Kabul Edilebilirdi
Yok Oluş
hiçbir şey yok olmuyor, sadece
yer değiştiriyor. »

Doğruyu söylemek gerekirse bir yere yahut bir şeye ait olmak en temel ihtiyacımızdı. En azından benim için öyleydi. Şu an dünyada yaşayan tek insan ben olduğuma göre bunu değişmez bir gerçek olarak kabul edebiliriz. Her şey bitti, herkes gitti ve yattığım derin uykudan uyandıktan sonra yepyeni bir dünyayla karşılaştım. Güneş doğmuyordu, karanlık hâkimdi. Sanki insanlık giderken güneşi de götürmüştü yanında. Aman ne büyük kayıp, gerçekler zaten gün gibi parlıyordu. Ve en büyük gerçek, hapsolduğum yalnızlıktı. Tanrının benim için yazdığı kader de buymuş demek ki. Daha önce defalarca yalnız hissetmiştim kendimi, bu bambaşkaydı. Bu gerçek bir yalnızlıktı, koca dünyada bir ben kalmıştım. Konuşmayı unutmuş, sessizliğe mahkûm edilmiştim. İlk zamanlar kendi kendime konuşup bir şeyler mırıldanmış ve bazı yetilerimi korumaya çalışmıştım, lakin bu çabanın bana acıdan başka bir katkısı olmadığını görünce vazgeçmiştim. O mırıldandığım melodilerin tamamını unuttum. Hangi zamanda olduğumu da öyle. Erzak durumuma ve bedenimdeki değişikliklere bakarak bir şeyler söylemem mümkündü elbet fakat bu yine de net bir bilgi vermiyordu. Kaç günüm kaldı, daha ne kadar yaşarım bilmiyorum. Ayrıca hiçbir önemi de yok ama en iyi ihtimalle, stokladığım konserveler bittiğinde ben de gidecektim. Duvardaki guguklu saat çoktan durdu, zamanla olan hısımlığıma da son vermiştim zaten. Sahip olduğum zaman, başkalarınınkiyle kesiştiğinde değerliydi. Artık hücrelerimi öldürerek varlığını üzerime dayatan bir güçten başkası değildi.
Önce insanlığın, sonra dünyanın nasıl yok olduğunu hayal meyal hatırlıyordum. Sonsuzluğu içinde barındıracak kadar güçlü hafızam silmişti bazı anları nedense. Aklımda kalan tek şey onun gidişiydi. Önce o gitmişti ve sonra her şey teker teker yok olmuştu. İnsanlık, akabinde de dünya, yani benim dünyam. O gittikten sonra taşındım şu an yaşadığım eve. Etrafı kuru ağaçlarla kaplı kurak bir vadinin tam ortasında üç katlı ahşaptan bir ev. Beraber yaşarız diye almıştım, kendimize yeni bir dünya kuracaktık sözde. Eskiden yemyeşildi çevresi, köşelerde örümcek ağları yoktu. Şu metruk arazi cennetten bir bahçeydi sanki. Bahar gitmiş, karakış gelmişti adeta. Neyse ki bana özel değildi, tüm dünyanın kanı çekilmişti. Bu da en büyük avuntumdu. Yabani hayvanların şarkılarını dinliyordum geceleri. Sonra benim şarkım başlıyordu. Kalp atışlarım ritim tutuyor, nefesimle renk katıyordum orkestraya. İnsanlık tarihindeki ilk enstrümandı vücudumuz. Yıllar önce gittiğim bir doğu seyahatinde yaktıkları ağıta dövünerek eşlik eden kadınlara bakarken aklıma gelmişti bu fikir. Çok sevmiştim lakin kimseye anlatamamıştım. Sahi, neden kimseye anlatamamıştım bilmiyorum. Şimdi anlatacak çok şeyim olmasına rağmen dinleyecek kimsem yok. Böyle böyle yok olacak dil denen hadise. Son insan dünyadan göçüp gittiğinde tüm anlatılar bitecek ve her şey susacak. Çaresizlikten yakınan kim varsa yardım eli uzatmak isterdim ona, kimsesizlikten yakınanlara çok üzülürdüm. Ben de bir kimsesizdim. Zenginlik, varlığın miktarıyla değil sonsuzluğuyla ilintiliydi. Kimsesizlik de öyle. Asla gitmeyecek birilerinin hayatında olmasıydı kimsesizliğin karşıtı. Tabii bu da mümkün değildi. Ölüm nasıl ki doğanın değiştirilemez gerçeğiyse terk ediş de insan ilişkilerinin tabiatında vardı. Ve tıpkı ölüm gibi bakiydi. Gün gelecek, herkes gidecek ve o gün tüm sevdiklerin seni sevmeyecek… Tıpkı başıma gelen gibi.
O ve ona dair şeylerden bahsetmek istemiyorum; “Zaten insanlık gitmiş, o gitse ne olur?” diye avutsam da kendimi, bir türlü ikna edemiyorum zihnimi. Herkesin dünyası kendine, kıyamet bireyseldi. Bir cenaze merasimine onlarca insan gelir lakin sadece birkaçı ya da biri onlarca sene yas tutardı. Benimki de tam olarak ona eşdeğer. İlk etapta çok bocaladım, mücadele etmekte zorlandım ve kabullenemedim. Zaten olması gereken de buymuş. Geri döndüğünde garipsemesin diye evin hiçbir yerine dokunmadım. Ne bir tablo indirdim ne de pikaptaki şarkıyı değiştirdim. Kendini yabancı hissetmesini istemedim. Her şey yerli yerinde kalmalıydı, ayrı olduğumuz zaman diliminde yeteri kadar vakit kaybetmiştik zaten. Fazlasını kaldıramazdım. Asla dönmeyeceği gerçeğini anladığım gün her şeyi değiştirme kararı aldım ve önce kendimden başladım. Kolumu, bacağımı, kıyafetlerimi, saçımı, sakalımı… Onu seven, onun sevdiği ben tarih sayfasından silinsin, yerine bir başkası gelsin istedim ama olmadı. Kalbim hâlâ ona doğru çarpıyordu, daima kuzeyi gösteren pusula gibi buluyordu yönünü. Güzel yemekleri afiyetle yedikten sonra sabaha kadar burulan midem gibi zihnim de güzel anıları hatırladıktan sonra kederle doluyor. Tarihten silinmek isterken tüm dünya tarihten silinmiş, bir ben kalmıştım. Bir yerde hata yapmıştım galiba.
Uyku vaktim gelmişti artık, kısa süreliğine de olsa dünya tümüyle insansız kalacaktı. Gözlerimi kapadığım anda bir çıtırtı geldi salondan, evin en alt katından. Temkinli adımlarla aşağı indiğimde gördüğüm şey ürpermeme neden oldu. Kelebek kadar süslü kanatlara sahip devasa bir peygamberdevesi uçuyordu salonda, içeri gireceği bir pencere olmamasına rağmen bulmuştu yolunu. Uzun zamandır burada yaşamama rağmen ilk kez böylesi bir canlıyla karşılaşmıştım. Karanlıkta parlıyordu yeşil gövdesi, vitray gibi süslü kanatlarından ışık saçıyordu. Göz göze geldik bir süre, havada asılı kaldı ve uzun uzun baktı bana. Uğultulu bir fırtına başladı o sırada, az sonra gerçekleşecek bir felaketin haberini veriyor gibiydi. Bu her ne kadar basmakalıp bir düşünce olsa da kötü şeyler gelmeden ayak sesleri duyulurdu mutlaka. Davetsiz misafirler huzur getirmezdi. Bunu henüz çocuk yaştayken kapımıza dayanan ve babamın ölüm haberini veren askerlerden öğrenmiştim. İsmine layık olamayan o uğursuz böcek beni seyretmeye devam ederken rüzgâr var gücüyle yüklendi kapıya, kilidi kırdı ve içeri girdi şeytanın nefesi. Güzelliklerle bezeli hiçbir kutsal varlık böylesi soğuk ve dehşetli bir hava üfleyemezdi. Damarlarımda hissettim soğuğu ve her şey tam da tahmin ettiğim gibi gerçekleşti, felaket baş gösterdi. Evime pek de uzak sayılmayacak mesafeden bir ses geldi, bir insan sesi. Sadece kötü ruhların acı içinde beklediği berzahlarda duyabileceği türden bir melodi mırıldanıyordu. Ne dediğini anlayabilmek için verandaya kadar çıktım, daha ileri gidecek cesaretim yoktu ve böcek hâlâ beni seyrediyordu.
Anlatır habis rüyayı
Suçlu bir ezgi
Yitik öykümün kahramanı
Vakitsiz sevgi
Bu dizeleri duyduktan sonra –ormanın derinliklerinden gelen sesin bir insana ait olduğunu anlar anlamaz– yaşadığımı belli etmek adına bağırmaya başladım:
“Kim var orada! Buradayım! Neredesin!”
Ben bağırdıkça daha güçlü söylemeye başladı şarkıyı, sesinin tonu ve melodisi beynimin içinde yankılanıyordu. Durması gerekiyordu, çıldırtacaktı beni. Rüzgâr fırtınaya dönüşmüş, erimekte olan bedenimi sağa sola sallamaya başlamıştı. Uğultulu fırtınaya eşlik eden şu lanet şarkı göz bebeklerime kadar titretiyordu. Tek çarem içeri kaçmaktı. Fırtınaya karşı tüm gücümü kullanarak kapadım kapıyı, kapadım kapamasına ama şarkı hâlâ yankılanıyordu bir yerlerde. Evin her katını, her odasını gezmeme rağmen bir türlü bulamadım kaynağını. Yatak odama çıkıp kafamı yastığın altına gömdüğümde bile sızacak bir boşluk buluyor ve kulaklarımı çınlatıyordu. Yalnızlıktan kafayı yediğimi ve olmadık sesler duyduğumu düşünmeye başladığım anda tizleşti melodi, bir cızırtıya dönüştü. Tozlanmış plağa dokunan iğnenin çıkardığı sesler gibiydi aynı. Kafamı yastığın altından çıkardığım anda onu gördüm karşımda. Uğursuz, tekinsiz ve korku veren böceği. Süslü kanatlarını, az önce duyduğum melodiyle çırpıyor ve o sözler, birbirine çarpan kanatlara eşil ediyordu: “Anlatır habis rüyayı, suçlu bir ezgi… Yitik öykümün kahramanı, vakitsiz sevgi…” Sağlam bir darbe vurdum yastıkla, bana mısın demedi. Öylece durdu asılı kaldığı boşlukta. Yine baktı gözlerimin içine, seyretti beni. Sonra yavaş yavaş üzerime gelmeye başladı, bir daha vurdum vazgeçmedi. Koşarak çıktım odadan, fırtına kuru ağaçları yerinden sökecek kadar güçlü esiyordu. Gidecek hiçbir yerim yoktu, beklemeye başladım. İçimi ürperten o melodiyi eşlik edercesine çırptığı kanatlarıyla süzüle süzüle indi merdivenlerden. Gözlerime baktı yine, yüzünde cansız bir gülümseme vardı. Köşeye sıkışmıştım, derken ani bir manevra yaptı ve kanatlarını açtı. Bir böceğe göre fazla büyüktü. Vitraya benzettiğim kanatlarında gördüm onu, şarkıda ismi geçen kadının yüzü karşımdaydı. Yok olan dünyada kalan tek suret onunkiymiş gibi…
Yeniden döndü bana, yüzündeki ölü gülümseme daha da artmıştı. Koşarak çıktım evden, fırtınaya aldırış etmeden koştum. Peşimden geliyordu sanki, arkama bakacak cesaretim yoktu. Ve o şarkı… Sanki kuru dalları sağa sola uçuşan ağaçlar bile koro halinde o şarkıyı söylüyordu. Durdum ormanın ortasında, ellerimi kulaklarıma bastırdım ve cesaretimi toplayıp arkama baktığımda evimin darmadağın olduğunu gördüm. Küçücük böcek çarpa çarpa yıkıyordu yuvamı. Yağmurlara, fırtınalara dayanan o kale gibi ev ufacık bir böcek tarafından yıkılmıştı. Gidecek bir yerim yoktu, dünyam bir kez daha yıkılmıştı. Neyse ki yıkıldığı yer başım değildi bu sefer. Hoş, yeteri kadar doluydu ve gaddar bir işkenceye maruz kalıyordu zaten.
Koştum ağaçların arasında, kaçtım. Rüzgâr yere düşürdü beni, yuvarlandım ve yeniden kalkıp koşmaya devam ettim. Alevli bir tekere bağlanıp sonsuza dek dönmeye mahkûm edilen İksion gibi gidecektim sonsuzluğa. Kâh koşarak, kâh yuvarlanarak. En nihayetinde nefesim kesilinceye dek. Çoktan ölmüştüm belki de ve bu da benim cezamdı, bilmiyorum.
Karanlık ormanı ve dik yokuşları atlattıktan sonra hâlâ yeşil olan çalılıklarla karşılaştım. Geceyi aydınlatan yıldızlar silikleşmeye başladı. Ve fırtınanın dindiğini, şarkının sustuğunu fark ettim. Sağlam bir kâbus görmüştüm sanırım, hem de uyanıkken. Bu yalnızlıkta böyle şeylerin olması pekâlâ normaldi. Eve dönüp uyuduğumda (tabii evim hâlâ yerinde duruyorsa) her şey normale dönecekti sanırım. Biraz soluklandım, kendimi hazır hissettiğimde arkamı döndüm ve o şarkıyı duydum yine. Başa sarıyorduk galiba, kâbus bitmemişti. Sonra sesler artmaya başladı, eski dünyadan aşina olduğum gürültü yavaş yavaş zuhur etti. Yıldızların gücünü kaybetmesine rağmen her yer aydınlanıyordu. Yeşil çalıları aşıp aşağı indiğimde binaları gördüm, yolları, arabaları ve daha kötüsü insanları… Gittiğini zannettiğim insanların hiçbir şey olmamışçasına yaşadığını, bittiğini zannettiğim hayatın devam ettiğini gördüm. Dünyam bir kez daha yıkılmıştı, hem de tam başımın üstüne.
İskambil kartlarından yaptığım kule ilk rüzgârda yıkılmış, ben en tepede asılı kalmıştım. Gündüzleri bile parıldayan gerçeğin yıldızını görebilmem için zift gibi kara bir geceye ihtiyacım varmış meğer. O sırada bir vızıltı duydum yine, tam karşımda gördüm yok yere haksızlık ettiğim o ufak böceği. Mimiklerini seçebiliyordum hâlâ, hüzünlü bir gülümseme vardı yüzünde. Öylece uçup gitti ormanın ta derinine. Her şeyin yok olduğunu, herkesin gittiğini düşünürken yanılıyormuşum. Yitip giden öykü benimkiymiş.