Zhengzhou (Henan), 02.09.2014,
fotoğraf: Lee Junjie (CC BY-ND 2.0)
Sermayenin
Sonsuz İştahı

Gözetleme kapitalizmi bizi sistemden çıkma seçeneğinden yoksun olduğumuz, mutlak anlamda özümseyici bir sömürü mimarisine bağlı ve tabi kılıyor.* Sıfırlar ve birlerin altında pusuya yatmış maskeli makineden kaçabilecek miyiz? Nick Land, 1994’te sermayeyi “televizyonunu yemeye, banka hesabını enfekte etmeye ve mitokondrilerinden xenodata çalmaya hazır” ve “gelecekten gelen uzaylı bir yapay zekâ” olarak tanımlamıştı (“Erime”). (90’lı yılların tekno-öforisinin sağladığı motivasyon ve kristal meth suistimalinin yardımıyla birlikte) ivmeci theory-fiction’ın fikir babasının yaptığı bu şatafatlı teknofilik iddialar her ne kadar günümüzde hayali bir siber-psikozun parçası hâline gelmiş olsa da, kapitalizminin her birimizin hayatının her tarafına ne denli yayılmış ve tesir etmiş olduğunu da pek tabii gözler önüne serer. Özel ve sosyal hayatımız ve iş hayatımız bağlamında arzularımız tarafından üretilen davranışlarımız, düşüncelerimiz ve çeşitlilik arz eden kimliklerimiz içsel olarak sermaye makinesine entegre edilmiş bulunuyor.

Gilles Deleuze ve Félix Guattari, arzunun –bilhassa arzuyu üretken yani pozitif değil eksikliğe dayalı yani negatif bir şey olarak kodlayan ve bu yolla mümkün tüm “anomali”leri arzunun giderilemezliğinden, mutlak doyumsuzluğundan kaynaklı gören Freudcu (ve tabii ki Lacancı) psikanaliz yoluyla– yaygın patolojikleştirilişinden bahseder. Ama bunun yanı sıra (ya da ötesinde) arzunun toplumsal statükoyu sorgulatan ve sabit sosyal yapıları yerle bir eden yeni “kaçış çizgileri” yaratmaktaki devrimci potansiyeline de dikkat çekerler (Anti-Ödipus). Arzu akışları aracılığıyla üretilen bütün sosyal ve ekonomik ilişkilerin amalgamizasyonuna ise socius** adını verirler.

Örneğin bir arzu akışı cinsel bir davranış veya bir cinsiyet [gender] ifadesi olabilir, ama tabii ki bu cinsiyet kabul edilen normun dışında bulunuyorsa, onu olduğu hâliyle var eden arzu akışının despotik devlet aygıtı tarafından marjinallik niteliğiyle üst-kodlanıp “düzeltme”ye tabi tutulması da işten bile değildir. Yakın geçmişe kadar, “bir erkek ile bir kadın arasında olan” Hıristiyan evlilik normundan ya da “biyolojik” olarak ve sosyal açıdan kabul görmüş cinsiyet ifadelerinden sapmak “cezai işlem”e tabi tutuluyordu. Bu “sapkın” ifadelerin “iyileştirilme”sine yönelik olarak fiziksel cezalara maruz kalmak, tımarhaneye kapatılmak ve tabii ki socius’un (bedeni) üzerine “deli ve sapık” olarak kaydedilmek de cabasıydı (Ne yazık ki bunlar dünyanın birçok yerinde hâlâ devam eden uygulamalar).

Fakat yegâne amacı sermaye birikimi olduğu için, kapitalizm bir yandan da sistematik olarak arzu akışlarımızı yersizyurtsuzlaştırıp onların kodunu çözmeye ve tabii ki onları yeniden yerliyurtlu kılıp tekrar kodlamaya programlıdır. Bu da demektir ki kapitalizmin sermaye birikimi uğruna her türlü kimlik kategorisiyle uyum gösterebilme, bir kategori olarak kimliğin bütünüyle uyumlu “çalışabilme” imkânı vardır. Sermaye, kodu çözülen kimliğin üzerinden de pek tabii biriktirilebilir.

Bu noktada üstüne düşülerek söz konusu edilmesi ve sorgulanması gereken asıl şey ise Onur Ayı’nı (Pride) mümkün kılan radikal politik köklerin, kuir kültürün ve genel olarak kimliğin gökkuşağı kapitalizmine entegrasyonudur. Tabii ki türlü şirket, marka logolarının üstüne gökkuşağını yedirip yapıştırabilir ve Onur Yürüyüşü’ne resmi sponsor olabilir; “gelişmiş ülkeler”de yaşayan çoğunluk da kuşkusuz bunu enayi gibi yutacak, bir “ileri düşüncelilik” ifadesi sayacaktır, çünkü bu ülkelerin “vatandaş”ı olan kimseler politik anlamda asimile olmuş, metalaşmış bir otantiklik onlara (koca birer bebeklermişçesine) gümüş kaşıkla yedirilmiştir, bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de kapitalist medya asamblajı tarafından tarihsel bir bellek yitimine uğratılmışlardır. Dolayısıyla günün sonunda olan, şundan başka bir şey değildir: Onur’un antikapitalist, polis karşıtı ve ırkçılığa muhalif kökleri tuzla buz edilip hâlihazırda yerle bir olmuş özgürleşme umudunun molozlarının altına gömülürken, şirket hissedarları kahkahalara boğulmuş hâlde ve hunharca bizim enerjimizi ve emeğimizi sömürüp durur. Sermayenin iştahının sonu yoktur.

Bugün kapitalizm olarak deneyimlediğimiz şey, aslında kapitalizmin her zaman olduğu şeyin bir “moment”idir. Sermaye birikimi en temelde eski socius’un yersizyurtsuzlaştırılmasını gerektirir. Bu, Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’da belirttiği gibi, eski sosyal normların, değerlerin, dinlerin, geleneklerin ve tabii ki ekonomik ilişkilerin çözülmesidir; özel mülkiyetin ve endüstriyel kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, “donmuş ve paslanmış bütün toplumsal ilişkiler, kadim ve saygın önyargılar ve kanaatler silsilesiyle birlikte silinip süpürülmüştür; onların yerini alan yeni düşünceler ve duyarlılıklar ise kemikleşme olanağı bulamadan köhneleşmiştir. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey sıfatını yitiriyor.” Bununla birlikte, eski socius’un kapitalist makine tarafından dönüştürülen parça pinçik modeli de mutlak değildir. Aslına bakılırsa, socius’un çeşitli kesimlerinde ve katmanlarında siyasi bir düzenek olarak devlet, hukuki yasalar ve aile yapıları biçiminde var olan birçok yeniden yerliyurtlulaşmadan söz edilebilir. Ama ayrıca ırkçılık ve faşizm gibi, socius içindeki arzu akışlarını kapitalist makinenin “verimli” işleyişi için düzenleme, yaratma ve kaydedetme işlevini gören sosyoekonomik fenomenler söz konusudur. Bir yandan medya, teknoloji, politika ve ekonomiyle ilişkilenirken karşımıza çıkan imgelerin ve kanaatlerin içinden kendi kimliğimizi ve dünyayı algılıyor ve deneyimliyoruz, diğer yandan da bu kanaatleri ve imgeleri –kimi durumda kısmen, kimi durumda tamamen– kimliklerimizle ve kullandığımız araçlarla bağlantılı olarak kendimizi ifade ederken yansıtıyoruz ki bu da bizi tanımlanabilir bir özneye yer vermeyen kapitalist semiyotik operatördeki “kolektif bir sözce topluluğu” hâline getiriyor. Ve böylece sermayenin bedenindeki bir makine organına dönüşüyoruz. Toplu hâlde, sermayece kuruluyoruz [install].

Bununla beraber, bir “makine organı” olmak bir birey olarak var olunmadığından ziyade öznenin ancak ve ancak çevresindeki nesnelerle bağlantısında var olduğu anlamına geliyor. Bu da demek oluyor ki “makine” kavramının bağlamında özne-nesne ikiliğinin bir anlamı yok. Öyleyse makineler türlü tekniğin ürünü şeyler değil, insanı insan yapan (ya da bu bağlamda “insansonrası” yapan) şeyin bir parçasıdır diyebiliriz. Ve tam da bu nedenle tekniğin her türlüsünün yaratımının ön koşulu olarak gereksinilirler. Maurizio Lazzarato bu durumu –Guattari’nin de yardımıyla– mükemmel bir şekilde açıklığa kavuşturur (Göstergeler ve Makineler: Kapitalizm ve Öznellik Üretimi):

Guattari’nin makineciliği, insan ile makine arasındaki “benzeşmeleri, eklemlenmeleri ve imkânlı ya da imkânsız ikameleri değerlendirmek” adına insanı makineye karşıtlaştırmaz, bunun yerine onları “insanın nasıl da makinenin bir bileşeni olduğunu ya da bir diğer şeyle bir makine oluşturmak için birleştiğini göstermek için iletişime geçirir. Diğer şey bir araç olabilir, bir hayvan bile olabilir, hatta ve hatta bir insan olması da pek tabii mümkündür.”

Yine de içimizden akıp geçen bu makinecilik, insan davranışını, sağlığını ve kültürünü kapitalist aygıtın işlevlerine entegre etmek amacıyla sibernetik kontrol mekanizmalarınca kolaylıkla ele geçirilebileceği ama ayrıca tarafımızca kendi özgürleşmemiz adına da ondan yararlanılabileceği için, iki ucu keskin bir kılıçtır. Ya da en azından bizim düşündüğümüz budur.

Bu bağlamda semiyotik (görsel ve göstergesel) bir operatör olarak kapitalizmin, Deleuze ve Guattari’nin “makinesel köleleştirme” ve “toplumsal tabiyet” olarak adlandırdığı işlevler aracılığıyla nasıl servet ve özneleştirme makasları ürettiğini de incelemek gerekir. Toplumsal tabiyet bize bir milliyet, bir cinsiyet, bir meslek ve benzeri birçok kimlik kategorisi tayin eder; bilincimizi, davranışlarımızı ve kendimizi temsil ediş şekillerimizi kapitalizm altında devamlılığı bir gereklilik arz eden toplumsal işbölümü için “bireyselleştirilmiş” öznellik boyutları olarak imal eder. Oysaki makinesel köleleştirmenin pençesi altındaki birey, bireyselleştirilmiş bir özne olarak görülüp bilinmez, daha ziyade finans, politika, medya, iş dünyası ve kurumlarının (okulun, internetin, televizyonun, şirketlerin vesaire) yarattığı kapitalistik asamblajın üstünden kâr elde edilebilir ve tamamıyla işlevsel kılınmış bir makine parçasına dönüşür. Devlet tarafından tasdikli kullanıcı verisi çıkarma pratiğini ve Google’ın yapay zekâ destekli algoritmalarını bir araya getirin, mahalleye de yeni bir çocuk getirmiş olursunuz. İşte bu, “gözetleme kapitalizmi”dir ya da benim uygun bulduğum adıyla –makinesel köleleştirmenin ve toplumsal tabiyetin ikiz işlevlerini kullanarak neredeyse sihirli olduğu söylenebilecek bir davranışsal öngörüyü ve manipülasyonu mümkün kılan– kapitalizmin kontrol aşamasıdır.*** Dolayısıyla ister özel, ister sosyal, isterse de ekonomik olsun, kimliğimizin her bir parçası bu ikiz işlevlerin ve onun operatörü olarak kapitalist gözetlemenin lütfuyla sermaye birikimi için “kullanışlı” bir hâle getirilebilir. Ne de olsa, Deleuze ve Guattari’nin Anti-Ödipus’ta açıkça kaydettiği gibi, “kapitalizm gücünü, aksiyomatiğinin hiçbir zaman doygunluğa ulaşmamasından alır; her zaman için daha önceki aksiyomlarına bir yenisini eklemeyi başarır.”

Sermayenin menüsündeki bir sonraki yemek ne mi dersin? Sensin!

{fold içindeki imge: Goldman Sachs Tower, 16.01.2010, New Jersey (Jersey City), fotoğraf: brew127 (CC BY-NC-ND 2.0)}

* Bu metin, orijinal olarak art arda okunması tasarlanmış iki bölümlük bir metnin ilk bölümüdür. Türkçe çeviri versiyonunda tefrika olarak yayımlanması uygun görülmüştür. (ed.n.)

** Deleuze ve Guattari’nin felsefesi bağlamında socius, genel itibarıyla arzunun toplumsal koşullanışını ve belirlenişini imler. Socius, sanılanın aksine, toplum demek değildir; toplumsal beden demektir. (Bu yönüyle, her ne kadar içeriği ve içerimleri hayli farklı olsa da, Jean Baudrillard tarafından sıfat değil isim olarak kullanılan social’ı andırır.) Deleuze ve Guattari, bedenimizin hücrelerinden içinde bulunduğumuz gezegene yani Dünya’ya dek her şeyin bir bedeni olduğunu düşündüğünden, insanlar arasındaki ilişkilerin toplamı olarak toplumsallığı da bir beden olarak kavrar. Buna göre, nasıl ki tikel bir bedenin arzuları varsa, tümel bir bedenin de, tikel bedenin parçası olduğu düzenin de bir arzusu vardır ki bu da socius’tur. Arzuyla ilişkisinde toplumun özgül varoluş tarzını adlandırır. Bireysel düzeyde arzunun akma [flow] ve kırılma [break] biçimi socius tarafından belirlenir. Ama bu, socius’un bireysel beden üzerinde mutlak bir kontrolü olduğu anlamına da gelmez (Zaten socius’un lensinden bakıldığında bireysel beden diye bir şey de yoktur). Daha ziyade, bu bedenlerin arzularının genele dönük yönelimini ve bu yönelimin kapsayıcı-bedensel bir arzu rejimi olarak somutlanışını ifade eder. Bu anlamda socius, arzunun içerisinde bulunduğu, arzunun hareket şeklini belirleyen genel çerçevenin adıdır. Ve her zaman için katmanlı bir değişime tabidir. Deleuze ve Guattari boşu boşuna üç tip socius’tan –kabilenin bedeni olarak yeryüzü, despotun bedeni olarak imparatorluk ve sermayenin bedeni olarak kapitalist düzen– bahsetmez. Socius da biteviye oluş hâlindedir. (ed.n.)

*** Kapitalizmin kontrol aşaması, Deleuzecü bir ifadeyle “denetim toplumları”na karşılık gelir. Denetim toplumları, Deleuze’ün Michel Foucault’dan feyzle revize ettiği, Foucault’nun da William Burroughs’tan ilhamla oluşturduğu bir kavramdır. Kimi zaman “kontrol toplumları” olarak da çevrilen bu kavram, Foucault’nun düşüncesinde biyopolitik toplumsal düzeneğin tam olmasa da kısmi karşılığıdır. Deleuze’ün felsefesinde ise kapitalizmin yeni bir aşamasını tanımlayan bir kavram olarak devreye sokulup geliştirilir, diyelim ki kavramsal olarak bilenir (Sonraları “gözetleme kapitalizmi” olarak adlandırılan kapitalizm tipi de içeriği ve içerimleri açısından denetim toplumlarıyla birebir aynı mantığa göre hareket eder, bu anlamda bu iki kavram eşanlamlıdır). Foucault, toplumsal yapılanmalar özelinde bedenlerin ölüm ve yaşam bağlamındaki kontrolüne eğilirken ve denetim toplumlarını da bu bağlama oturturken, Deleuze denetim toplumlarını kapitalizmin yeni bir fazı, safhası, evresi olarak tanımlar ve kapitalistik bir bağlamda (etraflıca olmasa da detaylı bir taslak, soyut bir diyagram hâlinde) konumlandırır. Foucault sırasıyla hükümranlık, disiplin ve denetim toplumlarından söz eder; bu toplumların bedenleri ne şekilde işlettiğinden bahseder. Buna göre, toplumsal bakımdan bedenlerin tiranın emriyle harcandığı düzen hükümranlığı (korku salmak ve ölümle hükmetmek), kurumların buyruğuyla uysallaştığı düzen disiplini (yaşayışı usul, ussal ve uyumlu kılmak ve muhtemel zayiatı azaltmak), sibernetik makinelerin yönetimi ve yönlendirmesiyle kontrol altında tutulduğu düzen ise denetimi (arzuları güdümlemek ve itkileri jenere etmek) niteler. Deleuze de bu görece kronik şemayı ödünç alır fakat denetim toplumlarındaki son eğilimlerin de (Foucault’dan on yıl kadar fazla yaşamış olduğundan ötürü) kaydını düşer ve bu eğilimlere binaen denetim toplumlarının genel ve güncel işlevini türlü koluyla ortaya koyup tanımlar. Ona göre denetim, toplumsal bağlamda hükümranlıktan farklı olduğu gibi disiplinden de farklıdır. Disiplin, belli kurumlar vasıtasıyla bedeni kalıplara oturtur; denetim ise kalıplarla değil modülasyonlarla çalışır. Disiplin, kurumdan kuruma gerçekleşen bir fiil-isimdir: Okuldan askeriyeye, askeriyeden ofise geçilir (Her bir “kurum”, kişiyi bir diğer kuruma “uyum sağlayacak” şekilde yontar). Denetimde ise okulun, iş hayatının ve benzerlerinin bir sonu yoktur. Örneğin denetimsel eğitim son bulmaz, dersliklerin yerini çevrimiçi kurslar alır ve eğitim bu yolla “sürekli” kılınır. Benzer şekilde, denetimsel iş de emekliye ayrılabilinen bir iş değildir; ofis eve taşınır ve iş saatleri günün bütün saatlerine yayılır (Her yerde çalışan, immanent proleter ve güvencesiz çalışan, prekaryal figür, denetim toplumlarına özgüdür). Vesaire. İşte Deleuze’ün “modülasyon” derken kast ettiği şey budur: Hayatın verili her bir veçhesi sermayeye entegre edilerek üstünden durmaksızın kâr elde edilebilir bir forma sokulur ve bu form, esas itibarıyla bu formun içinden çıkmayı imkânsız kılacak bir şekilde düzenlenir (Sinir hastalıkları bu çağın illetidir). Bu anlamda denetim toplumları, kapitalizmin salt kontrol aşamasında toplumun almış olduğu hâlden, geç kapitalizmin özgül bir dispozitifinden başka bir şey değildir. (ed.n.)

Bu metin, ilk olarak XenoFuturism: Issue #1: Postmodernism & Identity’de (Ekim 2021, 52-57), “Capital the Devourer” başlığıyla yayımlandı ve yazarın izniyle, Manifold için Hasan Cem Çal tarafından Türkçeye çevrildi ve notlandırıldı.

Akın Aşkınoğlu, çeviri metin, cinsiyet, Félix Guattari, felsefe, Gilles Deleuze, gözetleme kapitalizmi, Hasan Cem Çal, ivmecilik (akselerasyonizm), kapitalizm, kimlik, LGBTQİA+, Maurizio Lazzarato, Nick Land, politika, sermaye, socius, toplumsal cinsiyet