Kabul Edilebilirdi
Yok Oluş
hiçbir şey yok olmuyor, sadece
yer değiştiriyor. »

İskambil kuleleri gibi yoğun emekle inşa edilmişti ilişkilerim. Yine iskambil kuleleri gibi görkemli ve hassastı, hayli dayanıksız ve pek bir zayıf. Tek bir nefesle yıkılacak kadar temelsizdi. İki dudağın arasından birkaç cümleyle birlikte çıkan nefes, obüsten daha yıkıcı ve gülleden daha kudretliydi böyle durumlarda. Kalabalık, kuvvetli lakin komutansız bir ordu gibiydi öfke anında biriken kelimeler.
“Beni yalnızlığa mahkûm ederek cezalandırabileceğinizi düşünmeyin sakın. Beni yalnızca ben cezalandırabilirim. Yalnızlığın karanlık zindanlarında bir bebeğin anne rahmindeki huzuruna erişirim ben. Evet ben, daha çok ben, daha fazla ben, ilelebet ben. Aşağılık ruhlarınızın ikamet ettiği bu dünyayı ben ve benim gibilerin asil ruhları kurtaracak.”
Yalnızlıktan çok korkuyorum, çünkü şu anki yalnızlığımdan biraz daha fazlasının beni delirtebileceğini biliyorum. Yine de az önceki gibi bir tirat atacak kadar yalnız değildim henüz. Öyle birine dönüşmekten de korkuyordum doğrusu. Tanrı, ara sıra paralel evrendeki alternatiflerimizi karşımıza çıkarıp frenliyordu bizi. Bazen de kamçılıyordu galiba. Tam da olmak istediğim biri vardı az önce tirat atan o delinin hemen yanında. Benden daha zayıf, daha zengin ve daha özgüvenli duran adamın en büyük kusuru tuhaf ses tonuydu: Helyum gazı çekmiş bir cin cüce kadar tiz olmasına rağmen megafona dönüştürülme amacıyla rulo yapılmış bir derginin içinden geliyormuş gibi boğuktu da. Tevekkeli değil, jest ve mimiklerle yanıtlıyordu soruları. E ama bir yerde bir şekilde adını söyleyecekti, söylemeliydi. İşte tam o esnada yıkılacaktı o havalı imajı ve ben şimdi anladım, milyarlarca alternatif hayatın ortalamasını yaşadığımızı. Hepsinden az az, ortalama; sıradan bir hayat. Aman ne güzel.
Bir başkasına benzeyemeyecek kadar yalnızdım. Rol modellerim yıkılmış, ilham tarlalarım talan edilmişti. Ve ben, kendimden başka birine benzeyemeyecek kadar yalnızdım. Oysa ne güzel olurdu yeni özellikler devşirmek, ama iyi ama kötü hiç fark etmez, yeni kusurlar edinmek ve onları içselleştirip sevmek karşındakini, kusurlarıyla sevmek. Sahibinde kalsa güzellikler, keyifle seyretsem onları. Biri dahil olsa hayatıma, benzesem ona. Ve şu ortalama, sıradan hayat yine aynı kalsa ancak biraz daha yaşanabilir olsa.
Bir polis karakolunda, insanı ayrıcalıklı kılacak en önemli özellikti sıradanlık. Herkes aykırı, herkes tehlikeli, herkes tehlikede ve herkes şikâyetçi. Mağdur suçludan şikâyetçi, suçlu ise memurdan, memur da şartlardan elbet. Sonsuz bir şikâyet sarmalıyla çevrelenmiş bu tarihi binanın gıcırdayan parkelerinin sesi, tüm uğultu ve gürültüyü bastırıyordu. O yaşlı bina “Ben buradayım” diyordu, “Hepiniz gideceksiniz, ben kalacağım!” Haksız da sayılmazdı. Ne komiserler ne memurlar ne hırsızlar... Hepsi geldi geçti, bina sabit kaldı. Parkeler kadar dayanıklı değildik zamanın azizliği karşısında. Tabiatı ayaklar altına alınmak olan bir parkeden daha güçsüz insanoğlunun kibri kimeydi bilmiyorum.
“Aynı işyerinde beş sene çalışan birinin hayattan beklentisi yoktur” dedi kapıdaki polise bizim “sesi güzel”, polis de cevapladı: “On yedi senedir polisim, terfi bekliyorum. Ne yapayım, seni dinleyip gidip biraz da gardiyan mı olayım?” Onun hemen yanındaki masaya davet ettiler beni, ben bizzat kendi kendimi davet ettirdim daha doğrusu. Yalnızlıkla ilgili tirat atan arkadaş kalktıktan sonra beni dinlemeye başladı polis. Onun aksine basit konuşup derdimi anlatacaktım sadece. Süslü cümleler, afili serzenişler ve örselenmiş duyguların haykırış formundaki raksına yer vermeyecektim.
“Kimliğimi kaybettim” dedim, “Cüzdanımı daha doğrusu, içinde kartlar falan da var ama en önemlisi kimlik tabii.” Bunu duyan memurun gözleri ışıldadı; “Ya hemşerim, senin bir fotoğrafını çekeyim, senin gibi normal adamlar pek uğramaz buraya…” dedi, güldü, sustu ve az önce yitirdiği devlet ciddiyetini yeniden kazanıp konuşmaya devam etti: “Demek cüzdanını kartlarını falan kaybettin.” Bir yandan not alıp bir yandan da çayını karıştırıyordu. “Kimlik” dedim, “Kimlik daha önemli, maazallah birilerinin eline falan geçer, neler…” Sözümü bitirmeden araya girdi: “Ya bir şey olmaz ondan, çipli artık yeni kimlikler, bir önemi yok kimliğin.” Sıradanlığın getirdiği olağanüstü ayrıcalıktı benimkisi. Bir karakol için fazla normaldim, dünya için ise “üzerine konuşmaya bile gerek yok”.
Birkaç kâğıt imzalatıp uğurladı beni görevli memur, bir miktar da ceza ödemem gerekiyormuş tabii. Gerisi bekleyiş ki fazlasıyla aşina olduğum bir kavram, pek de yabancılık çekmeyecektim. Konser öncesi sanatçının sahne almasını beklerken aynı şarkıyı tekrar tekrar dinlemeye benziyordu geçen günlerim. Ya da maç öncesi takımların sahaya çıkmasını beklerken yaşanan heyecan ve hiçbir şey yapamama hâli de uygun bir benzetme olabilirdi. Yani hayat güzel ama beklemek sıkıcı, neyi beklediğini bilmemek korkutucu, maçtan yenilgiyle ayrılmak ise kabul edilebilir bir şey değildi.
Bir gün intihar edecek olsam Fikret Kızılok dinlerdim öncesinde. Bu hayattan vazgeçmiş birinin öte taraf için umuda ihtiyacı olur. Burası çoktan bitmiştir zaten, daha fazla can sıkmaya gerek yoktur. Taşınılacak bir eve tadilat yapılmaz, bu dünyaya ödeyecek bir depozitom yok, yatırımımı yeni eve yapma fikri daha cazip. Fikret Kızılok dinler ve buruk bir gülümsemeyle çıkardım yola. Karakoldan da öyle çıktım biraz önce. Kimliğimi kaybetmiştim sadece, kimlik kartımı daha doğrusu, kimliğim hiç olmamıştı. Kim olduğumun bir önemi de yoktu. Kimliği olmayanın kimsesizliği olur muydu diye sorabilirdim kendi kendime, ancak bu içi boş bir retorik olurdu sadece, gerek yok. Bazı yalnızlıkların süslü cümlelere ihtiyacı olmaz. Her eski yapının, tarihi ya da sanatsal değeri olmadığı gibi.
Ben, müteahhidi tarafından yarım bırakılmış sıkıcı bir apartmandım; ne bir hikâyem vardı ne de ayrıcalığım. Ne bir tarihim vardı ne de ziyaretçim. Bir gün birileri önümden geçerken “Aa burası da yıkılmış” deyip devam edecekti yoluna. Yapıldığım gün ile yıkıldığım gün arasında geçen zaman yalnızca beni ilgilendirecekti, yapıldığım gün başlayan çürüyüşümün yalnızca beni ilgilendirdiği gibi.
Kimliğin bir önemi yokmuş, ona şaşırdım biraz. Bundan seneler önce bir yakınım, elinde tuttuğu nüfus kâğıdını bana doğru sallayıp, “Mabadı kaybet bunu kaybetme, anlatabiliyor muyum!” deyip durmuştu defalarca. Oradaki yazılar falan hepsi elle yazılmıştı tabii, şimdiki gibi değildi. Geçen sürede değişen onca şeyi düşünecek olursak, kimliğin yaşadığı dönüşüme de şaşırmamak gerek; doğamız bu, bir şeyler değişir ve biz şaşırırız ve bir şeyler değişmeye devam eder, biz şaşırsak da alışırız bir şekilde. Alışmadan yaşanmıyor.