Kabul Edilebilirdi
Yok Oluş
hiçbir şey yok olmuyor, sadece
yer değiştiriyor. »

Adım atmaktan korkanlar,
prangalarını geride kalan kapıların arasına sıkıştırıyor ki kapanmasın.
Olur da yeniyi sevmezsem, sığınacak bir yerim kalsın.
*
Sevdiğim ve değer verdiğim her şeyin üzerine yemin edebilirim ki nereden geldiğimi bilmiyordum. Çin’in dar sokaklarında kurulan pazar yerlerini andıran bir üst geçitteydim, saat hayli geçti. Nereden geldiğim ya da hangi taşıttan indiğim hakkında hiçbir fikre sahip değildim. Işıl ışıl üst geçitte mısırcılar, kitapçılar, şekerlemeciler ve buna benzer çeşitli işportacılar tezgâh açmıştı. Açmışlardı açmasına ancak kimse yoktu ortalıkta.
Saatin geç olduğunu, normal zamanlarda hayli yoğun bir trafiğe sahip olan otobanın tenhalığından anlamıştım. Tezgâhların arasında yürüyüp yolun karşısına geçecek ve evime giden toplu taşıma araçlarının olduğu güzergâhta bekleyecektim, planım o yöndeydi en azından. Üst geçidin boş olmasından kaynaklı tüm gözler üzerimdeymiş gibi hissettim, tüm satıcıların tek potansiyel müşterisi bendim. Önünden geçtiğim bir dondurmacı, yanında asılı olan zile sertçe vurdu, yerimden sıçradım. Bunu fark ettiği anda gülmeye başladı, rahatsız edici bir gülümsemesi vardı. Bana hayli yabancı, hayli belirsiz ve hayli tedirgin edici bir yerdeymişim hissi uyandıran bu üst geçitten bir an önce geçip evime dönmek istiyordum. Dondurmacının şokunu henüz atlatamamışken, biri tuttu kolumdan. Aynı şekilde irkildim yine:
“Sakin ol oğlum, korkma” dedi seksenli yaşlarda temiz yüzlü bir teyze. Bileğimi, nabzımı yoklarcasına tuttu, “Sen iyi birisin” dedi gözlerimin içine bakıp, “Hayır, değilim” dedim. Gözlerini kırpmadan seyretti beni, gözlerimi, “Sen iyi birisin, iyi insanlar böyle bakar” dedi. Tezgâhında duran üzeri yıldızlı bilekliklere baktım, kadın içindi hepsi. Gerçekten sevdiğim, gecemi aydınlatan, kaybolduğumda parıldayıp yıldız gibi yol gösteren bir kadına hediye ederim düşüncesiyle satın aldım ve yanından ayrıldım teyzenin.
Yükseklikten korkuyordum, yükseklikten oldum olası korktum. Ve şimdi, hiç güven vermeyen bir yükseklikte yürüyordum. Geçit, haddinden fazla ağırlığı kaldırmayacak gibi sarsılıyordu esen rüzgârda. Rüzgâr da inat edercesine şiddetle esiyordu, şiddetle sarsıyordu tüm tezgâhları. Kitapçının yere serdiği muşamba, çamaşır satan adamın fiyat yazdığı kâğıtlar uçuşuyordu etrafta. Ben hariç kimsenin umurunda değildi bu. Herkes mutluydu hâlinden, kimse evine gitmeyi düşünmüyor ve kimse orada ne yaptığını sorgulamıyordu. Rüzgâr yüzüme yüzüme eserken, paltom bir pelerin misali uçuşurken satıcılardan gelen çağrıları umursamadan yürüdüm üst geçitte. Bir geçit ne kadar uzun olabilirse o kadar uzundu. Bir geçit ne kadar tekinsiz olabilirse o kadar tekinsizdi. Bunu daha detaylı anlatmak isterdim, lakin bazı şeyler sadece tek kelimeyle anlatılabilirdi. Öznel kelimelerdi onlar. Herkesin tekinsizi, herkesin ürkütücüsü, herkesin huzurlusu ve herkesin aşkı kendine mahsustu. O yüzden, o üst geçit bana mahsus bir tekinsizlik barındırıyordu içinde. Evet, son derece özneldi ancak belki bir cümleyle özetleyebilir ya da özetlemeye çalışabilirdim: Sanki birisi beni öldürmek için peşimden geliyordu ve arkama bakacak cesarete sahip değildim, ayrıca beni öldürecek kimse tezgahtarlardan biri olabilirdi. Öyleydi, elektriği kesilen apartman boşluğu gibi bir hâli vardı üst geçidin. Üstelik sensörlü lamba da yoktu. Her yer bu kadar aydınlıkken nasıl bu kadar karanlık olabiliyordu bilmiyorum.
Bardak mısır satan adamın tereyağı kokulu buharı burnumdan içeri girer girmez hapşırdım, oldum olası sevmemiştim şu mısırı. “Çok yaşa” dedi orta yaşlı, kemikli suratlı, kır bıyıklı zayıf bir adam. Karadut suyu satıyordu, “Buzzz Gibi Karadut Suyu” yazıyordu el arabasının üstünde. Teşekkür ettim, diğerlerinin aksine sevecen biri gibi görünüyordu.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu, “Evime” dedim.
“Ne güzel, bir evin var.”
“Senin yok mu?” diye sordum, arabasına vurup, “İşte, burada” dedi. Sanki o küçücük sandığa sığıp uyuyormuş gibi gülümsedi, uzatmak istemedim. Tam sağımdaydı merdivenler, nihayet üst geçidin sonuna gelmiştim. Geriye dönüp baktığımda, yürüdüğüm yolun düşündüğüm kadar uzun olmadığını fark ettim. Biten her yol gibi o da birkaç adımmış gibi göründü gözüme. Ve adımlar atarken yaşadığım dehşetin boşuna olduğunu gördüm, o pazar yeri mükemmel göründü gözüme, biten her ilişki gibi.
Otoban kenarına indim ve otobüs beklemeye başladım. İnsan zaman zaman kendini korkunç ve sonsuz bir yalnızlık duygusu içinde hissediyordu. Aklı hayli sağlam kişiyi bile delirtebilecek güçte olan sonsuzluk kavramı, yalnızlık duygusuyla birleştiğinde tarifi mümkün olmayan, dayanılmaz bir acıyı da beraberinde getiriyordu. Pazar yerinin ışıkları söndükten sonra ben de kendimi öylesi derin ve sonsuz bir yalnızlığın içinde hissetmeye başlamıştım. Berbat bir duyguydu yalnızlık, korktuğu şeyin kollarına iterdi insanı. Az önce dehşete düşüren tekinsiz curcunayı bile özler olmuştum şu kısacık sürede. Kısacık dediysem de ne kadar beklediğimi bilmiyordum, kestiremiyordum. Ne bir araba geçmiş ne de zamanı hesaplayabileceğim bir olay vuku bulmuştu. Pazar yerinin ışıkları sönmüş, üst geçit hayalete dönüşmüştü sadece. Bunun da ne kadar sürede gerçekleşeceğini hesaplayabilecek bir zihne sahip değildim.
Beklemekten sıkılmış, evime yürüyerek dönme fikrini iyiden iyiye tartmaya başlamıştım. Bu beni hayli yoracaktı ancak burada, ıssız bir otoban kenarında beklemekten de hoşnut değildim. Yürürken başıma neler gelebilirdi hesaplamaya başladım: Soyulabilirdim, öldürülebilirdim, karnı aç hayvanların saldırısına uğrayabilirdim… Üstelik bunların hepsine tam da şu an beklediğim yerde de maruz kalabilirdim. Neyse, bir süre daha beklesem iyi olacaktı. Başıma bir şey gelirse ya da olağan dışı bir hareketle karşılaşırsam evime doğru koşardım artık.
Gözlerimi otobüsün geleceği yöne dikmiş, tüm dikkatimi oraya vermiştim. O sırada biri dokundu omzuma, tıpkı dondurmacının çaldığı çandaki gibi şiddetle sıçradım yerimden. Karadut suyu satan adam, “Tezcan benim adım” dedi. Eliyle tam aksi yönü gösterdi, sokak lambasının altında bekleyen biri vardı, miyop ve astigmat olduğumdan sadece bu kadarını anlayabilmiştim.
“Şurada ışığın altında bir kadın da galiba seninle aynı otobüsü bekliyor” dedi, “Ayrıca evine dönemeyeceksin, hiç boşuna heveslenme” diye de ekledi.
“Sen neden bahsediyorsun?” diye sesimi yükselttiğimde, “Hiçbir rüyada evine dönemez insan, dönse de ev aynı ev, beden aynı beden değildir. Yaşlanmıştır bir kere, zamanın suyundan içmiştir.”
“Rüya mı?” diyebildim sadece.
“Rüyadasın tabii, gerçek mi sandın… Kim bir üst geçide kermes kurar ya da bu otoban ne zaman bu kadar boş kaldı böyle? Neyse, baştan uyarayım da sonra hayal kırıklığına uğrama, hayat böyle. İnsana buz gibi karadut suyu sattırır ama susuzluktan dilini damağını kurutur, yine de içirmez kendi cevherinden. Haydi eyvallah…” dedi ve karanlığa doğru sürdü el arabasını. Bir rüyadaydım galiba ya da Tezcan benimle fena hâlde kafa buluyordu. Bunu anlamanın tek bir yolu vardı, işaret ettiği yerdeki kadının yanına gidecek ve gerçekliği onunla birlikte kontrol edecektim. Ona yaklaştıkça siması tanıdık gelmeye başladı, Eylül’dü bu.
Uzun zamandır tanışırdık Eylül’le, pek samimi değildik. Ara ara oturur çay içer ve dünyevi değerler uğruna savaşıp pür ruhunu murdar eden insanların zavallılığı hakkında konuşup gülüşürdük. Üzerinde ince, siyah bir elbise vardı. Ayağında bez ayakkabıları, uzun boyu ve buğday teniyle dikiliyordu sokak lambasının altında. Sokak lambası, sahnedeki assolisti aydınlatır gibi vuruyordu Eylül’ün tenine. O da bunun farkındaydı. Kollarını kapamıştı, avuç içlerini omuzlarında gezdiriyordu. Üşümüştü belli ki… “Merhaba” dedikten sonra paltomu çıkarıp omuzlarına serdim, teşekkür etti. Gülümsedi.
“Yalnız mısın?” diye sordum.
“Artık değil.”
Bir başka bedeni, bir başka zihni işgal ettiğimizde o zihne ait yalnızlığı da ganimet olarak ele geçiriyorduk. Birlikteliğe, bir olmaya odaklanırken kaybedilen yalnızlığı gözden kaçırıyorduk. Yitip giden yalnızlık, ardından yas tutulması gereken bir kayıptı. O en büyük ganimetti. Bedenin ve ruhun topraklarında yetişen yalnızlıklar güzeldi. Öğrenilmiş, öğretilmiş yalnızlıklarsa toksik bir madde gibi bulaşıcı ve işgalciydi. Kalbimizin en kurak köşesinde bile yetişen vuslat ve kavuşma arzusunu ithal yalnızlıklarla zehirliyorduk. Ruh kavuşmak, beden bir olmak isterken hafıza ve sonradan öğrenilmiş davranışlar yalnızlık aşılıyordu. Arzular sıkışıyor, duygular daralıyor, insanlar üzülüyordu.
Eylül’le birbirimizin yalnızlığını ele geçirmiştik, şayet bu bir rüyaysa birbirimizin zihnini işgal etmiştik. Otobüs bekliyormuş o da tıpkı benim gibi. Geri dönemeyeceğimizi, Tezcan’ın söylediklerini aktardım ona. Gülümsedi, hoşuna gitti. Bu tarz hikâyeleri ve süslü cümleleri sevip sevmediğimi sordu, olumlu yanıt alınca da sık sık anlatmamı rica etti.
Birkaç minibüs, birkaç da otobüs geçti biz otobanda beklerken. Hiçbiri gideceğimiz yerin yakınından bile geçmiyordu. Bu çok ilginçti, sanki birileri bizim o spot ışığın yani sokak lambasının altında dikilmemizi istiyor gibiydi. Eylül, benimle aynı semtte ancak evime hayli uzak bir mahallede oturuyordu, yeni öğrenmiştim. Keşke arabam olsaydı, kapısına kadar bırakıp yolda da bir çiçek alırdım ona. Belki radyoda güzel bir şarkı çıkardı, dinleyip sözlerini ona ithaf ederdim. Gereğinden fazla bir romantizme sahiptim rüyalarımda. İlk kez farkına vardım, ilk kez rüya gördüğümün bilincindeydim, daha neler yapacaktım kim bilir.
“Nereden geliyorsun?” diye sordu, “İnan ben de bilmiyorum, nereden geldiğim konusunda hiçbir fikrim yok. Hiçbir şey hatırlamıyorum” diye cevap verdiğimde gülmeye başladı. Neye güldüğünü anlamamıştım. “Koskoca sen… Her şeyi hatırlayan sen, vay be demek ki rüyalarda bazı şeyler tersine dönebiliyormuş hakikatten.”
Bir süre durdu, karşıya baktı ve bana döndü, “Beni hatırlıyor musun?”
“Evet, tabii ki…” dedim, doğruyu söyledim, “Peki evli olduğumuzu…” dediği anda rüzgâr sertçe çarptı yüzüme. Bunu hatırlamıyordum, nasıl unutmuştum.
“Gerçek dünyada, yani buranın tam zıttı yöndeki yerde evliyiz biz, hatta şu anda yan yana uyuyoruz. Aynı odada, aynı havayı soluyor ve aynı rüyayı görüyoruz. Ve sen bunu hatırlamıyorsun… Şu an buna kalbim kırılabilirdi ancak rüyadayız ve benim de davranışlarım farklılık gösterebiliyor.”
Evliydim ve bunu unutmuştum, olacak iş değildi. Unutamadığı için üzülen bir fil gibi hissederdim kendimi bazen. O koca cüssesinin altında ezilen, dağ gibi iradesini gözyaşlarıyla eriten bir fil gibi… Şimdiyse, unutmanın verdiği utançla baş başaydım. Eylül de buradaydı ancak utançtan yüzüne bakamıyordum, evli olduğumuzu unutmanın verdiği utançtan ziyade utanmanın utancı vuruyordu yüzüme. Ve bir de rüzgâr tabii… Hava iyice soğumuştu, üşüyordum ancak belli etmiyordum.
Elimi cebime attım ve teyzeden aldığım yıldızlı bilekleri Eylül’ün avcuna iliştirdim. Aldığım anda aklımdan geçen yıldız temalı cümleleri kuracaktım gözlerine bakıp. Ancak yarıda kesti sözümü, “Pek tarzım değil, takmasam olur, değil mi?” dedi. Onaylamaktan başka çarem yoktu. Bazı kelimeler, Pandora’nın kutusundan dışarı çıkan felaketler gibi saplanıyordu insanın tenine. Bir süre durup o kelimeleri çıkardım tenimden. İzi kaldı tabii, geçer herhalde.
“Yine de teşekkür ederim…” Bir süre sessiz kaldım, kelimeler dışarı çıkmayı reddetti.
“Demek evliyiz he…” diyebildim. Benim gibi yalnızlığın kalbine yuva yaptığı, kendine bile tahammül edemeyen, etrafında kalın duvarlarla gezen birinin evlenmesi hayli ilginç gelmişti. Belki de gerçek dünyada son derece sevecen, dost canlısı biriydim, onu da hatırlamıyorum. Hatırlamamak garip bir duyguydu, bir o kadar da güzel. Öylece yürümek istedim otobanda, Eylül’ün elinden tutup, hakkında hiçbir şey hatırlamadığım bir kadınla nereden geldiğimizin bir önem arz etmediği ve nereye gideceğimiz hususunda hiçbir şey düşünmeyeceğimiz bir yolculuğa çıkmak istedim aniden. Bu isteğime dair kurduğum kısa süreli hayali Eylül’ün derin iç çekişi ve saldırıya uğruyormuşçasına attığı çığlık böldü.
“Otobüs geliyor!” dedi, evet otobüsün gelişi önemli bir hadiseydi ancak bunu söylerken yaptığı vurgu bir felaketin habercisi gibiydi.
Bir an önce evime dönmek istiyordum. Eylül’le aynı eve mi dönecektik yoksa diğer dünyanın işlerini buraya karıştıramıyor muyduk bilmiyordum. Her ne olursa olsun artık uyanmak istiyordum, tüm bunları düşünürken kollarımı iki yana açtım ve otobüsü durdurdum. Eylül’ün elinden tutup kapıları ağır ağır açılan otobüse bindim. Tüm koltuklar doluydu, ikimiz ayaktaydık sadece. Oturan insanların tamamı uyumaktaydı, kıyafetleri eski dönemlere ait gibiydi. Radyoda 90’lara ait bir şarkı çalıyordu, ilginç bir şekilde hoşuma gitmişti:
“Hayat sende durmam diyor / Her nefeste son geliyor / Bildiğin sende kalsın
Sen yalancı baharsın / Artık senin olmam diyor”
“Karar alıyor olman çok hoşuma gidiyor” dedi Eylül. Bu cümle de benim çok hoşuma gitmişti. “O an aniden otobüsü durdurdun ve atladık, şimdi yan yana hatta el ele aynı yolda ilerliyoruz. Bu güzel bir karardı, bazen durup düşünmeden suya atlamak gerekiyor” diye devam etti. Yüzme bilmiyordum ancak bu şu anın konusu değildi. Duygusal havayı dağıtmak istemedim, gülümsedim. Aldığım kararların sorumluluğunu taşırken, bu konuda takdir edilmek sırtımdaki yükü hafifletmişti doğrusu.
Yük demişken… Kimi insanlar geçmişi sırtında taşır, kimi insanlar yeni başlangıç fırsatlarının peşinde koşar. Sonra bir gün bu geçmişi sırtında taşıyanlar, yüklerini yeni bir başlangıç yapmak isteyen birinin omuzlarına bırakıp yeni bir başlangıç yapar. Dünya çok karanlık, deniz fenerleri manipülatör. Takip edilen her ışığın sonu girdap, her girdabın ardıysa köpekbalığıyla doluydu.
Vural’ın kullandığı otobüs de geçmişi sırtında taşıyordu adeta. İsminin Vural olduğunu Eylül’den öğrenmiştim. İlginç bir tipti, içinde taşıdığı yetersizlik duygusu yüzüne vuruyordu adeta. Gevrek bir gülümseme ve umursamaz tavırlarla etrafa bakıyordu. Ancak her şeyi ve herkesi diğer insanlardan çok daha fazla umursuyor, kendinden başka her şeyin varlığı altında eziliyordu belli. Bunu ben değil, Eylül’ün kurduğu cümlelerin satır araları söylüyordu. Yaklaşık birkaç aydır, belki de daha uzun süredir Eylül’ün bindiği otobüsü kullanıyormuş Vural. Oradan tanıyorlarmış birbirlerini, birlikte çalışıyor gibilermiş neredeyse…
Gün yavaş yavaş ağarırken, Vural’a otobüsün nereye kadar gittiğini, Eylül’ün evine yakın bir yerlerden geçip geçmediğini sordum. Otobüs benim evimin tam önündeki durakta durup oradan da bambaşka bir istikamete hareket edecekmiş, Eylül’ün evinin yakından, kıyısından bile geçmeyecekmiş. Rüyalar evreninde, apayrı evlerde yaşıyorduk ve nikâhımızın denkliği yoktu. Bunun bir rüya mı kâbus mu olduğuna dair kararımı daha sonra verecektim. Güneş kendini ağır ağır gösterirken, havadaki tekinsizlik partikülleri dağılmamış, birbirine sıkı sıkıya bağlanmıştı. Müşkül durumda birbirine sarılan sevgililer gibi, kafa tutuyorlardı güneşe.
“Benim evin ilerisinde bir durak var, orada ineriz, yürüyerek gideriz, bırakırım seni evine” dedim Eylül’e. Teşekkür etti, “Yok” dedi, “Ben giderim evime…” Tek başına yürümesi içime sinmemişti, ayrıca onunla yan yana yürüme isteğim de ağır basıyordu. Karşılıklı ısrar ve inatlaşma bir süre daha devam etti. Vural, “Eylül bir problem mi var?” diye sordu, “Yok hayır sen yoluna bak” diye tersledim, “Sana değil, Eylül’e sordum” diye aynı şekilde tersleyerek, “Bir sorun mu var Eylül?” diyerek sorusunu yineledi. Tek kelime etmedi Eylül, öylece durdu. Öylece baktı etrafa… Tek kelime etmedi. Ağzından tek bir sözcük çıkmadı… Şarkı bitti, yenisi başladı. Daha hareketliydi. Şarkının ritmine uygun bir hızda, savrula savrula kullandı otobüsü Vural. Ben hariç herkes sabitti, bir ben savruluyordum sağa sola. Can havliyle tutundum bir yere, gözlerine baktım Eylül’ün:
“Otobüs bu, yolcular biner, yolcular iner. Otel odası gibi… Ne bir bağlılık ne de bir aidiyet… Oysa biz seninle son durağa kadar birlikte gideceğiz. Bir otobüs için yolcunun önemi yoktur. Ama senin, benim için önemin var. Benim de senin için umarım.”
O sırada ince sayılabilecek bir erkek sesi yükseldi radyodan, kelimeleri ayırt edemedim ancak hissiyat olarak hak verdim. Başka bir hayat daima mümkündü… Yollar onları ikiye bölen çatallardan ibaret değildi, olasılıklar sonsuzdu.
“Adım atmaktan korkanlar, prangalarını geride kalan kapıların arasına sıkıştırıyor ki kapanmasın. Olur da yeniyi sevmezsem, sığınacak bir yerim kalsın.”
Rüyamda kurduğum son cümle buydu.
Gözümü açtığımda ter içindeydim ancak bir yandan da üşüyordum. Battaniye Eylül’ün üzerindeydi, sırtım açıkta kalmıştı. O karmaşık rüyanın sebebi az çok anlaşılıyordu. Benimle birlikte gözünü açtı Eylül, aynı rüyanın içindeydik muhtemelen. Kısa süreli bir günaydın faslının ardından tartışmaya başladık yine sebepsiz yere. Şu sıralar çok artmıştı, dinlemiyorduk birbirimizi. “Bir rüya gördüm, içinde sen vardın” dedim.
Ev çok sıcaktı, yerdeki yapboz parçalarına bakıp eksik olanları göz kararı tespit etmeye çalıştım. Sonra dönüp Eylül’e baktım, “Hatırlıyor musun” diye başladım cümleye, “Sana paltomu vermiştim, belki üşüyorsundur diye…” dediğimde sözümü kesti. “Güzel zamanlardı ama şimdi o heyecana sahip değilim” dedi. Bir yıldız kaydı içimde, dilek dileyemedim. Mideme saplandı, krampa dönüştü.
“Biraz işim var, gidip geleyim, oturup konuşalım olur mu?” diye sordum, “Kendi kendine karar almaya çalışıyorsun, bu hiç hoş değil” dedi.
Eskiden balkon olan ancak daha sonra kaçak bir şekilde evin içine dahil ettiğimiz bölgedeki buzdolabına gidip bir bardak karadut suyu koydum kendime. Rüyamda içemediğimi hatırladım ve evet, rüyadakinin aksine gerçek dünyada her şeyi hatırlıyordum hâlâ… Balkonlu ev hayali kuranlar o hayale ulaşır ulaşmaz balkonu kapatıp odaya dahil ediyordu. Sonra da balkonlu evlere bakıp imreniyorlardı. Başta çekici geleni yıkmaya çalışmak insanın doğasında vardı ne yazık ki. Balkon, dışarıda olduğun hâlde güvenli bölgede kalmaktı, balkon güzeldi, büyük olur küçük olur hiç dert değildi. Sevilen insandan gelen çiçeklerin büyüdüğü yerdi balkon.
“Hayır” dedim ve arkamı dönüp çıkmaya yeltendim, “Çık tabii, git tabii… En iyi yaptığın şey.”
Haksız sayılmazdı, benim de haz etmediğim huylarımdan biriydi bu. Olmadık zamanlarda çıkıp gitmek ve her şeyi hatırlamak. İkisini bir kapta harmanladığım zamanlar da vardı. Mesela evden ilk kez çıkıp gittiğim günü hatırlıyordum. Bir bunu unutmak istiyordum. Her şey kalsın, o silinsin. Bu konuya girmeyeceğim, kendi kendime dahi konuşmadığım, içimdeki sesleri zor kullanarak susturduğum bir meseleydi. Kapıyı usulca çekip çıktım evden.
Dönüp bakmadım ardıma, vicdanım rahattı. Buz gibiydi hava, ruhumu kesiyordu ayaz. Bir daha asla girmeyeceğim evin anahtarlarını bırakmıştım holdeki kitaplıkta duran 80’lerden kalma dergilerin üstüne. Ve dergilerin yanında duran, vaktiyle hediye aldığım gül kurularına baktım o bunu fark etmeden. O güllerle birlikte biz de kurumuştuk, kalbimizi yeniden yeşillendirecek yağmurlara kapatmıştık kendimizi. O kadar korkuyorduk ki güneşli havada bile şemsiye açıyorduk.
Bir şeyleri çözmüş, bazı defterleri kapatmış ve bazı odaları sonsuza dek mühürlemiş olsam da içeride çıkan yangının dumanını soluyordum hâlâ. Kapılar kapanıyor, yangın sönüyor, ancak duman ciğerde kalmaya devam ediyordu. Bırakılan sigaranın vücuda ve zihne eşit miktarda pay ettiği mirası, tahribatı gibi. Tezcan haklı mıydı acaba? Eve sadece rüyamda dönebilecektim belki de. Dönmek istesem de dönemeyecek miydim… Birkaç tetkik için hastaneye gitmem gerekiyordu. Aynı üst geçitteyken telefonum çaldı, arayan Eylül’dü:
“Duvarların var” dedi bana, haklıydı.
“Hastaneye gidiyorum” diye yanıtladım alakasız bir biçimde, “Duvarların var” yineledi, “Vazgeçmiyorsun, kestirip atıyorsun” diyerek cümlesini bitirdi.
“Ben kendimden vazgeçerim, yine de duvarlarımdan vazgeçmem. Resimlerle, tablolarla süslerim yine vazgeçmem. Bu yaşıma kadar onlar korudu, onlar büyüttü beni. Gerekirse bir pencere, bir balkon, bir de kapı yaparım o duvarlara…” dedim ve derin bir nefes alıp devam ettim: “Anahtarını da sana veririm, ne dersin?”
O esnada üst geçidin sonunda onu gördüm, kalpli balon satıyordu Tezcan.
“Allah sevdiğinden ayırmasın, bir balon al abi…”
{Küçükçekmece, 2022}