Kabul Edilebilirdi
Yok Oluş
hiçbir şey yok olmuyor, sadece
yer değiştiriyor. »

Nihayet ayrıldık gardan. Son anda yetişmiştim trene, gözlüklerimin camı tozlanmıştı ancak mendilimi yanıma almayı unuttuğum için puslu görüyordum dünyayı. Tüm kompartımanlar doluydu, geç kalmanın zararları... Umarım gideceğim yere de geç kalmam, saatlerce ayakta durmaya ya da çamur dolu marley zeminde yatmaya razıydım. Yeter ki vaktinde varayım. Her şey yok olup gitmeden… Boş sayılabilecek bir kompartıman buldum, kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdim. Kır saçlı, soluk benizli bir adam ölü gibi yatıyordu. Teşbihte hata olmaz derler, içinde bulunduğum durum bunu kanıtlıyordu adeta. Altmış yaşlarındaydı kır saçlı adam ve öyle bir yatıyordu ki, nefes alıp almadığını anlayabilmek için burnuna ayna tutmak gerekiyordu. Bunu yapmayacaktım elbette, ölü ya da diri bir şekilde yolculuk edecektik beraber.
Güzel bahçelerin, sonbahar hüznünün hissedildiği sararmış yapraklı ağaçların arasından geçti tren. Pencere aralığından esen rüzgârı hissettim, delip geçiyorduk. Rüzgârın çıtırtısı, radyonun cızırtısına eşlik ediyordu. Kır saçlı adamın, yani oda arkadaşımın, pilli radyosu açık kalmıştı, izinsiz dokunmak istemedim. Ayrıca bu ölüm sessizliğini bozacak her şeyin başımın üstünde yeri vardı. Dağların arasından, ormanların içinden geçtiğimizden ötürü çekmiyordu radyo. “Çalacak ilk şarkı bana gelsin, yaşam çizgimi oluştursun” dedim içimden.
Koca bir kenti arkamda bırakıp yeni bir hayat kurma umuduyla çıkmıştım yola. Ben o kenti hiç sevmemiştim, yalnızdım. Yalnız olmak istemiyordum. Kalabalık da sevmiyordum. Bir kişi gelsin, elimden tutsun ve her şeyin yok olup gittiği dünyada var olduğum için şanslı hissedeyim istiyordum. Belki saatler sonra tren duracak ve arzuladığım o şeyi görecektim istasyonda, çiçekler açacaktı sonbaharda. Bilmiyorum. Çok şey istiyor da olabilirim, Tanrı’nın önünde sonunda infaz edeceği, doğar doğmaz ölüm cezasına çarptırdığı mahkûmlardık, bu nedenle isteklerimiz yerine getirilmeliydi. Lütfen Tanrım… Tek gidişlik biletimin üzerinde geride bıraktığım kentin küçük bir haritası vardı. Karaladım her yerini, sildim haritadan. Hayatımdan çıkardığım her şey gibi o da yok olmuştu artık. “Milyonlarca insanın yaşadığı bir kenti birkaç mürekkep lekesiyle yok etmek bu kadar kolay mıydı?” diye düşündüm, kolaydı. İçinde kimlerin yaşadığının bir önemi yoktu, ben yaşamıyorsam o kent de yoktu. Tıpkı anlatılan öyküler gibi. Milyonlarca öykü var dışarıda, herkesin birbirine anlattığı, dillere destan olmuş güzel öyküler. Ancak benim öyküm biricikti, diğerleri umurumda değil. Onu sevmeli, onu muhafaza etmeliydim.
Karanlık bir tünele girdi tren, derken ışıklar kesildi. Kapkaranlık oldu içerisi, göz gözü görmüyordu. Derken zümrüt gibi parlayan o yeşil gözleri gördüm karşımda, kır saçlı adam uyanmıştı uykusundan. Gözlerini dikmiş bakıyordu bana ve göz bebeklerindeki ışık karanlığa kafa tutuyordu adeta. Ancak buz gibiydi hâlâ, ruhunun soğukluğu dışarı taşıyordu. İçindeki yaşam alevini harlayan kalbi durmuş, buz tutmuştu sanki.
“Saat kaç?” dedi, radyo hoparlöründen gelir gibi bir cızırtılı ve bedenindeki donukluğa yaraşır bir ses tonuyla.
“Bilmiyorum, saatim yok” dedim, tedirginliğim konuşmama yansımıştı.
“Saat diye bir şey yok zaten, zaman yok… Bak, her yer karanlık. Ne gündüz var ne gece, bir boşlukta gidiyoruz öylece.” Gözümü kapatıp hafifçe başımı sallayarak tepki verdim dediklerine. Gerek karanlık gerekse karşımdaki kır saçlı adam hayli ürpertmişti beni. Dizlerimi oynatıyor, dişlerimi birbirine çarptırıyordum. Bu gerilime daha fazla dayanamadım ve nezaketen –çekindiğimden– tuvalete gideceğimi söyleyip dışarı çıktım.
“Dikkat et, her yer karanlık, yanlış bir adım atma…” diye seslendi arkamdan. Görüş alanından çıkıp beklemeye başladım. Camları gazeteyle örtülmüş bir kompartımanın önünde dikilerken koridorun penceresini araladım ve bir sigara yaktım. Çakmağın aydınlattığı kapıdaki gazetenin manşeti ilgimi çekti, ancak bunu düşünüp içimdeki dehşeti büyütmek istemedim. Tünelden çıkıp aydınlığa kavuştuğumuzda odama dönecektim yeniden. Bir duman daha çektim içime, derin derin soludum. Ve içimden söylediğim kelimelerin koridorda yankılandığını duydum:
“Yaşamak güzel şey!” Kır saçlı adam arkamda dikiliyor, benim sesimle konuşuyordu. Bu işin şakası yoktu, oradan uzaklaşmak istedim ve koşar adımlarla yürümeye başladım. Başka bir vagona gidecek ve yeni bir kompartıman bulacaktım. Vagonun kapısını açtım, diğer vagona geçerken sendeledim ancak düşmedim. Zaten düşseydim öykü burada bitecekti, sıkıca tutundum diğer vagonun kapısına. Adımımı attığım anda sarsıldı tren, raydan çıktık zannettim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde bir kompartımanın kapısının devrildiğini gördüm, altından geçmek için eğildim. Dünyanın yükünü taşıyan Atlas misali yaşadığımı zannederdim. Metaforik olarak hissettiğim baskının somut hâliydi o kapı. Sürünerek ilerlediğim her santimde beni daha da sıkıştırıyor ve çıkış daralıyordu gitgide. Kafamı dışarı çıkardım, gövdem kapının altında kaldı. Yardım istemek için bağırmaya çalıştım, sesim çıkmadı. Bedenim tıpkı o kır saçlı adamınki gibi donmaya başladı. Biraz daha süründüm, biraz daha ve biraz daha… Omuzlarımı dışarı çıkardım. Var gücümle ittim kapıyı. Sonunda kalktım ayağa, ter su içindeydim. Nefes alamıyordum. Koridora baktığımda yaşadığım korku daha da güçlendi. Tüm kapılar devrilmiş, tüm kompartımanlar boşalmıştı. Adım atacak yer yoktu, koridor sanki daha da daralmıştı. Cebimdeki çakmağı çıkarıp yolumu aydınlatmaya çalıştım.
Kapısı gazeteyle örtülü kompartımanın önündeydim yine, ilk etapta belki bir başkası da örtmüştür kapısını diye düşünsem de manşetteki haber sayesinde aynı yerde olduğumu anladım:
“O Köy Lanetli mi?” yazısının altında, gözleri ve dişleri kan içinde koca siyah fareler… Tarifi mümkün olmayan bir korkuyla bağırmak istedim yeniden, sesim çıkmadı yine. Eski haberler, eski filmler ve eski şarkılar yaşanan tüm acıların sigara dumanı gibi uçucu olduğunu hatırlatıyor bana. Vaktiyle ciğerimde delik açan dizeler pekâlâ olağan geliyor artık, vaktiyle dizelerin anımsattığı isimler ve olaylar da öyle. Her şey uçar, her şey akar. Ölüler hariç. Çünkü onların sapladığı bıçaklar zamanda asılı kalıyor. Ruhları sonsuzlukta süzülürken, anıları kalplere çivileniyor. Kaçacak bir yerim yoktu, kapana kısılmıştım. Hem anılar hem de kapılar üstüme üstüme geliyordu.
Daha kötü ne olabilir diye düşünüp bir an önce tünelden çıkmak için dua ederken bir ses duydum önce kapı gıcırtısını andıran. Ardından ayaklarımın arasında bir kabartı hissettim, hareket ediyordu… Aşağı baktığımda gözleri tıpkı kır saçlı adamınki gibi yeşil yeşil parlayan, dişleri kandan kıpkırmızı olmuş fareleri gördüm. Panikle camları gazeteyle örtülü o kompartımanın kapısını zorladım ve içeri girdim. Ve yine o vardı karşımda, aynı yerde, aynı donuklukta yatıyordu:
“Kâbus görüyorsun, korkma…” dedi ve uyandım. Aydınlanmaya başlamıştı dünya… Şükürler olsun… Gömleğim, gözlüğüm sırılsıklam olmuştu. Ve o gitmişti, uyandığımda yerinde yoktu. Radyosuysa aynı yerde duruyordu, cızırtı çözülmeye başladı yavaş yavaş. Bir şarkı çalıyordu, güzel bir melodisi vardı. Cebimden biletimi ve kalemimi çıkardım, biletimin diğer yüzüne yazdım o güzel melodiye eşlik eden sözleri:
Ne evdeyim ne yolda / Dönmedolap misali / Belirsiz bir zamanda / Savrulurken rüzgârda.
Bir düştü dünya / Yaşam bir düştü / Zamansız duyguların / Bitmeyecek öyküsü
Nihayet gara yanaştı tren. Yaşadığım en tuhaf yolculuktu bu. Ellerindeki ağır valizlere aldırış etmeden sevdiklerine koşuyordu trenden inenler. Kimileri sarılıyor, kimileri ağlıyor, kimileri bağırıyordu tarifsiz bir sevinçle. Bense camdaki yansımama bakıyordum, cama vuran güneş tozlu gözlüklerimin örttüğü yeşil gözlerimi aydınlatıyordu. Yukarı kaldırdım kafamı, gökyüzüne baktım: Dünyalar güzeli bir bulut, yeni doğmuş güneşi taşıyordu kucağında. Onu gördüm sonra, camdaki yansımada. Yüzüne doğrudan bakamazdım, heyecanlanırdım. Yavaş yavaş döndüm arkama… Yanında küçük bir köpek, üzerinde her şeyi kurutan sonbahara nazire yapan çiçekli bir elbiseyle gülümsedi bana:
“Merhaba…” dedim, “Ben geldim.”
“Hoş geldin…”