Kerem Yükseloğlu izniyle
Anca Böyle Kabul Edilebilirdi Yok Oluş

İfo’ya…

Dün babaannemin ölüm haberini aldım, ne zaman öldü bilmiyorum, dün ya da evvelsi gün ya da daha öncesi, emin değilim. Ben yine o uzun yolculuklarımdan birindeyken ölüvermiş, dün öğrendim. Ailemle aram iyi değildi, aile gibi de değildik aslında, babaannem büyütmüştü beni, oydu ailem, oydu her şeyim, gitti, gitmiş daha doğrusu, yeni öğrendim.

Çalıştığım şirketin filolarından biriyle ilgili yürütülen soruşturmayı takip etmek için açılmıştım denize. Bir avukata göre fazla macera doluydu hayatım. Bu durumdan çok yorulmuş, çok sıkılmıştım. Tüm bunlara ek olarak yoğun çalışma tempom yüzünden biteyazan bir evliliğim vardı. Konumuz bu değil tabii, arka planda susmadan çalışan uğultular sadece. Şimdi aklımı kurcalayan tek şey yas sürecini nasıl yürüteceğim ve yasla nasıl mücadele edeceğimdi. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmadığımdan ötürü ne yapacağımı kestiremiyordum. Gemiden indikten sonra devam ettim denize bakmaya, ağlamaya başladım, özgürce, içimden geldiği gibi.

Zonguldak’ın, ismini bilmediğim bir beldesinin iskelesinde, denize bakarak ağlıyordum. Ne bir unvanım vardı burada ne de bir kimliğim. Kimse beni tanımıyor, kimse beni bilmiyor ve kimse bana asgari düzeyin ötesinde saygı duymuyordu. Özgürdüm, özgürce ağlayabiliyordum, korumakla yükümlü olduğum bir duruşum ya da belirli eylemlere izin veren, onun dışında her şeyi engelleyen bir imajım yoktu. Çırılçıplaktım ve çırılçıplakken sevmediğim, utandığım bedenim de yoktu. Yaşadığım en yoğun acının bana kendimi böyle güzel, böyle huzurlu ve böyle rahat hissettireceği hiç aklıma gelmezdi, insan olduğunu acı çekerek anlayan ve bu duruma sevinen tahta kukla Pinokyo gibiydim. Gemiye binip denize açıldığımda bile, anakarayla kesemediğim bağlantım kopmuştu; inşa ettiğim duvarlar, yine kendi kendime inşa edip tapındığım putlar yıkılmış, sanki ruhum rabbine kavuşmuştu. Bu engin ve huzur dolu akışı kesen bir telefon aldım o anda:

“Efendim Elif…”

Babaannemin evinde toplandık o akşam. Annem ve babamı görmeyeli uzun zaman olmuştu, sarıldık, hasret giderdik. Uzun uzun baktım eve, onun gözünden baktım hem de. Mobilyalara, içi eski fotoğraflarla dolu çerçevelere, koltuklara, boş kalan yatağına ve kendini daima güzel gördüğü çünkü gerçekten de çok güzel göründüğü aynaya… Ben onun kadar güzel değildim, ona göre dünyanın en yakışıklı adamı olsam da onun kadar güzel bakamıyordum dünyaya, kimseyi de onun kadar güzel göremiyordum hâliyle. Geceyi balkonda sigara içerek geçirdim, caddeyi seyrettim, sessizliği dinledim.

Ertesi gün cenaze işlerini hallettikten sonra soluğu mezarlıkta aldım, güneş gözlüklerimi takıp bir ağaca yaslandım ve olan biteni seyrettim uzaktan. Kimileri dua okuyor, kimileri toprak atıyor, kimileri ağlıyor, ben de seyrediyordum sadece. Elif’i gördüm uzakta, annemin yanındaydı, sarıldılar. Bana doğru döndü, toprak zeminde bata çıka yürüyerek geldi yanıma. “Başın sağ olsun” dedi, sarıldı. Defin işleminden sonra da lafladık biraz, mezarlığın kapısının önünde, servisleri beklerken. “Rahmetli çok severdi seni” dedim, “Hadi canım, beğenmezdi beni, ben onu çok severdim” dedi; hafif bir tebessümle dönüp yattığı yere baktım sanki duyabilecekmiş gibi. Uzun uzun seyrettim Elif’i kara camlı gözlüklerimin ardından, çok değil, birkaç ay sonra yine böyle bekleyecektik onunla, mahkeme salonunun önünde, ölen evliliğimizle ve o evliliği inşa eden birbirimizle vedalaşacaktık.

“Ben gideyim, bir ihtiyacın olursa haber ver lütfen, başın sağ olsun tekrardan.”

İnsan doluydu ev, hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Ne ev ne de ev sahibi alışkındı böylesi büyük bir kalabalığa. Boş bir alışveriş merkezi ne kadar ürperticiyse evdeki bu kalabalık da aynı ürkünçlükteydi. Hayattayken yalnızlıktan yakınan birinin ölümü için toplanmıştı bu insanlar. Münzevi bir hayat süren bilgelerin inzivaya çekildiği evleri türbe olup ziyaretçi akınına uğramıştı sanki.

İkimizin de ortak noktasıydı yalnızlık ve kimsesizlik. Girdiği ortamda uyumsuz olup terk edenlerdik biz. O altın günlerini terk ederdi, ben de üye olduğum dernekleri. O komşularına küsüp apartman toplantılarına gitmezdi, ben de sınıf arkadaşlarıma küsüp yıl sonu partilerine. Güzel olsun isterdi bulunduğu ortam, beceremezdi. Ben de öyle… Beceremezdik. Şimdi o da yalnız ben de. Ben buradaki insanları kovamam, o da birlikte yattığı kişilere küsüp başka bir yere gidemez, kalkamaz yattığı yerden. Yalnızlığa hapsolmuştuk, dirimiz neyse ölümüz de o olacaktı belli.

Güneş battıkça azaldı misafirlerin sayısı, giderek eksildi gelenler, dağıldı kalabalık. Yine annem ve babamla birlikte, çekirdek aile olarak biz bize kaldık. Ne kadar biz olabilmiştik, muamma. Çocukken babamla vakit geçirmeyi çok severdim, çok nadir gelirdi yanıma, çok çalıştıkları için pek göremezdik birbirimizi. Çalışma tempoları ve yoğunlukları benzerdi benimkine, Elif haklıydı, çocuğumun benim gibi büyümesini istemem ben de.

“Neredeydin oğlum?” diye sordu annem, “Zonguldak açıklarındaydık, daha erken dönecektik de sis bastırdı, işler uzadı biraz, mahsur kaldık denizin ortasında.” Babam, buruk bir gülümsemeyle derin bir of çekti ve konuşmaya başladı: “Beklenmedik krizler işte, sana verdiğim sözlerin çoğunu bu yüzden tutamıyordum, ne zaman çantamı hazırlayıp sürpriz yapmaya kalksam bir şey çıkıyordu, gelemiyordum yanına…” Boşluğa baktık uzun uzun, derin iç çekişler eşlik etti bakışlara. Sigara paketimi çıkardım cebimden, göz göze geldik babamla, gözlerini kırpıştırıp onay verdi başıyla, yaktım bir tane. “Masal kahramanı gibi bir baba olacaktım sözde, ama tabii işte… Ben de iyi bir çocukluk geçiremedim, bu nasıl bir lanetse artık nesilden nesle…” Anlattıkça anlattı babam, bazen dinledim, bazen de hafızamda ve kontrolsüzce akan düşüncelerimde gezindim.

Herkes o büyülü çocukluk günlerine dönmek ister. Ama benim çocukluğum büyülü değil, tıpkı bugünüm gibi lanetliydi. Yalnızlık, anlaşılmazlık ve terk edilmişlik hissi hâkimdi her çağıma, her yaşıma. Doğuştan sürülmüş bir kara lekeydi ruhuma. Her neyse… Yine de dönmek isterdim çocukluğuma, malum laneti ortadan kaldırmak için daha fazla zaman kazanmak adına. Babaannemle birlikte kendini hatırlatan ölüm uzaklarda değildi artık belli. Sonsuz sandığım yaşamın da bir sonu varmış, sadece başkaları ölmüyormuş, insanın sevdiği kişiler de yakınları da ölürmüş, ben de ölecektim demek ki. Bu gerçeği kabullenmeliydim.

“Çocukluğuna dönmek ister miydin?” diye sordum babama, çıkıverdi bir anda ağzımdan. Hiç böyle şeyler sormazdık birbirimize; daha yüzeysel, daha güvenliydi konuştuğumuz şeyler. Ne olduysa tutamadım kendimi, sigaranın dumanıyla birlikte süzüldü ağzımdan kelimeler.

“İsterdim tabii… İsterdim istemesine de insan rasyonel olmadan yapamıyor yine, sen ne olacaktın? Annen ne olacaktı? Benim çocukluğuma döndüğüm bir hikâyede siz nereye gidecektiniz? Hadi annen de çocuk olup anneannenle dedenin yanına gitti diyelim, sen?”

Babamın anlattıklarından ve babaannemin ölümünden sonra hem benim hem de sevdiklerimin yok olacağına dair gerçeklik göğsüme bir fil gibi oturdu. Evet, babamın çocukluğuna döndüğü bir senaryo, benim de yok oluşumu beraberinde getiriyordu. Ama onun da annesini yeni görmesi, ona yeniden sarılması bu senaryodan, benim yok oluşumdan geçiyordu. Belki de buydu tabiatın çalışma prensibi, buydu ölümün temel motivasyonu. Birilerinin zamanda yolculuğu yok ediyordu bizi, bunun da adına ölüm diyorduk. Babamın, annesine yeniden sarılabilmek için döneceği çocukluğu yok edebilirdi beni evet ama anca böyle hoş karşılanabilirdi yok oluş, anca böyle kabul edilebilirdi.

Mezar taşlarındaki isimleri okurken, onların da bir zamanlar yaşadığını, bir şeyler için kaygılandığını, birilerine hayatı zindan ettiğini ya da cennete çevirdiğini, bir şeyler için savaşıp mücadele ettikten sonra sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi yok olduklarını fark ettim. Yaşanan onca şeyden sonra ölmek çok korkunç, çok manasızdı. Daha farklı bir ödül, daha farklı bir son, daha cazip bir final yaraşırdı böylesi yoğun bir mücadeleye. Zorluklarla geçen, acılarla dolu günlerin bir yarını, yoğun ve stresli geçen çalışma periyotlarının muhakkak bir tatili varken ömür gibi koca bir kavramın yok oluşla tamamlanması çok acımasızdı, bu nasıl kabul edilebilirdi? Benimki de soru, sanki aksi mümkünmüş gibi…

Aradan haftalar, aylar geçti. Bu süre zarfında anne ve babamı hiç görmedim, birkaç kısa telefon konuşması dışında hiçbir iletişimimiz olmadı. Babaannemin eşyalarının bir kısmını ihtiyaç sahiplerine verdik, bir kısmını eskiciye sattık, işe yarayan şeyleri de aramızda bölüştük. Evini kiraya verdik; bu dünyadaki tek mülkü, şu an huzur içinde yattığı o daracık toprak alandı. Ona dair hiçbir şey kalmadı artık, hatıralar ve düşler dışında tabii. Rüyamda gördüm dün gece, Elif’le buluşup süreci planlayacağımız günden bir gece önce. Sislerin ardında bir otelin lobisinde oturuyordu, gençleşmiş, güzelleşmişti, ışıl ışıl parlıyordu.

“Beni nerede bulacağını biliyorsun, unutmazsan tabii…” Ona doğru yürüdüm, yaklaştığım sırada eliyle dur işareti yaptı, “Ve çok önemli bir ayrıntıyı sakın es geçme: Burada hiçbir şey kaybolmuyor, hiçbir şey yok olmuyor, sadece yer değiştiriyorlar, bunu unutma, daha fazla üzülüp ağlama” dedi ve derin bir iç çekti. Ağır ağır verdiği nefesle birlikte sise karıştı, o sis bana doğru süzüldü, derin derin soludum, içime çektim, tuttum nefesimi, içimde kalsın, orada dursun istedim ancak dayanamadı ciğerlerim, taşıyamadı bedenim ve karardı gözlerim. Yere yığıldığım anda şiddetli bir uyku apnesiyle birlikte açtım gözlerimi. Gidip hazırlanmalıydım, bugün Elif’le buluşacaktım.

“Elif, ben de pek memnun değilim süreçten, bu yoğunluk, bu kaos mahvediyor beni. Kendi büromu açıp basit davalara bakmayı düşünüyorum. Biraz vakit verelim birbirimize, birlikte inşa ettiğimiz bu birlikteliği yok etmeyelim.”

“Olmaz, yapamam, üzgünüm… Boşanmak istiyorum.” Ben istemiyordum ancak itiraz edecek değildim. Teşekkür edip yerimden kalktım, serde erkeklik vardı, ağlayamadım. Bir süre denizi seyrettikten sonra otoparka döndüm. Tıklım tıklımdı içerisi, egzoz ve lastik kokusu sarmıştı her yanı. Bir melodi duydum onca motor sesi ve uğultunun arasında.

Bundan yıllar yıllar önce, kendini iyiden iyiye hissettiren bir sonbaharda, şehir merkezinin katlı otoparkında, sonsuz bir döngüde çalardı bu melodi. Ve ben, bir süre dinledikten sonra sigara yakıp koyulurdum yola, nerede olduğumun ya da nereye gittiğimin bir önem arz etmediği o güzel zamanlarımda. Şimdi hasbelkader karşıma çıkan ve beni oraya, o zamanlara ışınlayan bu melodi yüzünden, bir şeylere yeniden başlamanın ve oyunu daha iyi oynamanın mümkün olduğu zamanları ıskalamış olmanın hüznü çöktü üzerime. Acaba kaç kişiyi yok ederdi çocukluğuma dönüşüm, belki de bir sürü insanı yok ederek gidişlerimin doğurduğu lanetin bir sonucuydu huzursuz geçmişim.

{Nisan 2024, Küçükçekmece}

aile, cenaze, Kerem Yükseloğlu, ölüm, öykü