Kabul Edilebilirdi
Yok Oluş
hiçbir şey yok olmuyor, sadece
yer değiştiriyor. »

Haddinden fazla sulanmış çiçekler gibi çürüyordu sevgimi verdiğim her şey.
Buna rağmen kurak kalmıştı kalbim, yıllardır hasretti yağmura tüm hücrelerim.
Hem yağmaya hem de doyasıya ıslanmaya…
Patlamayı bekliyordu bulutlarım, canlansın diye üzerinde durduğum çorak topraklar kurban gidiyordu tufanıma.
*
Güneş tam tepedeydi, sarı bir sonsuzluğun ortasında –bir buğday tarlasındaydım rüyamda. Rüya olduğunu bildiğim hâlde yakıyordu güneş, değiyordu tenime buğdaylar. Rüya bu ya, karardı hava birden, gri bulutlarla doldu gökyüzü, üşümeye başladım, diken diken oldu tüylerim. Ve umut, terk etti kâinatı –ruhum üşüdü. Çırpınmaya başladım, kaçacak yerim yoktu. O sarı sonsuzluğun ortasında –gelecek olan her ne ise teslim olmuş bekliyordum, başka çarem de yoktu. Rüzgâr esmeye başladı, uçuştu tahıllar –ucu sivri buğday taneleri saplandı kalbime. Daha önce hiç bu kadar yanmamıştı canım, sahi neydi onların adı, kalbime saplanan o parçaların… Yerküre gökküreyle vuslata ererken bir karartı gördüm uzakta, koştum ona doğru. Küçük bir tekir kedi ürkek gözlerle bakıyordu bana, kendi gözlerimi gördüm onun gözlerindeki yansımada: İkimiz de ürkek gözlerle bakıyorduk gelmekte olana.
Uyandım…
Ne bir tekir ne de güneş. Kasvet, karanlık ve rüzgâr vardı burada, yani hapsolduğum kulenin en üst katında. Hapsolmak demişken, tercihen aldığım bir karardı. Fikret Kızılok’un “Tütünsüz, uykusuz kaldım” dediği türden bir özgürlük yoksunluğu değil, merdiven korkusuydu. Bitmiyordu basamaklar, artıyordu katlar ve ben yükseliyordum dünyadan atalarımın aileme uygun gördüğü ismin hakkını verircesine.
Parmaklıklarla kaplı bir pencereden baktım dışarı, küçücüktü her şey. Aşağıdayken heybetiyle ürküten –varlığını dayatan tüm mahluklar umudumla aynı ebattaydı bu yükseklikte. Yaklaşırken büyüyen, uzaklaşınca küçülen umutların ürünüydüm. Ortaçağdan kalmışçasına tekinsiz, onlarca metre yükseklikte bir kulenin en üst katında olduğumu hatırladım tekrardan. Kesif bir koku vardı içeride, tuvaletten gelmiyordu, tuvaletin kokusunu biliyordum, evet o da pek hoş değildi lakin burnumun direğini kalbimle aynı seviyede sızlatan şey kesinlikle lağım kokusu değil, bambaşka bir şeydi. Ne olduğunu araştırmak istedim, hafızam silinmişti, ne kadardır burada olduğumu hatırlamıyordum, tıpkı az önce rüyamda kalbimi acıtan parçaların adını hatırlamadığım gibi.
Eski ahşap kapının paslı kulpunu tutup yavaş yavaş çıktım dışarı. Kulp elimde kaldı, kapının gıcırtısı tüm katlarda yankılandı. Bir karga yanıtladı o gıcırtıyı sanki ortak dilleri varmışçasına, sohbet edermişçesine… Köşede asılı olan mumlara baktım, hepsi devasa boyuttaydı ve daha önce yanmışlardı belli. Tekrar yaktım, aydınlandı karanlık koridor.
Tüm mumları yaka yaka aydınlattım her basamağı, indim bir alt kata. Koku daha da keskinleşti, burnum daha da acıdı. Neyle karşılaşacağımı biliyordum, bir şeyleri biliyor olmanın korkusuyla araladım kapıyı, yanılmamıştım: Etleri çürümüş bir bedene ait kemikler yatıyordu o boş odada. Elinde kurumuş ayçiçekleri ve yüzünde buruk bir tebessüm. Yerdeki su birikintisinde gördüm kendimi, ne çok benziyordum çürümekte olan çehreye. Canı yanarken taviz vermemek adına gülümseyen herkesin bildiği buruk ifade ve sadece melankolinin yuva yaptığı ruhlara mahsus o buğulu çekicilik, sisli bir mizaç. Bedeni çürümüş, kemikleri betonla bir olmuştu ancak ruhu odadaydı hâlâ. Hiç ürkütmedi beni, tanıdık geldi. Eski bir dostu ziyaret eder gibi selamladım onu, okudum kireç taşıyla yere yazdığı notu: “Erken biten tutkuların hayal kırıklığıyım…”
Erken…
Tutkuyla başlayıp kaza eseri erken biten heyecan ve hayallerin yarattığı acı asit gibi eritiyordu içimizi. Biz, doğmak isteyip de çıkışı bulamamış yahut yanlış durakta inmiş çocukların intikam hırsıyla yok etmek istediği hedeflerdik belki de. Bu kat bana iyi gelmedi, bu kat bana eskilerden tanıdığım, izi hâlâ üzerimde olan birini hatırlattı. Erken terk ettim… Bir alt kata doğru inerken yaktım bütün mumları yine ve basamaklar artmıştı sanki, bir dahakine tek tek sayacaktım.
Kapıyı yavaşça aralayıp girdim içeri yine ve evet, bir kemik yığını daha beklediğim gibi. Sıkılmış dişler, öfkeli bir ifade ve korku… Bunu sadece ruhu okuyabilenler, görünenin ardındakini hissedebilenler bilir. Bu da tanıdık geldi nedense ve onun da ruhu burada bir yerlerde. Küçük de bir not vardı, tıpkı merhumun etleri gibi çürümekte olan bir kâğıda yazılı. Okurken sabah gördüğüm rüyayı hatırladım, sonra başka anılar canlandı gözümde: “Sen bu tatlıyı yer yemez sevdin değil mi? Tadını alır almaz, hiç düşünmeden sevdin… Demek ki düşünmeden de sevebiliyormuş insan, sevsek ya birbirimizi hiç düşünmeden, tıpkı bir tatlıyı sever gibi.”
Ve rüya…
Kulenin basamakları gitgide artıyordu. Her merdiveni sayıyor, sayarken düşüncelere dalıyor ve kaçta kaldığımı unutuyordum. Bütün kırgınlıkların, bütün hüzünlerin tek bir öpücük ve sıkı bir sarılmayla unutulduğu gibi… Bu karanlık kulenin çıkış kapısına ulaşabileceğime dair umut da artan basamaklarla birlikte unutulup tükeniyordu. Tam karşımda başka bir kapı vardı, merdivenlerin sonunda ışıl ışıl parlıyordu. Diğerlerine nazaran hatta kulenin yaşına kıyasla da hayli yeni bir kapıydı. Üzerinde minik bir not vardı: “Öfkeyi kapıda bırakıp girin.” Öyle yaptım, o kapıdan girdikten sonra hayatımın asla eskisi gibi olmayacağını düşündüm nedense. Bu düşüncenin yarattığı tedirginlikle ağır ağır, temkinli bir biçimde attım adımlarımı. Ve yerde kemikler yine… Her şeyi çürümüştü ancak gözpınarları ıslaktı hâlâ. Mutsuzdu, “Mutlu musun?” diye soracak kimse de yoktu etrafında. Ben sordum ve gözüm, eline kaydı bir anda, işaret parmağı bir zarfı gösteriyordu, zarfı açtım ve içinde yazanı okumaya başladım:
Ağır ağır topladım eşyalarımı, benim gibi fevri ve akan zamanla alıp veremediği olan birinin bu denli ağır hareket ettiği nadir anlardan biriydi. Çantalarımı alıp çıktım, selamladım geride bıraktığım her şeyi, vedalaştım hepsiyle, bir daha kavuşmak mümkün olmasın diye. Birine yahut bir şeye veda borcum kalsa geri dönüp ödeyecektim, bilirim kendimi. Durdum sonra, durdum bekledim dış kapının hemen yanında. Ondan gelecek son bir adımı kollarımı açarak karşılayabilmek adına. Olmadı, biraz daha bekledim, gelmedi. Arkamı dönüp gittim ben de. Hızlı hızlı yürüdüm, yorulup da geri dönmeye üşeneyim diye. Asansörün aynasında baktım kendime, kıpkırmızıydım, nefes nefese. Zaten yükselmişti tansiyonum daha her şey başlamadan yarım saat önce, biliyorum, üstüne nabzım eklendi bir de. Ve nihayet iniş yaptık zemin kata, alkışladım pilotu içten içe eski bir uçuş geleneğini taşıdım o küçük asansör kabinine. Bir kara kedi oturuyordu bankta, yağmuru seyrediyordu sensörlü otomatik kapının arkasında. Dışarı çıktım, ıslandım biraz, yanan yüzüm soğudu, iyi geldi doğrusu. Gizliden gizliye yukarı baktım, oturuyordu balkonda. Koca yaz boyunca birlikte oturmadığımız balkondan seyretti gidişimi yağmurlu bir sonbahar akşamında. Birlikte yapamadığımız her şeyi ayrı ayrı yapıp sözde acıtacaktık canımızı. Oysa ikimiz de umursamayacaktık kimin ne yaptığını ya da kimin canının ne kadar yandığını.
Yaşayacaktık hiçbir şey olmamış gibi, yeniden umutlanacak ve yeniden heyecanlanacaktık onca bozguna rağmen. Bir süre hüzünlü şarkılar dinleyecek ya da neşeli şarkılarda hüzünlenecektik belki de. Nefes nefese çıkacaktım çalıştığım plazaya giden dik yokuşu. Tüm bunları düşünmeme rağmen gülümseyerek selam verecektim karşıma çıkan herkese. Gülümseyen dudaklarıma aldanıp mutlu olduğumu düşünen zihnim, mesainin bitişiyle birlikte söndürecekti ışıklarını tıpkı çalıştığım sanayi bölgesi gibi. Herkese gülüp herkese selam verirken kendime somurtup, es geçecektim aynadaki yansımamı.
Biliyordum, hepsini biliyor ve tanıyordum. Nerede olduğumu, ne aradığımı biliyordum. Beni buraya kimin hapsettiğini, prensesi kurtarmak için tırmandığım kuledeki ejderhanın kim olduğunu, her şeyi biliyordum. Gözlerim karardı, tüm gördüklerim eridi ve renkler birbirine girdi.
Ve ben aynı rüyadaydım yine: Kalbime saplanıyordu buğday taneleri, canımı acıtıyordu ve o sarı sonsuz tarla alev alev yanıyordu. Ortasındaydım, soluyordum dumanı ve soluyordum bir çiçek gibi. Soluyordu elini attığım her şey, dokunduğum tüm renkler. Haddinden fazla sulanmış çiçekler gibi çürüyordu sevgimi verdiğim her şey. Buna rağmen kurak kalmıştı kalbim, yıllardır hasretti yağmura tüm hücrelerim. Hem yağmaya hem de doyasıya ıslanmaya… Patlamayı bekliyordu bulutlarım, canlansın diye üzerinde durduğum çorak topraklar kurban gidiyordu tufanıma. Koşarak indim merdivenleri, yakmadım mumları. Zifiri karanlığa rağmen görüyordum basamakları, çünkü biliyordum neyi aradığımı. Kaybettiğim bir kalbin peşindeydim. Kaybettiğim kalbimi bulmamı sağlayan kalbi bulup yerine koymam gerekiyordu, bu benim borcumdu. Kemikler, notlar, iskeletler ve çürük kokusu… Odaları gezdim, kapıları açtım, kapadım ancak bir türlü bulamadım o kalbi. Tam o anda belirdi basamakların aşağısında yine o rüyalarımda gördüğüm küçük tekir kedi. Usulca yaklaştım, aldım kucağıma. Mumlardan biri yanıyordu indiğimiz alt katta, bir gölge gördüm duvarda, boynundaki künyede tersten yazıyordu ismi ancak tam olarak seçemedim harfleri.
“Bu kemikler kimin, bana mı ait? Öldürdün mü beni?” diye sordum, gülümsedi, “Hayır” dedi, “Sen öldürdün kendini, ben ise her şeye rağmen sakladım cesetlerini, aynı senin de bana yaptığın gibi.”
“Bir kalbi arıyorum, vaktiyle benim kaybolmuş kalbimi eliyle koymuş gibi bulan birine ait bir kalbi, nerede bulabilirim bir fikriniz var mı?” diye sordum çaresizce, “Ben senim, siz değil… Okyanusu arayan damlacığın hikâyesini hatırlattın bana” diye devam etti, “Ayrıca aradığın şey çıkış kapısıysa, evet zemin kattayız şu an, tam arkamda duran kapıdan çıkıp kurtulabilirsin buradan…”
Okyanus ve damla, okyanusu oluşturan damla… Aradığım kalbin çıkış kapısının önündeydim şu an. Koşmaya başladım gerisin geri, inerken yorulduğum basamakları üçer dörder atlayarak çıkıyordum yukarı, terk etmek istemiyordum kalbi. Koşmama rağmen usulca basıyordum zemine, o güzelim kalbe zarar vermeyeyim diye. Bana aitti cesetler, bana aitti kemikler. Defalarca ölüp, kendimi yok etmeme rağmen hâlâ canlı kalabildiğim, her şeye rağmen yaşayabildiğim bir kalbin içindeydim.
O duvarları ben ördüm / Bütün taşları ben dizdim / Ve en güzel duygularımı
Bir kuleye hapsettim / Kimse zarar vermesin / Özel kalsın diye
O dik yokuşun başında, yukarı doğru yürürken soluklanmak adına durdum bir köşede, yaslandım duvara. Ataol Behramoğlu’nun yazdığı bir şiirin uyarlaması çalıyordu kulaklığımda: Ahlakı ve yüreği kuvvetli insanların veda marşı olmaya müsait bir yapıttı… Mırıldanıyordum kendi kendime. Onu gördüm sonra, yokuşun öbür ucunda… Birkaç basamak daha eklendi güzel duyguları sakladığım, kalbinden inşa edilmiş, kulenin merdivenlerine.
Devam etti…
{23.10.2022}