teknokapitalist odaklar tarafından yine illegal bir şekilde alınıp satılır. Böylece her daim akıştaki sermayenin kişileştirilmiş hâline dönüşürüz. Sermayenin yakıtı olmakla, ona can katmakla kalmayız, artık benliğimizi tanımlayan tüm arzuları da bilhassa o koşullar; ona açızdır.

O hâlde sermaye artık biz olmaksızın kansız kalacak şey değildir. Karl Marx’ın sözünü ettiği “vampir kapitalizm” aşılmıştır. Gözetleme kapitalizmi evresinde sermaye artık bizim kanına –bu kan da bizim “birikmiş” kanımızdır gerçi– ihtiyaç duyduğumuz şeydir. Söz konusu olan, Chris Harman’ın sözünü ettiği “zombi kapitalizm”dir; bizi güder ve güdümlendirir.

Gerçekten K-pop’la ilgileniyor musunuz? Yoksa K-pop içeriği tüketmenizi ve BTS2 mallarını deli gibi satın almanızı sağlayan tavşan deliğine doğru sizi yönlendiren Google algoritması mıydı? Bundan gerçekten emin olabilir misiniz? Politik kimliğinizin ne kadarı hâkim söylem tarafından şekillendiriliyor? Temsil edilme arzusu ve çeşitlilik istenci bizi kurtaracak mı? Eğer ki düzenli olarak internette geziniyorsanız ve aktif bir sosyal medya kullanıcısıysanız, kullanıcı verilerinizin işlem gücü sınırsız bir çevrimiçi ayıklama mimarisi tarafından kimliğinizin oluşumunu doğrudan etkileyen, belki de şartlayan ve illegal bir şekilde elde edilen bir davranış verisine dönüştürülmesi kuvvetle muhtemeldir.

Kapma aygıtından kaçmak: Makinesel kimliklerden kaçış çizgilerine

Bu tür suni yollarla imal edilmiş kimlikleri “makinesel kimlikler” olarak adlandırıyorum. Bu kimlik tipi, kapitalist özneleştirmenin hâlâ oluşum aşamasında olan özel bir hâlidir. Üretim koşulları yapaydır ve bireye yapay zekâ algoritmaları (ya da “davranışsal modifikasyon araçları”) tarafından kâr amacı güderek pazarlanır. Metalaşma vektörlerinin etrafında şekillenen bireyleşme ise makinesel kimliğin bir başka adıdır. Ve ne yazık ki bu tip bir kapitalist özneleşme yapay bir meta-kimlik oluşturmakla ve bireyleşmeyi kapitalist pazarın makinesel basıncına maruz bırakmakla kalmaz, aynı zamanda bütün bu özneleşme sürecinin geleceğini yani bireyleşme düzeyinde gerçekleşebilecek muhtemel değişimleri tüm yönleriyle belirler ve “kimlik akışı”nı kontrol altında tutup işlevsel ve üretken değişkenlere endeksleyip kilitler. Böylece her türlü kimlik bütün bir teknik kâr makinesinin (ya da “ayıklama mimarisi”nin) doğru dürüst işlemesi için “kullanıma hazır” olur. Yalnızca saf veri formunda var olan ve tastamam fırsatçı ve istifçi kapitalist şirketlerin tekelinde bulunan bir kimlik, hâlâ tüm toplumsal işbölümlerini sarsıp ortadan kaldırmak isteyen, radikal arzusu her türlü kategorizasyonu yerinden etmek olan bizim gibileri kasvete boğuyor. Ne yazık ki Z kuşağı (ve çoğu Y kuşağı da) bu konuda çaresiz; sosyal medyada zaman öldürmeye ve internette boş boş gezinmeye bağımlıyız, çünkü gözetleme kapitalizminin yükselişinden öncesine dair hiçbir hatıraya sahip olmayan ve kendimizi psikolojik olarak tatminkâr hissedebilmek, ruhen stabil olabilmek için sosyal mecralara ihtiyaç duyan ilk kuşağız, dijital yerlileriz. Oysaki Cyberia’daki3 döngüsel katatoniyi4 ve işlemsel evcilleştirmeyi zayıflatan bir tarafımızın olması gerekiyor.

Kapitalizmin kapma aygıtı, –bu örnek özelinde kullanıcı verilerinin ve beraberindeki yapay zekâ algoritmalarının ayıklanması– radikal olduğu söylenebilecek herhangi bir politik ya da sanatsal eylemi saf estetizasyon ve metalaştırma vektörlerince tanımlamanın uygun ve kârlı bir yolunu bulmuşa benziyor. Bu raddede ise semiyotik, bir bütün hâlinde hiçe, boşa, yoka işaret eder.5 Arzulama makinelerimizin devrimci potansiyeli, işlevsel ve işlemsel birer devre parçası olarak salt kâr amacı güden kapitalizmin ayıklama mimarisine uyum sağlayacak bir şekilde kapitalistik bir entegrasyona sokuluyor. Böylece arzulama makinelerinin oluşu, üçüncü taraflarca alınıp satılabilir metalara endeksleniyor. Arzularımızın ne düzeyde ya da kim tarafından güdümlendiğini tayin etmek ya da ölçmek ise mümkün gözükmüyor. Google ya da Facebook’taki birilerinin bizi İlluminativari bir tarzda, subliminal mesajlara ve türlü sembole maruz bırakarak kuklalaştırmasından ya da benzeri bir saçmalıktan söz etmiyorum. İnsanla ilgisi kopuk, insani olmayan, kelimenin tam anlamıyla insanlıkdışı bir şeyden söz ediyorum. Teknokapitalin siber voodoo’su hâlihazırda gerçekliğe sızmış durumda, ama bize Cyberpunk 2077’de gördüğümüz geleceği vermeyeceğinden emin olabilirsiniz. Nick Land yapay zekânın önemi konusunda haklı olabilir, ama gerçekte kapitalizm çok daha kaba ve sanılandan –en azından geçmişte ve günümüzde yaşayan teknofillerin düşündüğünden– daha az karmaşıktır. Yapay zekânın bizi yönlendirdiği şey posthümanist ya da transhümanist bir özgürleşme ve teknofilik bir Tekilliğe6 varış değil, daha ziyade Big Tech şirketlerinde “çalışan” hissedarların kâr payını sağlama almak için geliştirilen sibernetik kontrol mekanizmalarına ve biyopolitik yönetimselliğe makinesel uyuşumumuzun sağlanmasıdır. Dolayısıyla, bu şartlar altında politik ve kültürel hayata katılım, bildiğimiz hâliyle gösteri toplumunu ve teknokapitalist anesteziyi devam ettiren anlamsız jestlerin bir toplamından fazlası değildir. Algılanabilir tüm radikal kimlikler kapitalizm tarafından yozlaştırılabilir durumsaysa ki öyledir, “çözüm” ancak tüm kimlik kategorilerini yadsımaktır. En nihayetinde kimliği fabrika ayarlarına döndürmek, koca bir sıfıra dönüştürmek yaratıcı bir eylemdir, zira kimliği bir mülk olarak edinme dürtüsüne engel teşkil eder ve böylece dışarıdan atanabilecek her türlü kategorizasyondan durmaksızın kaçmayı da mümkün kılar. Sonuç olarak, kaçıp kurtulmak yalnızca fark üretmek ve bu farkı olumlamak değildir, ama en kuire doğru bir yolculuğa çıkmak, kara aynayı7 paramparça edecek ölümcül bir olumsuzlama saldırısında bulunmak için yola koyulmaktır. Bu, topyekûn bir saldırıdır: Silahlanmış arzumuzla sermayenin tüm dallarını ateşe verecek, onu köküne kadar yakıp kül edeceğiz.

{fold içindeki imge: Caméra vidéo de surveillance, 18.10.2010, fotoğraf: Frédéric Bisson (CC BY 2.0)}

* Bu metin, orijinal olarak art arda okunması tasarlanmış iki bölümlük bir metnin ikinci ve son bölümüdür. Türkçe çeviri versiyonunda tefrika olarak yayımlanması uygun görülmüştür. (ed.n.)

1. DeleuzeoGuattariyen felsefe dahilinde kapma aygıtı, arzu akışlarını belirli bir yönde ve alanda sabitlemeye çalışan devlet düzeneğini ifade eder ve bu düzeneğin bir diğer adıdır. Ama ayrıca, bu düzeneğin ideolojilerini de yaratır ve tanımlar. Örneğin milliyetçilik, devletin bekasını sürekli kılmak uğruna kullanılabildiği düzeyde, verimli bir kampa aygıtı stratejisi olarak düşünülebilir; zira aracılığında “toprak sevgisi” mutlak yerliyurtlulaşmayı sağlar ve böylelikle türlü arzunun lokal kontrolü mümkün bir hâl alır (Artık “her şey yüce ulus için”dir ve her şeyin “yerli ve milli”si makbuldür). Benzer şekilde, kurumsal din de (devletçiliğin altını oyacak kadar anarşikleşmediği ya da –devlet ile din işlerini birbirinden ayırmayan ve araişler kılan İslam gibi bir din söz konusu değilse– köktendincileşmediği sürece) devlete biatı direkt ya da dolaylı olarak “öğreti”lerinde yansıttığı ve tabana aşıladığı oranda, kampa aygıtının bir diğer örnek stratejisidir (Hıristiyanlık bu açıdan işe yaramazdır, çünkü fazla ve doğrudan evrenselcidir, ama İslam –fetih ve işgal kültürü köküne işlemiş olduğundan, ama ayrıca gayrikanuni bir “yasa” anlayışı bulunduğundan– her türlü devlette, lokal topluluk için –kesinlikle “hukukilik”le nitelenemeyecek– yasaları uygulanabildiği kadar uyarlanabilirdir, bu nedenle de paradoksal bir biçimde plastik bir dogmatikliğe sahiptir). Bu metinde ise kampa aygıtı kavramı, özünde nomadik ve rizomatik bir yapıya sahip olan dijital dünyanın, internetin devletleşmeden ziyade şirketleşmeyle nasıl da merkezi, koşullayıcı ve ıslah edici bir işlev kazandığını belirtmek adına kullanılıyor. Bu işlevin, kapma aygıtınınkine benzer fakat ondan daha “verimli” olduğu zira bu düzeneğin sınırlarının lokallikle tanımlı olmadığı, dolayısıyla kontrol sahasının da sınırsız ya da diyelim ki global olduğu ima ediliyor. Artık Üçüncü Reich’tan değil, Facebookistan’dan söz ediyoruz. Çin ve Hindistan’dan sonra, 1 milyar 350 milyon “üye”siyle dünyadaki en büyük üçüncü “ülke”den bahsediyoruz. (ed.n.)

2. K-pop “janr”ının öncü gruplarından sayılan, Güney Koreli bir boy band. Bangtan Boys olarak da bilinirler. 2013’ten beri faal olarak müzik yapıyorlar. Ünleri ise uluslararası bir çapa kavuşmuş durumda. Ayrıyeten ve unutmadan, –burası çok önemli!– “sosyal sorumluluk” projeleriyle de uğraştıklarını eklemek lazım. Amerika’daki Asyalı karşıtlığını, Asyalılara yönelik nefret söylemlerini “masaya yatırmak” ve bu konuda bir “farkındalık” yaratmak üzere Joe Biden ve Kamala Harris’le görüşmüşlükleri, Beyaz Saray’a ziyarette bulunmuşlukları da var. The world now works in mysterious ways. (ed.n.)

3. Dijital dünyaya gönderen [referment] ve bu dünyanın bir tür “siber topografya” olduğunu imlemek için kullanılan fancy neolojizm. Bu dünyaya doğmuş, bu dünyanın “vatandaş”ı olarak kendini gören ve bilen kuşağı tanımlamak için kullanılan neolojizm türevi ise “Cyberialı”dır. Nick Land’in “Erime” başlıklı kült metninde de –lokal bilinç düzeyini aşıp küresel bilinç düzeyine ermiş, yükselmiş unorthodox anlamda devrimci bir güruhu ima etmek için– sıklıkla kullanılır. “Sibiryalı”yla karıştırılmamalı. (ed.n.)

4. Tam Türkçe ifadesiyle donakalmak demektir. İstemdışı hareketsizlik hâlini ifade eder. (ed.n.)

5. Bu “radde”nin ayrıntılı (ama asla anlaması kolay değil) bir izahı için bkz. Nick Land’in “Hipervirüs” başlıklı kült metni. (Bu, lengüistik değil daha ziyade tasarımsal olarak incelenmesi gereken bir metin. Bilgisayımsal ve genetik “kod”un dilini çaprazlama bir biçimde mimikliyor, alfabetik bir analojisini oluşturuyor. Ke ke ke kekelemesi de bundan… Sistem arızalandığında böyle bir ses ve söz çıkartıyor işte: “Re re re rekupe…”) (ed.n.)

6. Bir dostumuzun –fizik nerd’ü Yiğit Koçer’in– tanımından yararlanırsak tekillik, basitçe kara deliklerin merkezinde olup bitenleri (eğer bu merkezde hâlâ olup biten bir şeyden söz etmek mümkünse tabii) ifade eder. Yerçekimsel kuvvetin ölçülemez düzeyde yoğunlaştığı ve kompozit bir belirlenim olarak zaman-mekânın basbayağı çöktüğü bir hâlin ifadesidir. Bu metinde büyük t harfiyle kaydedilen tekillikten kasıt ise teknolojik tekilliktir ki o da yapay zekânın beşeri varoluşun yönetimini toptan devralacağı hipotetik anı işaretler. Bu anın kıyametvari olacağı düşüncesi ise katmerli bir fasa fisodur. Söz konusu olan, insan adına negatif ya da pozitif bir koşul değil, yapay zekânın insan zekâsına (ama duygu ve duyarlılığına asla değil) ulaştığı, onu aştığı ve aynı zamanda otonomlaştığı zamansal bir uğraktır. “İnsan onurunu transhümanizme karşı koruma”ya ant içmişleri üzmek gerek: Yapay zekânın insan adına iyi ya da kötü bir şey yapacağı düşüncesi bile fazla insancadır. Saf ve kauçuk zekâ immoral değil amoral’dır. (ed.n.)

7. İng. Black mirror. Türlü kehaneti ve büyülü ritüeli gerçekleştirmek adına kullanıldığı rivayet edilen ayna. Genellikle metaforik bir anlamda kullanılır. Bu metnin bağlamında ise ifade ettiği şey, “kontrol ekranı”nın kontrol ettiği şeyin bu ekranın içinde bulunan değil ona bakan olduğudur. Bilgisayımsal ve algoritmik, dolayısıyla sibernetik köleleşmeye gönderme yapar. (ed.n.)

Bu metin, ilk olarak XenoFuturism: Issue #1: Postmodernism & Identity’de (Ekim 2021, 58-65), “Enter Surveillance Capitalism” başlığıyla yayımlandı ve yazarın izniyle, Manifold için Hasan Cem Çal tarafından Türkçeye çevrildi ve notlandırıldı.

Akın Aşkınoğlu, bilgisayar, çeviri metin, dijital kültür, Félix Guattari, felsefe, Gilles Deleuze, gözetleme kapitalizmi, Hasan Cem Çal, ivmecilik (akselerasyonizm), kapitalizm, makine, Maurizio Lazzarato, Nick Land, politika, sermaye, Shoshanna Zuboff, teknoloji, teknolojik tekillik, yapay zekâ